İslam'ın Etkilendiği Dini ve Felsefi Akımlar 4 - Hıristiyanlık
İslamiyet’in etkilendiği temel dinsel geleneklerden birinin Hıristiyanlık olması, Hıristiyanlığın da yeterli bir açıklamasını gerektirmektedir. HrıstiyanlıkHıristiyanlık, Semitik geleneğin bir parçası olmakla beraber ondan kimi yönleriyle köklü bir biçimde ayrılır. Hz. İsa kendisi de bir Yahudi olmasına ve Tevrat’ı reddetmemesine rağmen Roma valisinin ölümüne onay vermek istemediği halde Yahudi Ferisi din adamlarının zoruyla çarmıha gerilmiş olması, onun Semitik gelenekten köklü bir kopmayı sağlamış olması nedeniyledir.Hz. İsa Eski Ahit'i (Tevrat) reddetmemekle birlikte, ona bazı ekler yapıyor. Yeni bir yaklaşım daha (Yeni Ahit) ilave etmek istiyor, bir çıkış olarak Hz. Muhammed ile kıyaslanırsa Hz. Muhammed Helenizm, İbrahimi Din (Sabiilik), Yahudilik ve tabi ki Hıristiyanlığı ele aldığında bunları kabul ediyor ama kendine göre yorumlayarak kabul ediyor. Hz. İsa ise Yahudiliği olduğu gibi kabul ediyor, ancak bir ek olarak yeni bir yorum da sunuyor. Hz. Muhammed Hz. İsa kadar köklü bir dinsel farklılığı önermemekle birlikte isteğinde kararlıdır. Nitekim Hz. Muhammed kişilik ve kültür olarak Hz. Musa’ya ve Semitik kültür geleneğine daha yakındır. Hz. İsa ise kişilik ve kültür olarak hem Hz. Muhammed’den belirgin olarak farklıdır ve hem de Hz. Musa’dan köklü bir biçimde ayrılır. Yaratmak istediği kültürel gelenek ise Aryen kültür değerlerine yakındır. Yani Hz. İsa Zerdüşt’e ve Buda’ya Hz. Musa ve Hz. Muhammed’ten daha yakındır. Yeterli bir araştırmayla bunun nedenlerinin açığa çıkarılmasının gerekli olduğu kesindir. Ancak gerek babasız doğmuş olması itibariyle anasının özeni ve şefkatiyle büyümesinin ve gerekse de doğal olarak çevrenin kendisini ve annesini horlamasının etkisiyle olsun sonuç itibariyle Hz. İsa’da oluşan barışçı, kardeşliğe, eşitliğe ve insancıllığa vurgu yapan, kadına değer veren, insanı suçlamaktan ziyade onu affedip kollayan hoş gören yaklaşımlar büyük ölçüde Semitik geleneğin değer kalıplarına uymayan yaklaşımlardır. Hz. İsa sanki bazı konularda yeterince net değil gibidir. “Ben size barışı değil kılıcı getirdim”, “Bir zenginin cennete gitmesi, bir devenin iğne deliğinden geçmesinden daha zordur” diyen Hz. İsa’dır. Sınıfsal konumunu bu kadar net ortaya koyan ve bunun aşılmasının ancak şiddetle olabileceğini gören ya da şiddete başvurulmasa bile bu isteğin kendi başına şiddetle cevap bulacağını söyleyen Hz. İsa olduğu halde, tüm programının ve stratejisinin odağına barışı yerleştiren de Hz. İsa’dır. Hz. Muhammed pragmatiktir. Hz. İsa ilkeseldir. Hz. Muhammed de hem barış ve hem de savaş bir araçtan başka bir şey değildir. Hz. İsa’da ise barış tümüyle bir amaçtır ve o, araçları çok fazla düşünebilecek durumda değildir. Kuşkusuz kısa vadede Hz. Muhammed’in ümmetinin, uzun vadede ise Hz. İsa’nın ümmetinin daha güçlü olduğunu görmek bu iki çizginin tarihsel olarak ne anlama geldiğini bize yeterince gösteriyor. Amacımız iki tarihsel kişiliğin büyüklüğünü kıyaslamak değil, birbiriyle mukayese ederek daha anlaşılır kılmaktır. Hıristiyanlık taban çalışması yaparak, askeri ve siyasi yapılanmalardan uzak durarak, kendine bağlı sosyal alanlar yaratarak siyasal yapıyı fethetmeye çalışırken İslamiyet tepeden askeri fetihlerle siyasi yapıyı fethetmekte ve kendi ideolojik kimliğine göre yeniden şekillendirmektedir. Biri siyasi ve askeri devrimden, sosyal devrime giderken; diğeri sosyal devrimden siyasal devrime gitmektedir. Hıristiyanlık çok fazla siyasal olmamıştır. Bunun nedeni belki de sınıfsal eşitsizlikleri reddetmesidir. Daha çok vicdani bir çıkış olmuştur. Ve insanların vicdanlarına seslenilerek onların kazanılabileceği düşünülmüştür. Avrupa’da ortaya çıkan ütopik sosyalistlerin de sosyalizmin kuruluşunu vicdani bir olay gibi gördükleri açıktır ve mantık olarak bunlar birbirine benzer. Büyük ölçüde sınıflı toplumun vicdanına hitap etme istemiş, Ortadoğu’da bu nedenle tutunamamıştır. Siyasal olarak batıda da çok ağır baskılarla karşılaşmasına rağmen bir doğu değeri olduğu halde ancak sürgünde batıda tutunabilmiştir. Henüz Hz. İsa zamanında siyasal-askeri alanda gücünün sınırlarını fark eden Hıristiyanlık büyük ölçüde dünyadan ve dünyevi olandan da kopmuştur. “Sezar’ın hakkı Sezar’a; Tanrının hakkı Tanrıya” sözü bunun ifadesidir. Herhalde bu yüzden olsa gerek Roma’lı vali İsa'nın kendisini suçlu bulmamıştır. O maddi olana karşı değil, vicdani olana karşı suç işliyordu ve kurtuluşu maddi dünyada değil, vicdani dünyada görüyordu. Hıristiyanlığın vurgusu insanadır, Müslümanlığın vurgusu Allah’adır. Hıristiyanlığın tanrısı -üçlüden biri- insandır. Bütün insanlığın günahlarını yüklenmiştir ve insanlar için çarmıha gerilmiştir. Müslümanlıkta ise tanrının kullar üzerinde hakları, kulların tanrı karşısında görevleri vardır. Kullar tanrıya hizmet ettikleri ve görevlerini -ibadetlerini- yerine getirdikleri ölçüde cennetlik olmaya hak kazanırlar. Öte yandan bu hakkı kazanmaları için görevlerini yerine getirmeleri yetmez. Hz. Adem’in iki oğlunun kavgasının anlatıldığı Maide Suresi 27. Ayetine bakılırsa her iki kardeşte birer adak adamışlardır ama Allah, bu adaklardan birini kabul etmeyince adağı kabul edilmeyen kardeş, adağı kabul edilen kardeşi öldürmüştür. Olayın nedenine bakacak olursak öldürülen kardeş, adağı kabul edilmeyen kardeşe şöyle diyor; “Allah ancak kendisinden korkanların kurbanını kabul buyurur.” Demek ki, görevlerin yerine getirilmesinden belki de daha önemli olan tanrıdan korkmak ve tanrıya teslim (müslim) olmaktır. Oysa Hıristiyanlıkta vurgu tanrıdan korkmaya değil onu sevmeye ve onun tarafından sevilmeye odaklanmıştır. İslam’ın tanrı tasavvurunda doğulu bir siyasal hükümdar imajı egemendir. Tanrı babacadır. Hıristiyanlıkta ise tanrı yine bir babadır ama Zerdüştilikteki gibi anaca bir sevgiyle, şefkatle, hoşgörüyle, anlayışla yaklaşan bir babadır. İslam’ın tanrısının bağışlayıcı olmadığını söylemiyoruz. Hayır, İslam’ın tanrısının bir ismi “Rahman” diğer bir ismi ise “Rahim”dir. Ama yine de İslam’ın tanrısının rahman ve rahimliği koşulludur. Hıristiyanlık’ta insanın iyiliğine günahkarların bile günaha sürüklendiğine dair inanç bulunur. İnsan anlayışı mistiktir ve idealize edilmiştir. İslamiyet’in insan tanımı ise daha gerçekçidir. İslamiyet’e göre insan iyilik de yapabilir, kötülük de iyide olabilir, kötü de ama isteği dışında koşullar tarafından kötülüğe sürüklenebilir de eğer bir insan, bir kötülüğe iradesi dışında sürüklenmiş ise ona günah yoktur. Zorunlu kalırsa yalan söyleyebilir, haram yiyeceklerden yiyebilir ve hatta dinini değiştirebilir. (Tabi ki dinini yürekten değil, biçimsel olarak reddetmesi gerekir) bir cariye eğer sahibi olan erkek tarafından fuhuşa zorlanırsa ona günah yoktur. Günah sahibinedir. Sonuç olarak Hıristiyanlığın öne çıkan tutumu bağışlama, İslam’ın ise adalettir. Bu nedenle Hıristiyanlık insana karşı daha hassas Müslümanlık ise daha katıdır. Hıristiyanlık daha dayanışmacı ve eşitlikçi, İslamiyet ise daha sınıflı ve daha mülkiyetçidir. Hıristiyanlık sınıflı anlayıştan olduğu gibi tek tanrı düşüncesinden de geriye dönmüş gibidir. Yahudiliğin tek tanrısı yerine Baba-Oğul-Kutsal Ruh üçlemesi geçmiştir. Öte yandan insanın tanrılığını 1200 yıldır aşan Yahudilikten bu konuda da geri dönülerek, Hz. İsa tanrı kabul edilmiştir. Bir farkla ki, Hıristiyanlık bir kavme değil, bilinçli bir biçimde evrensel olarak insanlığın tümüne hitap etmektedir. Belki de Hıristiyanlığın güzelliği buradadır. Kabile toplumunun kardeşliği, komünal yaşamı, özgürlükçülüğü, barışçılığı, doğayla ve insanlarla uyumlu bir biçimde, bir aradalığı, kadının saygın bir yere sahip oluşu gibi olumlu değerler kabile sonrası sınıflı topluma yeniden kazandırılmak istenmiştir. Toplumsal örgütlenmenin ileri aşamalarında da insanın özünün yaşatılabileceğine bir inanç vardır. ilk Hıristiyan topluluklarını komünal yaşamasının bir nedeni de budur. İslamiyet, Hıristiyanlıkla henüz bir din olarak doğmadan önce tanıştı. Hz. Hatice’nin amca oğlu Ebu Varaka’nın Hıristiyan oluşu ve Hz. Muhammed ile yakın ilişkisi peygamberin Hıristiyanlıkla tanışmasını sağladı. Daha sonra İslamiyet Hıristiyanlığın tanrı-oğul-kutsal ruh üçlemesini kabul etmese ve daha ileri dönemde Hıristiyanlara hep eleştiriler yöneltse de hiçbir zaman Yahudilerle olduğu gibi bir sertleşme yaşamadı. Bunda Hıristiyanların Arabistan’da hem nicel olarak ve hem de ekonomik olarak güçlü olmamalarının rolü olduğu gibi Hıristiyanlık mücadele yöntemi itibariyle de Yahudilikte olduğu gibi aşırı araçlara başvuran bir kültürün dini değildi. Hz. Muhammed Hıristiyanlıkla ideolojik mücadeleden hiç geri kalmadı ama genellikle nispeten olumlu düşünceleri de sürüp gitti. “De ki ey kitap verilenler gelin aramızda ortak bir kelime de birleşelim, Allah’tan başkasına tapmayalım. Ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’tan başka kimimiz kimimizi Rab edinmesin.” (Al-i İmran-64) Bu ayet esas olarak Hıristiyanlara yöneliktir çünkü üçlü tanrı anlayışı onlarda vardır. Öte yandan Müslümanların en büyük düşmanı olarak Yahudileri gösteren ayetin devamı şöyledir, “İnananlara dostluk bakımından en yakın olarak da herhalde ‘biz Hıristiyanız’ diyenleri bulacaksın. Bunun sebebi onların içinde bilgin keşişlerin ve dünyayı terk etmiş rahiplerin bulunmasıdır. Ve bunlar büyüklük taslamazlar.” (Maide-82) Ama İslamiyet’in Hıristiyanlık hakkındaki düşüncesi sürekli olumlu bir seyir de izlememiştir; “Ey iman edenler Yahudilerle Hıristiyanları dost edinmeyin! Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. İçinizden her kim onlara yardaklık ederse muhakkak o da onlardandır. Allah ise zulmedenleri doğru yola çıkarmaz.” (Maide-51) Maide suresinin burada aktarılan iki ayeti tabi ki çelişiktir ancak, İslamiyet’in yaklaşımı zamana ve koşullara göre değişiyordu. İslamiyet-Hıristiyanlık ilişkisi çelişkili bir ilişki düzenindeydi zaten. Burada ele aldığımız, İslamiyet-Hıristiyanlık ilişkisi Hz. Muhammedin henüz yaşadığı ve İslamiyet’in doğuş sürecinde yaşanan ilişkidir. Yoksa sonraki dönem neredeyse 1300 yıl Hıristiyan-Müslüman kavgasıyla geçmiştir Özgün olarak, kadın anlayışı ele alınacak olursa çıkış sürecinde Hıristiyanlıkta Hz. Hatice ve hatta Hz. Ayşe gibi güçlü kadınlara rastlanılmamaktadır. Kuşkusuz bunda Hıristiyanlığın çıkış sürecinde aristokrasiye sırt çevirmesi ve ezilenlere dayanmasının da çok büyük rolü vardır. En alttaki sınıfın çok sivrilmiş erkek ya da kadın siması oluşturması güçtü. Kaldı ki Hz. İsa’nın doğduğu toplumsal yapı da kadını çok ön plana çıkaran bir yapı değildi. İki simge olarak sivrilen örnekler Meryemlerdir. Biri Hz. İsa’nın annesi Meryem, diğeri bilinen günahkar Meryemdir (Maria Magdelena). Buradaki Meryem algılamaları toplumsal bilinçaltının dışavurumları olarak ele alınabilir. Bu bilinçaltı algılamaya göre Hz. İsa’nın annesinin onu babasız doğurmuş olması, bu konuda peygamberin annesinin sürekli suçlanıp horlanmasına neden olmuştur. Bu yüzden belki de Hz. İsa’nın çarmıhta çektiği acıdan fazlasını annesi çekmiştir. Benzer biçimde belki de Hz İsa çarmıhta çektiğinden fazla bir acıyı annesinden ötürü çekmiştir. Aynı toplumsal bilinçaltı kavramsallaştırması dikkatle incelenirse, iki Meryem'in aslında tek bir kişiliğin iki ayrı kişiliğe ayrıştırılmasının temsili olduğu görülebilir. Burada günahkar arzular taşıyan ama yine de masum olan bir tek Meryem, günahkar ve masum olarak iki ayrı kişiliğe bölünmüştür. Ama ne olursa olsun Hıristiyanlıktaki kadın tiplemeler zayıf düşürülmüş; elinden tutulmaya, kurtarılmaya ihtiyaç duyan, zavallı pozisyonundaki kadınlardır. Hıristiyanlık, kadının kaçınılmaz biçimde ya Maria Magdelena gibi bir günahkar ya da Hz. Meryem gibi bir masum olarak yaşayabileceğini düşündüğünden kadının masumiyetini korumak için manastırlara ve insan türünün devamı için eve kapatmıştır. Hıristiyanlık kadının -bütün Meryemlerin yaşadığı da dikkate alınarak- cinsel kimliğinden ötürü düşürülmüş oluşunu büyük ölçüde onun cinsel iç güdüsüne bağlamıştır. Eğer kadın cinsel iç güdülerini yadsırsa, düşüşünün önlenebileceği sanılmıştır. Hıristiyanlıkta genel olarak cinselliğe yönelik olumsuz bir bakış vardır. Hz. İsa'nın kendisi de evlenmediği gibi Katolik kilisesi rahipleri de bu nedenle bin yıllarca evlenmemişlerdir. Bu yadsıma aile ilişkileri için de geçerlidir. Kimi kaynaklara göre aile ilişkisinde cinselliğin amacı, çocuk doğurmaktır. Böyleyken haz duymak, bunu düşünmek, evli bile olunsa günahtır. İslamiyet ise bu konuda bir taassup tanımadığı gibi şehveti alenen meşru kabul etmiş ve erkekler için bir güç belirtisi, kadınlar için ise tabi ki bir utanç kaynağı olarak görmüştür. Ancak Hıristiyanlık genelde kendi dışındaki dinsel inançlarla kıyaslanırsa hepsinden daha fazla kadının eşitliğini, bir insan olarak varlığını kabul etmiş ve onu dışlama yerine katılımını sağlamaya özen göstermiştir. Buradaki katılımdan anladığımız günümüzün katılım anlayışı değil çağının mümkün olabilecek katılımıdır. Konu başlıklarına geri dön - İslamın Demokratikleşmesi Gülbahar Köker gulbahar, Son Güncelleme: 29.06.08
|