kEditor - Yararlı Bilgiler / Din ve İnançlar / İslam'ın Etkilendiği Dini ve Felsefi Akımlar 2 - Yahudilik

http://www.keditor.com/bilgi_din_ve_inanclar_182.html


Bulunduğunuz bölüm:   Anasayfa / Yararlı Bilgiler / Din ve İnançlar

İslam'ın Etkilendiği Dini ve Felsefi Akımlar 2 - Yahudilik



Tarihteki bütün İslam-Yahudi çatışmalarına rağmen İslamiyet en çok Yahudilikten etkilenmiştir ve Yahudiler bütün olumsuz yargılara rağmen İslam dünyasında Hıristiyan dünyadan daha olumlu karşılanmışlardır.

Semitik kültürün diğer örneklerinde olduğu gibi Yahudilikte büyük ölçüde bir ticaret dinidir. MÖ 3000 dolaylarında Ortadoğu’nun genelinde olduğu gibi Filistin’de de büyük bir kıtlık baş gösterdi ve bu nedenle Semitik kabileler Mısır ve Mezopotamya’ya akmaya başladı. Mezopotamya’ya yönelen Semitik oluşumların Hz. İbrahim şahsında nasıl bir gelişim seyri izlediğini gördük. Kesin olmamak kaydıyla Hz. İbrahim’in yaşadığı dönem, MÖ 1900-1800 civarı olarak tarihlendiriliyor. Hz. Musa ise MÖ 1300-1200 yılları arasına tarihlendiriliyor. Görüleceği gibi aradaki zaman farkı çok büyüktür. Hz. İbrahim’in Mısır’ a gitmesi daha sonra onun ardıllarının da gidip ticari doğal olarak dini-düşünsel faaliyetlerde bulunması, Mısır’da da bir tek tanrı düşüncesinin gelişimine yol açtı.

Mısır’da tek tanrılı Aton dini Musa’dan önce vardı. Fakat bir süre sonra terkedilerek eski Mısır tanrılarına dönülmüştü. Kimi kaynaklara göre Hz. Musa, Aton dinine inanan bir Mısır’lı olabilir.

Konuya ayrıntıları itibariyle değil de özü itibariyle bakacak olursak, Mısır o dönemde tarihin en baskıcı köleci uygarlık merkezlerinden biriydi. Gerek Semitikler, gerekse Afrika yerlilerinden oluşan köleler, çok ağır koşullar altında Mısır’ın bugün hala simgesi sayılan tarihi eserleri yarattılar. Öte yandan Mısır, aynı zamanda bir tanrı-kral olan firavun tarafından yönetiliyordu. Bu mutlak güce sahip tanrı krallığın sindirilmesi güçtü ve köleler askeri baskıyla denetim altında bulundurularak çalıştırılıyorlardı.Sinagog

Hz. Musa, esasen bu sınıfsal konuma dayanarak büyük yığınları ardından sürükleyebilmişti. Hz. Musa, Allah inancına bağlı olduğu halde Mısır’dan ayrıldıktan sonra da beraberindekilerden bazılarının hala eski tanrılarına inandıklarını Tevrat’tan öğrenebiliyoruz. Bu göçen kitlelerin hareketlenmesinde dinin ve sınıfsal etkinin ağırlığının anlaşılması açısından önemlidir. Yani bu kitlelerden dinsel inançları yüzünden göçenler bulunduğu gibi; göçmelerin de dinsel inancın değil, tamamen sınıfsal nedenlerin bulunduğu insanların da var olduğunu görüyoruz. Sınıfsal pozisyon olarak benzer olan bu kitlenin düşmandan koptuktan sonra bir arada kalabilmesi için ortak bir ideolojik çatı altında toplanması ise bir zorunluluktur.

Bu köleci sistemin sınıfsal olarak reddinin yanı sıra, ideolojik reddi de -insanların tanrı olamayacağı düşüncesi- gerekliydi. İlgili sistemin meşruiyet temelinin yok edilmesinin yanı sıra bu kitleye ortak bir gelecek perspektifi de sunmak gerekiyordu. Ancak Tevrat köleciliğe karşı savaş temelinde çıkış yapmış olmakla beraber esasen Yahudilerin kendi iç süreçlerine dönük bir kitap olarak gelişmiştir. Çünkü Yahudi kaynaklarına göre de Musa’nın Mısır'dan ayrılmasından sonra 40 yıl çölde geçirmiş olması, deyim yerindeyse Tevrat’ın manevrada bir halkın sorunlarıyla ilgili gelişmesine neden olmuştur.

Çin siyasal askeri geleneğinin ustası olarak bilinen Sun Tzu, “Bir ulusu insancıllıkla yönetebilirsiniz ancak bir orduyu asla; bir orduyu manevralarla yönetebilirsiniz ancak bir ulusu asla” der. Çünkü bir ordu, bir ulusun maddi ve manevi bakımdan en dinamik unsurlarından oluşturulur. Bu haliyle onu harekete geçirmek değil, bir düzen içinde tutmak güçtür. Oysa bir ulus genç, yaşlı, kadın, erkek, hasta, hamile ulusun tüm öğelerinden oluşur. Doğal olarak özellikle maddi çaba gösterme konusunda sorunlu bir bileşimdir bu. Bu bileşimin beslenme, barınma, güvenlik ve sağlık gibi konularda yardıma ihtiyacı vardır. Askeri yaşamın sürmesi için sert direktiflere ihtiyaç vardır, oysa kadınların, çocukların ve yaşlıların ihtiyaç duyduğu şey sert direktifler değil, şefkat ve anlayıştır.

Musa’nın (tanrısının) vaadine kanarak bal ve şarap akan ülkeye ulaşmak için harekete geçen kadınlı çocuklu topluluk kırk yıl boyunca çölün kızgın sıcağında manevraya tabi tutulup hareket ettirilince insanların hayal kırıklıklarının doğurduğu öfke ve itaatsizliğin, inançsızlığın yaşanmaması mümkün değildi. Böyle olunca Hz. Musa’nın da sert, otoriter, sürükleyici, itaat ettirici, boyun eğdirici bir ruhani vaiz olmaktan ziyade, bir askeri şef ve emrindeki halka da bir ordu gibi davranması da zorunlu oluyordu. Tevrat’ın Yahudileri üstün kavim ilan edişinden onu tanrının nişanlısı, tanrıyla güreşen kabile olarak resmedişine kadar olan nitelemeler hep bu dönemin kaçınılmaz olarak gerekli moral motivasyonuna ilişkindir. Yahudilerin tanrısı onları övdüğü ve vaatlerde bulunduğu kadar da eleştirisel, kırıcı, tehditkar ve kendi deyimiyle “kıskanç” bir tanrıdır. Topluluğu bir arada tutabilmek ve diğer topluluklar içinde dağılıp yok olmasını önlemek için topluluğun diğer halklarla ortak yönlerine değil farklılıklarına, düşmanlıklarına, üstünlüklerine vurgu yapılmıştır. Kendisi de bir Yahudi olan Freud, “Sevgi dağıtıcı, korku birleştiricidir” der. Freud’un bu değerlendirmesi en çok Hz. Musa’nın pratiğinde esas alınmış gibidir. Yahudileri bir arada tutabilmek için onları sürekli çevrelerinin ve tanrının (tabi ki kendi somut otoritesinin de) korkusu içinde tutmuştur. Kıskançça bir disiplin kültürüdür Yahudi kültürü.

Hz. Muhammed İslamiyet’i yaymak isteyince kendisi de Allah’a inanan bir kişi olarak bütün tek tanrılı dinlerin kendisini destekleyeceklerine hiç değilse anlayışla karşılayacaklarına güvendi. Çünkü sorun en başta puta tapmak-Allah’a tapmak çelişkisi olarak ortaya koyuyordu. Kendisinin Allah’ı algılayışı Hz. İbrahim’in Kur-anda anlatıldığı şekliyle Allah’ı algılayışı gibiydi. Akla dayanarak putların tanrı olamayacağını putları onları yaratan insanları yeri-göğü ve içindeki her şeyi yaratan bir tanrının var olması gerektiğini düşünüyordu. Ona göre bunun anlaşılması çok güç olmamalıydı. Mekke ve Medine’de -tabi dünyanın tümünde de- mademki insanlar Allah’a inananlar ve inanmayanlar olarak ikiye ayrılıyordu o halde inananların onu desteklemeleri gerekiyordu. İslam peygamberinin en başta kendisine biçtiği misyon Allah’a inanan tüm dinleri en azından bir uzlaşma temelinde bir araya toplamak ve sonra da müşrikleri (puta tapanları) hak yoluna kazanmaktı.

Oysa öyle olmadı kitap ehli peygamberin beklediği gibi onun dinine girmedi. Hıristiyan kesim güçsüzlüğünden ve zaten özünde var olan hoş görüden ötürü çok şiddetli bir tepki göstermezken Yahudiler yukarda izah ettiğimiz kişilik yapısından dolayı ve yine İslamiyet’in aktardığı dinsel olayların kendi kutsal kitaplarıyla çelişmesi nedeniyle İslamiyet’i alaya aldıkları gibi aleyhinde mücadele etmekten de çekinmediler. Yahudiler, peygamberliği kendilerine has bir gelenek olarak algılıyorlardı. Kendilerini insanlığın yöneticileri olarak gören bir kavmin peygamberliği de kendi hakları olarak görmeleri ve diğer uluslara böyle bir hak tanımamaları anlaşılır bir husustur. Henüz İslamiyet’in çıkış sürecinde Hz. Muhammed’in iddiasının Mekke ve Araplarla sınırlı olduğu ve diğer dinleri de İslamiyet’le eşit statüde gördüğü dönemde bile Yahudiler Hz. Muhammed’in peygamberlik iddiasını kabul etmek istemediler. Olaylar böyle bir seyir alınca;

“Şüphe yok ki iman edenler Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sabii’ler bunlardan her kim Allah’a ve ahret gününe gerçekten iman eder ve iyi bir amel işlerse elbette bunların Rab’leri yanında mükafaatları vardır. Bunlara bir korku yoktur ve bunlar mahzun da olmayacaklardır.” (Bakara-62)
“Ey İsrail oğulları, size lütfettiğim ihsanımı hatırlayın. Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, ben de size olan ahdimi yerine getireyim.” (Bakara-40)

“Ve beraberinizdekini (Tevrattan bahsediliyor) tasdik edici olarak indirdiğim Kur-an’a iman edin. Ona inanmayanların ilki siz olmayın.” (Bakara-41)

“Ey İsrail oğulları size ihsan ettiğim nimetimi ve vaktiyle sizi diğer varlıklara üstün yaptığımı hatırlayın.” (Bakara-47)

“Ant olsun ki, biz vaktiyle İsrail oğullarına kitap, hüküm ve peygamberlik vermiştik. Kendilerini temiz rızklardan rızklandırmıştık ve alemlerin üstüne geçirmiştik.” (Casiye-16) şeklinde ayetler gelirken ve İslamiyet, Yahudilerin bir çok iddiasını onaylayıp, görüldüğü gibi kendini “Tevrat’ı tasdik edici” olarak kabul ederken ve yine Yahudilerin en önce inanmasını bekleyip, en önce reddedici olmaması konusunda umudunu dile getirirken; Yahudilerin sürekli aleyhteki tutumu İslam’ın Yahudiliği algılayışını değiştirdi.

Daha sonra İslamiyet’in tutumu sertleştikçe ayetler apayrı bir havaya bürünüyordu.

“Sen onların milletlerine tabi olmadıkça Yahudiler de Hıristiyanlar da senden asla hoşnut olmazlar.” (Bakara-120)

“Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin! Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. İçinizden herkim onlara yardaklık ederse muhakkak o da onlardandır. Allah ise zulmedenleri doğru yola çıkarmaz.” (Maide-51)

“Bir de Yahudiler; Allah’ın eli bağlıdır dediler. Ve dedikleri yüzünden elleri bağlandı ve lanetlendiler.” (Maide-64)

“İnsanların inananlara yakınlık bakımından en azılısı olarak her halde Yahudilerle, Allah’a ortak koşanları bulacaksın.” (Maide-82)

Yahudi-Müslüman çatışmasının daha ilk günden itibaren sosyo-ekonomik bir boyutu da hep mevcut olmuştur. Yahudilerin ticarete hakim olmaları bu sayede zenginleşmeleri Medine’de neredeyse her kabilenin kendisi için bir kale yapacak kadar varlıklı hale gelmeleri, tefecilik yapmaları geriye kalan Araplara faizle borç verip onları ticari ilişkilerde zor durumda bırakmaları -İslamiyet’te faizin haram olmasında mutlaka bunun rolü olmuştu- Araplarda Yahudilere karşı olumsuz duyguların oluşmasına neden olmuştur. Yahudilerin ise kendilerini hep üstün görmeleri, okur-yazarlık ve kültürel gelişkinlik bakımından Araplardan ileri olmaları, Arapların yoksulluk ve sefalet içinde yaşamaları nedeniyle onları hor görmeleri, İslam’ın gelişimini ise kendilerine dinsel, kültürel, sosyal ve ekonomik bir tehdit olarak algılamaları, bunun psikolojik düzeyde kıskançlığa yol açmasının yanısıra çatışmayı şiddetlendiren unsurlar olarak belirtilebilir. Hepsinden önemlisi ikisinin de Semitik kökenli olmaları, sorunlarını çatışma yoluyla çözmeye eğilim göstermeleri, her iki tarafın da ticarete dayalı toplumsal organizasyonlara eğilim göstermeleri aralarındaki rekabeti ve çatışmayı şiddetlendirmiştir.

Hz. Muhammed’den beri sertleşen Yahudi-Müslüman ilişkilerinde bir daha hiç iyileşme görülmedi. İslam toplumu bir zamanlar Yahudilerin kutsal kenti Kudüs’ü Kıble olarak alırken, Yahudilerin bunu alaya almaları üzerine Kıble Kabe olarak değiştirilmesine rağmen, bu sorunun çözümü için yeterli olmadı. Bugün İsrail’deki Yahudi-Müslüman çatışması, paylaşılamayan kutsallık ilk kıblegâh Mescit-i Aksa üzerine odaklanmıştır. Sorunların kuşkusuz maddi planı yani ekonomik nedenleri ABD’nin bölge üzerindeki emelleri ve bölge ülkelerinin kışkırtmalarıyla da ilgisi vardır ama çatışmaya gerekçe olarak inanç olgusunun ön plana çıkması çözümsüzlüğü derinleştiren asıl öğedir.

Yahudiliğin kadın yaklaşımı konusunda özgün olarak söylenebilecek çok fazla şey yok. Hz. İbrahim ve Hz. Lut üzerine belirtilenler büyük ölçüde Yahudi kaynaklardan ve Tevrat’tan alındığına göre Yahudiliğin bakışını da ortaya koyuyor. İslamiyet’in çıkış sürecinde de gelenek benzerlikleri var. gerçi Yahudilik fuhuşu kesin bir dille reddetmişti. İslamiyet öncesi Araplarında ise bu gelenek sürüyordu ama İslamiyet’le beraber Araplarda da yasaklandı. Kimi konularda çarpıcı benzerliklere rağmen Yahudilikte kadın aleyhtarlığı daha derin. Hz. Musa’nın ilk evliliğinde iç güvey gitmesinin yanı sıra Hz. Muhammed’in ilk evliliği de benzer biçimde ele alınabilir. İkisinde de soy baba tarafına göre düzenleniyor. Yahudilerin her gün tanrıya “Beni kadın yaratmadığın için sana şükürler olsun” diye dua etmeleri Yahudiliğin kadın algısı açısından çarpıcı bir örnektir. İslamiyet bazı ilerlemelerin yanı sıra bazı kısıtlamalar getirmişse de her iki dinin kadın anlayışı Semitik kültür geleneğini aşamamıştır. Hz Havva’nın elmayı yiyerek Hz. Adem’i de baştan çıkararak ona da yedirmesi üzerine anlatılan kadının ilk günahtan sorumlu olmasının yanı sıra, sürekli günaha davet edici oluşu ve bütün peygamberler erkek olduğu halde Hz.Nuh ve Lut’da olduğu gibi kadınlarının günahkarlığının işlenmesi cinslerin algılanışı açısından önemlidir. Ama yine de ilginç bir husus olarak dışarıya kapalı olan Yahudi toplumuna üye kabul edilebilmenin koşulunun ana tarafının Yahudi olması şartına bağlanmış olması bir olumluluk olarak belirtilmelidir.

Konu başlıklarına geri dön - İslamın Demokratikleşmesi

Gülbahar Köker
gulbahar, Son Güncelleme: 29.06.08

     

 Yukarı çık