kEditor - Yararlı Bilgiler / Din ve İnançlar / Neden İslam'ın Demokratikleşmesi?

http://www.keditor.com/bilgi_din_ve_inanclar_186.html


Bulunduğunuz bölüm:   Anasayfa / Yararlı Bilgiler / Din ve İnançlar

Neden İslam'ın Demokratikleşmesi?


2. Bölüm: İslam'ın Demokratikleşmesi

A- Neden İslam'ın Demokratikleşmesi?


Yeni bir yüzyıla girerken, dünyamızın çok ağır sorunlarla karşı karşıya olduğu biliniyor. Dinsel bir anlayışla bakılınca yaşadığımız çağın sorunları kıyametin alametleri niteliğinde özellikler taşıyor. Hıristiyanlık kendi kıyametini büyük ölçüde aştı ve bu gün kıyamet senaryoları Hıristiyan kültür için büyük ölçüde bir fantazi olarak görülebilir. Ama 600-700 yıl önce böyle değil di ve Hıristiyanlık alemi ancak bir kıyamet sarsıntısıyla yeniden kendine gelebileceğine inanıyordu. Bu Hıristiyanlığın çok ağır sorunlar yaşamasıyla yakından bağlantılıydı. Ve gerçekten de acısız, sarsıntısız geçiştirilebilecek bir süreçle sorunların halli mümkün görünmüyor. Nede olsa bir çok Hıristiyan'ın gözünde Hıristiyanlığın kendisi kıyametin bir alameti olan Deccal kılığına bürünmüştü. Gerek resmi kilise karşıtlarının bakışında ve gerekse de kilisenin kendi bakışında Hıristiyanlığın sonu gelmekteydi ve bu nedenle de kilise -yani resmi Hıristiyanlık- karşıtları cayır cayır yanmayı göze alırken, resmi kilise de sonunun geldiğinin bilincinde, ölüm telaşıyla çözülmeyi durdurma çabasındaydı. Gerçi Hıristiyanlık karşıtı hareket büyük ölçüde yine de bir Hıristiyan hareketti. Hıristiyanlığın resmi yorumlarının dışında daha çağcıl ve Hıristiyanlığın özüne daha yakın bir hareketti. Ama nihayetinde bu iki ayrı Hıristiyanlık anlayışı çatıştı. Bu çok ağır işkencelere, acılara ve şiddete yol açtı. Acısı büyük de olsa, sonuç olumlu oldu ve Hıristiyanlık yaptığı reform sayesinde bugün 700 yıl öncesinden daha güçlüdür ve geleceğine daha güvenle bakabilecek durumdadır.

Hıristiyanlık örneğinde ele aldığımız bu durum, Hıristiyanlığa özgü değildir kuşkusuz. Tarih boyunca insanlık kendini yeni zaman ve mekanın koşullarına uygun bir biçimde sürekli yenileyip, uyarlayarak bugüne gelmiştir. Ne var ki, insanlık en genel anlamıyla bugüne gelmiş olmakla beraber, çok değişik felsefi, dinsel, kültürel yapılar da tarihsel süreç içinde çökerek küller altında kalmıştır. Yani reform, yeniden yapılanma, mutlak başarı vaadeden bir tarihsel gerçeklik değildir. Ve tarih kültürlerin, dinlerin, felsefelerin yenilenmelerinin olduğu gibi, onların çökmesinin de tarihidir. Kendini yenilemek yerine, geçmişine özlem içinde -bu geçmiş özlemi de büyük ölçüde nesnellikten kopuk, subjektif bir özlemdir, ve geçmişin, geçmişte yaşandığı gibi ele alınmasını değil de, bugün özlediğimiz onu düşüncemizde yeniden yarattığımız haline özlemdir- güncelden kopma dolayısıyla güncel karşısında plandan, programdan, taktikten, stratejiden koparak kendini silahsızlandırarak güçsüz düşürme, kendi hayallerine ve subjektif niyetlerine, özlemlerine teslim olarak yenik düşme çokça görülmüştür. En son reel sosyalizmin yaşadığı çözülmenin anısı hafızalardadır. Gerek yaşadığı tarihsel kesitin uzunluğu ve bu nedenle oluşturduğu gelenek, kültür nedeniyle ve gerekse de, dinsel kimliğin kutsallık içermesinden ötürü, bütün kimliklerden daha güçlü bir kimlik olması nedeniyle İslamiyet’in çözülmesi, bu kadar ani ve bu kadar hızlı olmaz. Ama çağdaş dünya karşısında İslam dünyasının durumunun pek de iyi olduğunu söylenemez.

Genelde bir sistem olarak İslam dünyası, ağır sorunlarla karşı karşıyadır. Bu sorunların nedeni sadece batı değildir, esasta İslam aleminin kendi içinde yaşadığı parçalanma, hoşgörüsüzlük, gerilik, çürüme, sosyal adaletsizlik, bilimsizlik ve hepsinden önemlisi de İslam ütopyasına ihanettir. Kuşkusuz bu sorunlar bugün ortaya çıkmış değildir, aksine İslam tarihi kadar eskidir. Hatta Ortadoğu’nun güçlü kültür mirası, ve İslamiyet’in de onun üzerinde ve onun içinde doğmuş olması nedeniyle Ortadoğu tarihi kadar eski ve köklüdür. Ve ilginçtir, bugün yaşandığı biçimiyle -İran vb. birkaç örnek bunun dışında sayılabilse de- söz de İslami rejimler varlığını batıya, batının iç ve dış çelişkilerine borçludur. Nasıl ki, Osmanlı son iki yüzyıl boyunca yıkılmamasını Hıristiyan aleminin iç çelişkilerine borçlu idiyse, Suudi Arabistan gibi, ülkeler de hem Osmanlı’ya karşı bağımsızlıklarını emperyalizme borçludurlar ve hem de bugün de halen yaşıyor olmalarını, aşılmamış olmalarını uzun süre Sovyet-batı çelişkisine borçlu oldukları gibi, bugün de varlıklarını sistemin iç çelişkilerine borçludurlar. Yoksa günümüz dünyası Suudi rejimi -ve hatta Saddam rejimi- gibi rejimlerin yirmi dört saat yaşamasına elverişli bir dünya değildir. Dolayısıyla reel-İslam varlığını ve yaşamını İslam’ı güçlü bir biçimde temsil etmemesine borçludur denilse, yeridir.

Ortadoğu’da yaşayan mevcut rejimlerin varlığından ve doğuşundan batılı rejimlerin sorumlu tutulması bu rejimlerin dayandığı yerel çaptaki güç odaklarını ve kültür geleneğini bize inkar ettirmez. Kuşkusuz batı, Ortadoğu da kendisinin kısa ve uzun vadeli çıkarları açısından en uygun rejimleri bulup çıkararak, iş başına getirmek isteyecektir ve getirmiştir de. Ama Ortadoğu toplumlarının kendi tercihleri tarafından değil de, batının tercihleri tarafından yönetilmesi, onların yaşadığı çok derin sorunlara işaret eder. Batı işbirlikçisi rejimler, Ortadoğu da aynı zamanda en baskıcı yöntemlerle ayakta kalıyorlar. Ama salt baskıyla ayakta kaldıklarını söylemek de aşırı bir yorum olur. Uygulanan bu baskı da dahil olmak üzere işbirlikçi rejimlerin meşrulaştırıldıkları bir kültürel temel ve bir ideolojik anlayış mevcuttur.

Doğuşundan 1400 yıl sonra bakıldığında -başlangıçta insanlığa bir umut, ve yeni bir güç olarak doğan ve dünyayı hem köklü bir biçimde etkileyen, ve hem de uzun yüzyıllar boyunca evrensel çapta başat bir rol oynayan İslam- bugün temsil ettiği değerler ve insanlar itibariyle dünyanın yükü haline gelmiştir. Teknolojinin bunca zenginlikler ürettiği bir çağda dünyanın enerji ve kültür kaynaklarının üzerinde oturan İslam dünyası yoksulluğun, yoksunluğun, zavallılığın simgesi gibi durmaktadır. Kültürel uyumsuzluk konusunda en başı çektiği halde, kendi dışındaki dünyaya ve kendi insanına güçlü bir kültürel seçenek sunamamaktadır. Siyasal yönetim anlayışı itibariyle 1400 yıl öncesinin Medine’sinin çok çok gerisine düşmüş olmasına rağmen, herhangi bir siyasal seçenek yenilenmesine gitmeye ihtiyaç duymamaktadır. Yeryüzünde ekonomik potansiyel itibariyle en avantajlı konumda iken, en yoksul üçüncü dünya olarak tanımlanan coğrafya, İslam coğrafyasıdır. Askeri bakımdan hiçbir yeteneği bulunmayan, her türlü silahını batının kullanımdan kalkan donanımından sağlayan da, İslam dünyasıdır. Bir bütün olarak ele alındığında bir-iki İslami ülkesi hariç, genel İslam dünyası batının yarı sömürgesi durumundadır ve daha da önemlisi Batı'nın her türlü horlanma ve aşağılamasına katlanmak durumundadır.

Coğrafyamızda tarihten gelen bir atalara ve ataların tanrılarına tapınma geleneği mevcuttur. Kendini kendi yaptıklarıyla her tanımlayamadığında, -çünkü kendisinin yeteneksizliğinin, güçsüzlüğünün ve zayıflığının farkındadır- atalarıyla, atalarının yaptıklarıyla, tarihiyle tanımlama ve ona tapınma Ortadoğu’da hastalık düzeyinde bir saplantıdır. Güçlenmenin yolu taptıklarımızdan bizi yeniden yaratmaları için duacı olmak değil, kendimizi kendi güç ve irademizle yaratmaktır. Geçmişle avunmayı bırakmak, geçmişle tapınma temelinde her türlü bağımızı koparmak ve irade haline gelerek geçmişimizle bağımızı eleştirisel temelde doğru bir biçimde yeniden kurmak, güçlü, güçlendiren köklerimize sağlamca bağlanıp, oradan beslenmek, çürüyen ve güçten düşüren köklerimizi, dallarımızı kesip budamak, bugünün sorunlarına çözüm aramak, çağdaş dünye ve yaşamla, güçlü bağlar kurmak, geleceğimize sahip çıkmak, kendimizi gelişmelerin akıntısına bırakmamak, geleceğimizi de kendi ellerimizle yaratmak bugün İslam dünyasının karşı karşıya olduğu en temel sorunlardır.

Böyle bir realitenin bugün var olanla cevaplandırılamayacağı mevcut durumun bir çözümsüzlük durumu olduğu açıktır. Mevcut çözümsüzlüğe cevap olabilecek yenilenmelerin gerekliliği de anlaşılmıştır. ABD’yi, İsrail’i, Avrupa’yı, sömürgeciliği ve onların sistemini eleştirmek, reddetmek ve ona husumet beslemek kendi başına bir şeye yaramaz ve hiçbir soruna da çözüm getirmez. Yüz milyonlarca Arap'ın, bir avuç İsrail'li karşısında çaresiz ve eli kolu bağlı kalması ve ona güç getirememesinin çok derin sistemsel nedenleri vardır ve bunun çözümlenmesi gerekir. Kaldı ki, sorun sadece İsrail ve batı değildir. Müslüman dünyası kendi içinde parçalanmıştır ve kendi içinde birbirine karşı düşmanca duygularla doludur. Başta kendi içinde bir barışa ulaşarak, kendi dışındaki dünya ile barışık yaşamayı öğrenmek bugün İslam dünyasının en birincil gereksimidir.

Daha doğuşunda çölde sıkışıp kalan, Arapların uygarlık merkezlerine saldırıp onların zenginliklerinden yararlanması anlaşılır bir durumdur. Bütün Asya kıtasında tüm uygarlık dünyasının zenginliklerini yutup bitirmeye dayalı savaş temelinde 20. yüzyılın başına kadar süren organizasyonlar da haklı görülemezse de, anlaşılabilir. Ancak bugün sömürülmenin nesnesi İslam dünyasıdır. Ve savaşta kaybedecek olan da İslam dünyasıdır. Dolayısıyla güç getiremediği bir dünya ile savaş temelinde cebelleşme İslam dünyasına kaybettirir. Bugün İslam dünyasına gerekli olan barışçıl, yapıcı, üreten, ürettiğini doğru paylaşan, başta kendi toplumunun kültürel ve ekonomik ihtiyaçlarına cevap olarak, insanlarının yönünü batıya kaçıştan kurtaran ve gözünde batıyı bir kurtarıcı olmaktan çıkaran, giderek Batı ve Uzak Doğu için bir kültürel ve ekonomik cazibe merkezi ve hatta bir kurtuluş kapısı haline gelen bir Ortadoğu, her halde insanlık onuruna en yakışan ve en layık Ortadoğu olacaktır. Bunun yapılması da ancak “bir vicdan ve zihniyet devrimiyle” mümkündür ki, bunun yapılması geleneksel İslam’ın doğru temelde bir reformdan geçirilmesi ve hatta doğru temelde bir devrimle doğrultulması ve İslam’ın kendi demokratik devrimini yapmasıyla mümkündür.

Konu başlıklarına geri dön - İslamın Demokratikleşmesi

Gulbahar Koker
gulbahar, Son Güncelleme: 29.06.08

     

 Yukarı çık