İslamiyet'in Çıkış Koşulları - Siyasi Durum2- Siyasi Durum İslamiyet’in çıkış döneminde Arabistan yarım adası üç temel güç olan Bizans, Sasani ve Habeşistan imparatorluklarının ara bölgesini teşkil ediyordu. Arabistan’ın iç bölgelerinde yer alan Mekke, Medine ve Taif şehirleri bu üç imparatorluk arasında ticarete dayalı bir yaşam düzeni oluşturmuşlardı. Bu imparatorluklardan hiç birinin bölge üzerinde fiili denetimi yoktu. İlgili bölge kültürel olarak ticaret nedeniyle söz konusu imparatorluklar ve daha önceden Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarıyla sürekli ilişki halinde olmuştu. Bu ilişki temelinde hem gaspı amaçlayan saldırı savaşı ve hem de yerleşim yerleri kurması itibariyle savunma savaşı konusunda da uzmanlaşmış bulunuyordu. Çölün uçsuz bucaksızlığı ve ulaşılmazlığı özellikle büyük güçlerin askeri takipte zorlanması, takip durumunda sürekli stok erzak bulma, susuzluk sorunlarını çözememe gibi nedenler özgün bir yerleşme-göçebelik geleneğinin doğmasına neden oluyordu. Bu gelenek birleşik bir güç halinde yeterince otoriter yaşamı bile bir ölüm kalım mücadelesinden ibaret olan ve bu nedenle de ölümün bile caydırıcılık konusunda yeterli gerekçe teşkil edemediği kişilikleri sindirebilecek kadar otoriter- bir düşünce ve liderlik altında aktifleşirse onun yaratamayacağı gelişme yoktur. Özellikle de Habeşistan, Sasani ve Bizans imparatorluklarının köleci bir oluşum olmalarının yanı sıra siyasal ve askeri bakımdan çözülme sürecini yaşamaları benzer biçimde Mekke, Medine, Taif üçgenindeki toplumsal geçiş sürecinin yarattığı çalkantı yeni bir çıkış için ideal bir zemin sunmaktadır. “Tarihin, yürü kazanırsın” dediği bu süreç, İslam dininin çıkış sürecidir. İslam bütün insanlığı kucaklayacak bir ütopya sunmanın yanı sıra son derece gerçekçi siyasal-askeri taktiklerde geliştirerek bu zemini değerlendirmiş ve tarihe yepyeni bir yön ve ivme kazandırmıştır. Böylesi tarihi bir hamlenin yaşandığı bu gelişme sürecinde İslami çıkışın ekonomik ve sosyal içeriğinde, ticaretin rolünun görülmeye değer olduğunu belirtmeliyiz. Söz konusu dinsel çıkışta değişimin temel maddi zeminini ticaret oluşturduğu gibi ideolojik kimlik arayışlarının bu gerçeklikle bağlantılı olduğu da bilince çıkarılması gereken önemli bir noktadır. Ticaret ile gerçekleşen sadece malların değişimi değil, mitolojik öğeler, dinler ve fikirlerin de değişimidir. Eski Grek’de deniz ticaretinde tanrı heykellerinin alınıp satılması nasıl bir heykel sanatı geliştirdiyse, ya da bu sanatın ilerlemesine önemli bir katkı sunduysa, eski Arabistan’da da ticaretin unsurları ve ticaret ilişkileri gerek puta-taparlık anlamında ve gerekse de putlara düşmanlığın yolunu açan ya da daha doğru bir tanımlamayla kendisini putların kırılması temelinde örgütleyen tek tanrılı din anlayışının yayılması açısından da önemli bir rol oynamıştır. İşin gerçeği İslamiyet’in çıkış döneminde Yahudilik, Medine örneğinde olduğu gibi kendini kabul ettirmiş bir dinsel geleneği temsil ediyordu. Hıristiyanlık ise Hz. Muhammedin en yakını olan eşi Hz. Hatice’nin en yakını (amca oğlu) Veraka Bin Nevfel’de içinde olmak üzere Mekke’de bilinen bir dindi. Yani İslamiyet’in çıkış yeri olan o zaman ki Mekke, Medine, Taif üçgeninin Habeşistan, Sasani, Bizans dış üçgeniyle ticari ilişkileri temelinde etkileşime dayanmasının yanı sıra içte de tek tanrılı ve çok tanrılı dinsel geleneklerle ilişkili olduğu belirtilebilir. Yine İslamiyet’te tek tanrılı (ehli kitap) din olarak kabul gören Sabiilik, Kabe‘de resmi olarak kabul görüyordu. Benzer şekilde yunan felsefesinin İslamiyet’in ilk çıkış yüzyıllarında yeniden diriltilmesi de, deniz yoluyla yapılan ticaretin etkisiyle olmuştur dense yeridir. Hiç değilse bu tarz bir ticari ilişkinin rolü küçümsenemez. İlgili coğrafyada askeri ve siyasi durumun ya da başka bir deyişle siyasi ve askeri üslup-tarzında ticaretle yakından bağı vardır. Bölgede iç üçgen olarak tabir ettiğimiz bölgede bir devlet otoritesinin bulunmaması bu bölge ticaretinin güvenliğinin bizzat tüccarların kendisi tarafından sağlanmasını gerektirmiş, bu da koşullara uygun bir siyasal organizasyona yol açmıştır. Bu organizasyonun acil gerekliliklerin yanı sıra gerekliliklerin de ötesinde fikirsel planda da dış üçgenin askeri ve siyasi geleneklerinden etkilenmemesi düşünülemez. Sonuçta siyasal birliğini sağlamış güçlü bir savaşçı ruha ve geleneğe sahip Arap kabileleri motivasyon yeteneği son derece güçlü bir ideolojik kimlikle de bir araya gelince uygun siyasi, askeri taktiklerle İspanya’ya kadar yayılabilmişlerdir. İslamiyet’e gelininceye kadar Arabistan yarım adasında dinin evrimi süreci de gözden geçirilebilir. Başlangıçta Arap kabileleri puta taparlık sürecinde tanrılarına kurbanlar adar, (bu bazen insan olurdu, başlangıçta ailenin ilk erkek çocuğu iken zamanla kızlar da bu kapsama alındılar ve bir toteme bağlılık temelinde örgütlenirlerdi. Hz. İbrahim muhtemelen Sabiilik temelinde putları kırarak tek tanrılı din anlayışına yönelince Semitik kökenli “El” kavramı gelişti. Bu kavram Arap yarımadasının değişik bölgelerinde değişik lehçelerle ifadelendiriliyordu. Fakat bu kabilelerin “El”anlayışı bugün bilinen Allah kavramlaşmasına denk düşmüyordu. Şeyh nasıl ki kabile üzerinde bir nevi ilkel kral durumundaysa “El” yada Allah’ta tüm doğanın kralı niteliğinde idi. Tanrı göklerde yaşar ama yeryüzüne de hükmeder, biçiminde düşünülüyordu. Bu durumda öte yandan yeryüzünün mutlak hakimi ve sahibi şeyhin gücünün bir kısmı -kutsallığı- elinden alınarak göğe yükseltilir ve şeyh artık karşı çıkılamaz bir kutsal güç değil; gücünün sınırları ölçüsünde karşı çıkılamaz (ya da çıkılabilir) bir maddi-dünyevi otorite olarak kalır. Bu insanın insana kulluğunun manevi bir dayatma olmaktan çıkması ve maddi planda yine şeyhin gücü oranında hakimiyetini dayatması sürecinin devamı anlamını taşır. Ruhlar özgürleşmiş, beden rehin kalmıştır. Fark buradaki duruşunun daha realist ve daha siyasal oluşudur. İktidar, otorite yine kendine kutsallık kılıfları bulup oluşturur, oluşturabilir ama eskisi gibi kralın kendisinin tanrı olduğu dönemle kıyaslanabilecek bir mutlaklığa artık bir kez daha ulaşamaz. Artık bir kez daha Nemrutlar ve Firavunlar örneğinde görüldüğü gibi, tanrı kral öldüğünde yüzlerce kişinin de onunla beraber diri diri üstelik gönüllü biçimde gömülmesi geri dönülemez bir biçimde geride kalabilir. Bundan sonra insanlar yine kralın emriyle onun için yaşayabilir ve ölebilirler ama bunu siyasal bir gereklilik olarak yaparlar. Manevi planda kendileri için yaşayıp kendileri için öldüklerini düşünebilirler. Kuşkusuz bu süreç büyük ölçüde zihinseldir ama pratiğe uygulanması tedrici de olsa kaçınılmazdır. Bu düşünsel gelişime rağmen pratik-politik yapılar gerek devletler, imparatorluklar düzeyinde ve gerekse kent organizasyonları düzeyinde ekonomik ve sosyal yapılanma anlamında giderek daha da durgunlaşmış, resmi ideolojik-politik yapılar döneme denk bir pozisyon tutturamadıklarından gerici ve saldırgan bir tutum takınmışlardır. Üretimin daralmasıyla oluşan yeni sosyal pozisyon kitlesel bir biçimde büyük köle yığınlarının serbest kalmasına yol açarken zihniyet itibariyle mevcut yapılar bunu karşılayamıyorlardı. Böyle olunca savaş bir yerde feodalizmin köleciliğe karşı savaşına dönüşüyordu. Bölgenin kendini sosyal ve siyasal palanda yenileyip güçlendirmekten aciz imparatorlukları askeri anlamda da bir varlık gösteremediler. Çöl arazisinin gerillaya elverişli coğrafik yapısı kabile düzenindeki Arap organizasyonuyla buluşunca Fil suresinde simgesel bir dille anlatıldığı üzere “Ebabil kuşlarının havadan taş yağdırmasıyla fil sahiplerini bozguna uğratması” örneğinde olduğu gibi sürekli bir biçimde Arap avantajından bahsedilebilir. Öte yandan Mekke ve Medine örneğinde olduğu gibi görece büyük insan gücüne sahip oldukları halde kendileriyle aynı savaş ve yaşam alışkanlıklarına sahip ama daha organize ve daha güçlü bir inanç ve moral motivasyonla donanmış Müslüman’lara yani yeni dönemin zihin ve inanç dünyasına karşı eski yapılar siyasal ve askeri bir varlık gösteremediler. Buradaki süreç batı köleci imparatorluklarının barbar Germen kavimlerinin darbeleri altında çözülüşüne benzer. Tek fark çözücü gücün batıda Germenler, ve Slavlardan doğuda ise Arap’lardan oluşmasıdır. Burada doğal olarak çözülen eşitlikçi kabile yapısının nasıl bir güç odağı haline geldiği incelenmeye değer bir konudur. Gerçekleşen ekonomik ve sosyal dönüşüme paralel olarak zihinsel ve ahlaki dönüşümünde yaşanması kaçınılmaz olmaktadır. Geleneksel erdem anlayışı aşılarak, maddi zenginlik insan ilişkilerine yön vermeye başlayınca bunun bir bunalımı ve yeni davranış kalıpları yaratması önlenemez. Ticaretin birey temelinde gelişimi kan bağına dayalı ortaklaşmayı çıkar ortaklaşmasına dönüştürmüştür. Böylece eski kabile dayanışması ve eşitlikçiliği aşılırken zengin yoksul ayrımı daha da derinleşmiş insanlarda yeniye karşı bir ürküntü eskiye dönüşün yollarının kapalı oluşunun yarattığı derin hayal kırıklığı yeni bir vicdan gerektirmiştir. Bu yeni inanç sistemi artık kabileyi ve kan bağını değil tek tek bireyi esas alacak ve bu temelde bireylerin kabile ve etnik gruplaşmalar itibariyle değil evrensel bir örgütleniş temelinde kurtuluşunu hedefleyecektir. Yani eskinin dar kabile etnik dini kimliklerinin yolunun kapalı oluşu ve tek tek bireysel duruşun, bireyciliğin yarattığı acımasız ve güvensiz ortamı aşmanın yolu daha geniş boyutlu bir evrensel kardeşlik düşüncesi olabilir ancak. Bu düşünüş Yahudilik dışındaki bütün tek tanrılı dinlerde mevcuttur. O halde aynı düşünüş tarzına sahip diğer dinsel yapıların neden başarılı olamadıkları ve İslamiyet’in nasıl olup da bu boşluğu doldurduğu sorusunun cevaplanması gerekir. Yahudilik yukarda da belirtildiği gibi bir kavim diniydi ve insanların tümüne hitap etmiyordu. Bir din olarak Yahudilik, insanların evrensel kardeşliğine değil, Yahudilerin “alemlerin tümüne olan üstünlüğüne” vurgu yapıyordu. Bu düşünüş Kur-an’da da tasdik edilmiştir. Yani Yahudilerin bir zamanlar Allah tarafından alemlere efendi kılındığını İslam da kabul eder. İslamın bu kabulü Arapların Yahudiliğe bakış açısından çok önemli bir ipucudur. “Ey İsrail oğulları size ihsan ettiğim nimetimi ve sizi bir zamanlar alemlere üstün kılmış olduğumu hatırlayın.” (Bakara-122) (*) *(Kuran tercümesi Elmalı Hamdi efendiye aittir.) Dolayısıyla Arapların ve o süreç Ortadoğu’nun Arap olmayan halklarının Yahudiliğe yönelmesi ve o temelde kurtuluşu beklemesi düşünülemez aksine Yahudilerin kibiri ve ticaretteki üstünlüklerine dayanarak hasımlarını ezmeleri kendi dışındakilerin kinini ve düşmanlığını kışkırtmıştır. Bir umut olması beklenebilecek Zerdüştilik, Hıristiyanlık ve Manicilik de yeterince savaşçı unsur barındırmadıkları için Ortadoğu’da tutunamadılar. Mani, kısa bir süre Orta Asya’da Uygur Türklerinin resmi devlet dini, Hıristiyanlık bir süre Habeşistan’da resmi devlet dini, Zerdüştlük ise Sasaniler de resmi devlet dini oldu. Ama savaşçı bir ruha sahip İslam dini bütün bu dinleri sürüp çıkarmada güçlük çekmedi. Hıristiyanlık ancak batı da tutunabildi. Diğer iki dinin böyle bir şansı bulunmadığı için tutunamadılar. Hıristiyanlık ve Zerdüştlük resmi devlet dini olduktan sonra baskıcılığa yöneldiler ama yayılmaları her üç din itibariyle de barışçıl temelde olmuştur. Öte yandan Zerdüştlük büyük ölçüde neolitik felsefeden kaynaklı olmanın yanı sıra Zerdüştlük, Hıristiyanlık ve Mani dini esasta kolektivizme ve dayanışmaya ortaklaşmaya yönelirken Maddi ekonomik yaşam koşulları bu tarih öncesi dayanışmacı fikirlerin tersi istikamette ilerliyordu. Mani dininin bir devamı olarak görülebilecek Mazdeizm ya da Mazdekçilik,bu konuda özellikle dezavantajlıydı. Çünkü bu inanç sistemi kadınlar konusunda da ortaklaşmayı savunuyordu. Gerçi çöl Araplarında cinsel taassup yoktu ama kadınlar konusunda yine de mülkiyetçi bir yaklaşımın bulunduğu bir gerçekti ve kadının erkekle eş bir statüde düşünülmesi onlar açısından çok da mümkün değildi. Gerçi Araplarda anaerkil düşünüş hala vardı, kadının egemen olduğu aile ilişkileri yine bir kadının birden çok erkekle yaşaması yasal olarak da kabul görüyor ve erkekler hala da kadınların evinde zifafa giriyorlardı ama bu süreç esas itibariyle aşılan bir süreçti. Yani Arap kabile toplumu da eski kabile geleneklerinin ortaklaşmacılığını terk etmek zorundaydı, tarihe direnmek ise imkan dahilinde değildi. İslamiyet gerçekçiydi ve tarihe direnmeyi hiç düşünmedi. Dolu dizgin ilerleyen tarihin boynuna ustaca yatmayı bildi, o kadar. Ortadoğu’da oturmuş despotik siyasal anlayış eşitliğe göre değil eşitsizliğe göre örgütleniyordu. Bu durum özellikle İslamiyet’in başlangıç itibariyle dayandığı toplumlarda böyleydi. Yüz yirmi yıl boyunca Medine’de tesis edilemeyen kardeşlik sert bir babanın baskısı altında yokluk temelinde kardeşleşme itibariyle ancak sağlanabilirdi. İliklerine kadar şiddete bulaşan bu insanlar barış çağrılarıyla değil otoriter bir “tebliğ” ile birleşebilirlerdi ancak. Öte yandan bu her üç dinin düşman gözüyle bakılan imparatorluklardan her birinin resmi dini olmaları onların Araplar arasında kabul görmesini güçleştiriyordu. Kaldı ki, resmi devlet-iktidar dini olduktan sonra bu dinlerin insanları esas olarak etkiledikleri özlerinden bir çok taviz verdikleri de belirtilmesi gereken önemli diğer bir husustur. Konu başlıklarına geri dön - İslamın Demokratikleşmesi Gulbahar Koker gulbahar, Son Güncelleme: 29.06.08
|