AnasayfaspaceHaberlerspaceYazılarspaceForumspaceBilgilerspaceYazılımspaceLinklerspaceResimlerspaceSitemapspace
Bulunduğunuz bölüm:   Anasayfa / Yararlı Bilgiler / Din ve İnançlar

Tarihsel Bir Olgu Olarak İslam



A- Tarihsel Süreç İçinde Dinsel Düşüncenin Evrimi Ve İslamiyet'in Evrimsel Süreçteki Yeri Ve Önemi 

Tarihin başında insan tür olarak çocukluk çağını yaşıyordu. Özellikle yaşadığı doğal ortamı kavrama ve onu anlamlandırma konusunda güçlük çekiyordu. Yağmurun yağışı, şimşeklerin çakması, sel, çığ, deprem, yanardağ faaliyetleri, yabani hayvan tehditleri, en korkuncu da ölüm ve onun karşısındaki çaresizlik bir bütün olarak insanda bir güvensizlik duygusu uyandırıyor ve hiç bir şeye hükmedememenin ve güç getirememenin, engelleyememenin, yönlendirememenin, sınırlandıramamanın yarattığı çaresizlik duygusu insanı geriye kalan dünyadan yalıtıyor ve ona karşı karmaşık, korku ve hayranlık dolu duygularla dolmasına neden oluyordu. İnsanoğlu, güç getiremediği ve tehlikesini önleyemediği dünyayla arasındaki yalıtılmışlık duygusunu ve düşmanca ayrılığı ona teslim olarak giderme yolunu tutuyordu. Bu temelde doğayla bütünleşiyor ve kendini bu biçimde güvenlik içinde hissediyordu. Yani insanın doğa karşısındaki ilk tutumu ona karşı üstün gelme, onu denetime alma temelinde değil, ona teslim olarak onunla özdeşleşme şeklinde oluyordu. Dolayısıyla beslendiği kendisine koruma sağlayan türünün devamını bahşeden ama bazen de kendisine karşı gazaba gelen doğa, insan için üstün bir varlık düzeyine çıkıyordu.

İlk insanın doğa olayları hakkındaki görüşleri ne kadar direkt ve nesnel olursa olsun, bu olayların nedenleri hakkındaki düşünceleri karanlık ve özneldir. Olup bitenin anlamlandırılması konusunda insan aynı zamanda iyilik ve kötülük gösteren doğanın neden böyle davrandığını sorgularken kendi insan varlığına dönüyordu. Doğa da insan gibi canlı, organik, düşünen, seven ve nefret duyan bir varlık olmalıydı. Onun da duyguları olmalı, sevilip, hizmet edilince cömert davranan, kendisine yapılıp kızdırılınca, öfke duyuyor olmalıydı. Dolayısıyla ilk insan gerek canlılar olarak bitkileri ve hayvanları gerekse de taş gibi cansız varlıkları insani niteliklerle niteliyor ve onlarla doğa üstü güçler barındıran insanlar olarak ilişkiye giriyordu. Bu varlıklarla ilişkisi yarı insani, yarı kutsal bir ilişki biçiminde gelişiyordu. Dolayısıyla ilk insanın doğayı algılayışı yarı bilimsel, yarı dinseldir. Sonuçları ele alışı nesnel nedenlerine ulaşmada dinseldir. Doğanın bu tarzda tıpkı insan gibi bir bilinç ve ruha sahip, canlı, kişilik kazanmış bir yapı olarak düşünülmesi, animizm olarak adlandırılır.

İnsanın tür olarak gelişimi ilerledikçe üretim düzeni daha düzenli ve kapsamlı bir hale gelir. İnsan toplulukları giderek daha büyük sayılarda bir araya gelerek ortak beslenme, barınma düzenine geçerler. Bu daha ileri bir toplumsal örgütlenmeye ihtiyaç gösterir. İlgili örgütlenmenin kendi içinde bazı kurallara ihtiyaç duyacağı muhakkaktır. Öte yandan konulan kuralların pratikte gözetlenmesi de zorunludur. Bu da denetleyici, gözetleyici bir mekanizma gerektirir. Bu mekanizma topluluk içinde tecrübe ve güç itibariyle liderlik yapabilecek kişilerle işletilmeye çalışılır. Ama somut bir insani varlık olarak bu şeflerin gücü sınırlıdır ve grubun üyelerinin daha kapsayıcı bir mekanizma ile denetlenmesi gerekir. O koşullarda daha ileri bir maddi mekanizma düşünülemeyeceğinden var olan mekanizmanın maneviyatla desteklenmesi gerekir. Bu manevi güç her yerde ve her zaman hazır bulunabilecek güçlerden bulunmalı ve insanları kötülüklerden alıkoyan ve zor durumlarında onlara yardım edecek esirgeyici bir manevi kuvvet olmalı. Bu en ilkel haliyle dinsel mekanizmadır.

İlgili mekanizmanın önde gelen kişiliği şaman, inanışın dinsel düşünüşün tamamı da Şamanizm diye adlandırılır. Şaman bilgi ve tecrübe itibariyle en öndedir. Doğa kavrayışı ve sezinleme yeteneği ileri düzeydedir. Gerçekten de doğayla özdeşleşen ve doğayı da kendisi gibi düşünen, duyumsayan bir varlık haline getiren insan, onun sırlarına da vakıf olur. Şamanın ikili bir görevi vardır; bir, gelecekte olacakları sezmek, iki, onlara karşı tedbirler geliştirmek. Şaman açısından bu her iki görevin yerine getirilmesi düşünsel bir yetenek gerektirirken, geriye kalan topluluk üyeleri daha çok olayın inanç boyutuyla ilgilenirler. Onlar bunu yani şamanın gücünü bütün insanlarda bulunan düşünsel bir yetenek olarak algılama yerine onda bulunan doğa üstü güçlere yorarlar. Kimi topluluklarda şaman aynı zamanda pratik bir önderdir ve savaş durumlarında topluluğa liderlik eder. Başarı şamanın otoritesini daha da sarsılmaz kılarken başarısızlık durumu şamanın büyücülük yeteneğinin yok olmasına yorumlanır. Ve şaman bunun bedelini genellikle kellesiyle öder.

Şamanizm düşüncesinde tanrı kavramı henüz tam anlamıyla gelişmediği için gelişmiş bir din olarak yorumlanması da güçtür. Ancak daha sonra gelişecek çok tanrılı ve tek tanrılı dinlerin öncelidir. Şamanların yaşamına en çok konu olan hayvan bitki ve eşyayı simgeleştirme hususudur. Bu simgeler ilgili topluluğun, klanın kimliğini temsil eder ve bu simgeler totem olarak adlandırılır. Totem topluluğun simgesel bir varlığın şahsında kendi kimliğine ve topluluğunun birliğini sağlayan inancına karşı duyduğu saygıyı ifade eder. Totem mevcut toplumun temel moral değerlerini oluşturan manevi unsurdur. Bu toplumu birbirine kenetleyen bağdır. Bu tarzda topluluğun birlik ihtiyacını ve onun verimli, güçlü duruşunu sağlayan totem, dokunulmaz ulaşılmaz ve kutsal bir tabu olarak mutlaklaştırılır. Tabu, tapınılan varlık olarak totemden ibaret değildir. Aynı zamanda ideolojik bir öğe olarak da ilgili totemden-totemin topluluğu anlamında uygulanacak kuralların, dokunulmazlıkların durumuyla da ilgilidir. Yenilmesi uygun görülmeyen varlıklara dönük yiyecek tabusu (bu kimi hayvan ve bitkilere yönelik olabileceği gibi kimi hayvanın dişisinin yenilmemesi belli mevsimlerde yenilmemesi ya da belli bir kısmının yenilmemesi ile ilgili olabilir) kan tabusu, (kadının kanının dökülmesini yasaklayan, ondan adet döneminde uzak durulmasını sağlayan kimi topluluklarda soyluların ölüm cezasına çarptırılması durumunda idamın kan dökülmeden yerine getirilmesini öngören tabu.) Özelde yakın akraba, anne, kardeş, çocuklar arasında ensest ilişkiyi yasaklayan, bunun dışında cinsel ilişkilere sınırlama koyan düzenlemeler; çocuk bakımına ilişkin tabular, aynı yaş sınırındaki insanların ilişkileri dışındaki ilişiklere sınırlama getiren kandaş aile tabuları hep tabuya örnekler oluştururlar.

Bu böyleyken tabuları bir yasaklar manzumesinden ibaret görmek yanlıştır. Tabu bir sosyal ilişki düzenlenişi ve onun hukuksal yasalarının örgütlenmesini ifade eder. Topluluk üyelerinin hangi temellerde ilişkileneceği ve dışarıdaki klanlardan onları farklı kılan özellikleri ortaya koyarak bir sosyal davranış bütünselliği, ilişki ve çelişki düzeneği oluşturur. Topluluk üyelerinin bir kimlik temelinde kendini nasıl algıladıkları böylece anlaşılır. Tabu ve totem konusu ele alınırken tarih boyunca bütün insan topluluklarının benzer bir seyir izlediğini düşünmek kadar tehlikeli bir düşünüş daha yoktur. Topluluklar barışçı olmaktan savaşçı olmaya, otçul olmaktan etçil olmaya, yamyamlıktan insan kanının ve hatta hayvan kanının her ne sebeple olursa olsun akıtılmasına karşı çıkan topluluklara kadar çok farklı yapılarda olabilirler

Genel olarak kutsallık inancından somut tanrının kutsallığına geçişte neolitik dönemin önemli bir payı vardır. Kadın öncülüğünde doğadan sadece avcılık, toplayıcılık düzeyinde değil; üretim temelinde bilinçli bir şekilde faydalanılmaya başlanması ve toplumun ihtiyaçlarının karşılanmasının rastlantılara bağlı olmaktan çıkarılarak, düzenli bir hal alması, toprağın tarıma açılmasının yanı sıra hayvanların evcilleştirilmesi toplum yaşamını daha istikrarlı bir hale getirmiş ve geçim düzeyindeki ilerleme insanların düşünce düzeyindeki güçlenmesini de beraberinde getirmiştir. Öte yandan doğanın işlenmeye açılması ve insanın isteklerine uyumlu bir hale getirilmesinin ardından insanın toplumsal ilişkilerinde ve bunun bir yansıması olarak üst yapı oluşumunda da yeni bir uyum gerekli hale gelmiştir. İnsanların düşünce ve inanç yapılarının, onların yaşama tarzlarından ve araçlarından bağımsız olması düşünülemez dolayısıyla yerleşik neolitik yaşam, yerleşik olmayan mezolitik yaşamdan ne kadar derin bir farklılık göstermişse yeni oluşan kültürel yapı ve inanç sistemi de eskisinden o kadar farklıdır.

Buradaki mantık, sistem olarak farklıdır. Yoksa sonraki dönem dinsel inanışında hatta tek tanrılı dinsel inanç dönemlerinde de totemik unsurlara rastlanır. Bugün uyduğumuz ve sorgulamasını aklımızın ucundan geçirmediğimiz bir çok tabu bu dönemden kalmadır. Yahudilerdeki ve oradan İslamiyet’e geçen domuz eti tabusu, Kürtlerde ve diğer doğulu toplumlarda çokça rastlanan ağaçlarda, taşlarda, tepelik yerlerde, ırmakların kaynaklarında temsilini bulan ve yardım istenen ziyaretler ermişlerin türbeleri, her yerde hazır ve nazır olduğuna inanılan Ak Sakallı Hızır inanışı ve Türk milliyetçiliğinin halen kendini özdeşleştirmekten vazgeçmediği kurt totemik öğesi bu dönemin inanç öğelerine örnek gösterilebilir.

Neolitik dönemde kadının doğa ile yoğun ilişkisi ve bu temelde toplumsal gelişme sürecindeki her olay ve olguya kendi damgasını vurma sonucu gelişen ana tanrıça ve tanrıça kültürü giderek totemik inancın zayıflamasına ve ikinci plana düşmesine neden olmuştur. Neolitiğin tanrıçaları doğanın gücünü temsil ederler. Bundan böyle doğanın gücü doğanın kendisinden alınan nesnelere değil, kadına yüklenecektir. Çünkü bir zamanların bilinemeyen, anlaşılamayan, denetlenemeyen dünyası kadın tarafından evcilleştirilmiştir. Evcilleştirilen doğa, gücünü kendini evcilleştiren kadına aktarmıştır. Bir başka deyişle kadın doğayı ve canlıları evcilleştirirken onların gücünü kendine mal etmiştir. Artık insan doğanın bir uzantısı değil doğa ve onun gücü insanın ve onun gücünün uzantısı haline gelmiştir.
Neolitik dönemin toplumsal yapısı barışçıl, uyumlu,üretken olduğu gibi o dönemin tanrıçaları da doğayla ve toplumla uyumlu, barışçı, üretken, bereket yağdıran, kollayan, şefkatle kucaklayan, koruyup, doğuran özelliktedirler. İnsanlara hükmetmek yerine, onlarla iç içedirler. Alıcı değil vericidirler. Eşitlik kadın ekseninde komünal yaşam, özgürlük tutkusu ve insanın onuruna yapılan vurgu başat öğelerdir. Mezopotamya’da doğup gelişen bu kültür. Dalga dalga Mısır’a, Uzak Doğu'ya ve Anadolu üzerinden Yunan’a doğru yayılmıştır.
Neolitik kültür, değişik unsurları itibariyle farklı düzeylerde bir çok alanı etkilemiş olmakla birlikte, dünyanın her yanında yaşandığı biçiminde düşünülürse yanlış olur. Ana-soyluluk ve kadının ağırlığını çok güçlü hissettirdiği kadına kutsallık atfeden düşünüş tarzı bir çok alanda neolitik öncesi ve sonrası dönemde yaşanmıştır. Ancak bunu yine de neolitikle karıştırmamak gerekir. Neolitikteki kadın erkeğin ona yüklediği anlam itibariyle değil, emeği nedeniyle kutsallaşmıştır.
Neolitik dönemin kendi kendine yeterli eşitlikçi ve komünal köy ekonomisi, madenlerin işlenmeye başlamasıyla giderek daha fazla artı ürünün elde edilmesi neticesinde gerek dışardan gelen saldırıların karşılanması amacıyla ve gerekse iç çelişkilerin ve gelişmenin daha ileri bir örgütlenme ve işbölümü gerektirmesi nedeniyle aşılmaya başlanmıştır. Oluşan yeni yapı mevcut üretimin daha güçlü ve verimli yürütülmesi için dışarıdan gerekli iş gücü ihtiyacının karşılanmasının yanı sıra dışa karşı güvenliğin sağlanması gereği nedeniyle de bundan sonra askeri karakterde olacaktır. Öte yandan oluşan yeni sistemin niteliği gereği eşitsiz, özgürlüksüz sınıflı yapısı nedeniyle ideolojik meşruluk sorunu da doğacaktır. Bu ideolojik meşruluk sorunun çözümü rahiplere havale edilmiştir.

Neolitiğin yaşandığı coğrafyanın hemen yanı başında türeyip dalga dalga tüm dünyaya yayılmaya başlayan bu uygarlığın adı köleci Sümer uygarlığıdır. Sümer uygarlığının üretim merkezi olan zigguratlar aynı zamanda dinin de üretim merkezidirler. Sümer rahipleri neolitiğin yarattığı maddi değerleri aşırdıkları gibi manevi değerleri de aşırırlar. Şu farkla ki, kültürel yapısının -din vb- yeni sisteme uygun yeniden üretimi gereklidir. Gerekli olan kadının yerine erkeği, barışın yerine savaşı, emek üretiminin yerine sömürüyü koymak olduğu gibi tanrıçalar düzeni de bir tanrılar panteonuyla yer değiştirecektir. Gerçi her şeye rağmen Sümer’in tanrıçaları vardır ama tanrıçaların rolü ikincildir. Bundan böyle tarihin yaratıcı gücü kadın değil erkektir. Kadın bundan sonra erkek tarafından yeniden yaratılacaktır. Kadını yeniden yaratan erkek, kendini de yeniden üretmenin yanı sıra ihtiyaç duyduğu köleci düzenin meşruluğunu bir tanrılar düzeni onların sistemi olarak ortaya koyan dini ideolojik anlayışı da yeniden bizzat üretecektir. Üretmekle kalmayacak geliştirilen yeni dinsel yaratımı tüm topluma da benimsetecektir. Bundan böyle tanrılar otoriter baskıcı, kurban, şarap, tahıl, meyveler ve sebzeler, hatta bazen insan eti isteyen, mutlak güç sahibi, mülkiyeti tekeline alan, toplumun üzerinde, insanların kendisini affettirmek için sürekli yalvarması gereken, ibadet yöntemlerine özel bir önem veren türden olacaklardır. Tanrıların kullarla ilişkisi bundan böyle efendilerle kölelerin ilişkisi gibi olacaktır. Bu dönemin tanrıları insanları yaratırken de hammadde olarak kendi dışkılarından yararlanacaklardır. Tanrılar büyüdükçe insanlar ve insanlık küçülecektir.

Bu tanrısal düzene alternatif tanrısal çıkış bu kez çöl Semitik kültüründen gelecektir. Çoklu tanrı yapısı değişecek, erkeğin düşünce yapısına yakın tek tanrılı dinler dönemi doğacaktır. Yeryüzünde insan elinden çıkma tanrıların egemenliği son bulacaktır. Bunun gibi tanrı krallar dönemi de sona erecektir. Yeni tanrısal yapı yine sınıfsal yapıya dayanacaktır. Sınıflar ve farklılıklar meşru kabul edilecek ancak ezilen sınıfların da insan olduğu unutulmayacaktır. Ezilen sınıflar egemenlere bağlılıklarını sürdürecekler ancak, egemen sınıflar onlara yaklaşımda vicdanın sınırlarını zorlayacak yaklaşımlardan uzak duracaklardır. İlke olarak yönetici yönetilen, kadın-erkek, köle-efendi bütün insanlar tanrıya tapacaklardır. Manevi planda eşit olacaklar maddi planda ise eşitsizlik sürecektir. Artık kullar tanrı olmayacak, bu nedenle de otoritenin mutlaklığı hiç değilse teorik olarak tartışmaya açılacaktır. İnsan köleci uygarlıkta olduğu gibi kimliksiz kişiliksiz, tanrıların dışkılarından yaratılmış olmayacak, “eşrefi mahlukat” tanrının ruhundan üflediği varlık olacaktır. Bu düzende asıl irade tanrının olacak insan ise cüzi irade sahibi olacaktır. Bu tanımlama tam da feodalizmin insana tanıdığı sınırlı hareket kabiliyetine uygun bir tanımlamadır. Sistem yumuşadığı gibi dinsel varlık da büyük ölçüde yumuşamış, insanileşmiştir.

İslamiyet gerek kültürel gelenek ve gerekse inanç anlayışı bakımından Semitik kültüre dayalı tek tanrılı anlayışa yakın durur. Semitik gelenek kuşkusuz baştan sona tek tanrılı bir gelenek değildir. Hatta köken olarak çok tanrılıdır. Ne var ki Semitik geleneğin tanrılar düzeni kendi içinde de sürekli hiyerarşik bir yapı arz etmiştir. Güçlü kabilelerin tanrıları giderek en güçlü hale gelirken, genellikle Yahudiliğin tanrısı Yehova örneğinde olduğu gibi savaşçı tanrılar diğer tüm tanrılardan daha ileri bir konum kazanarak tekleşmişlerdir.

Konu başlıklarına geri dön - İslamın Demokratikleşmesi

Gülbahar Köker
gulbahar, Son Güncelleme: 29.06.08