İslam Tartışmasında Yanlış Yaklaşımlar
Genel hatlarıyla değinip geçtiğimiz İslam’ın sorunları olarak nitelenebilecek, adlandırılabilecek sorunlar ilgili tüm çevrelerin malumudur. İslamiyet’in (İslam aleminin) neden geri kaldığı tartışması da bugünün değil, yine yüzyılların, özelliklede de son iki yüzyılın tartışmasıdır. Günceldir, sıcaktır, ama aynı zamanda tarihseldir. Sorun şuradadır ki, sorunun genel anlamda farkındalığına rağmen, nedenleri konusunda uzlaşılmış değildir. Gerçi bu konuda mutlak bir uzlaşmaya gereksinim yoktur, ama çözümleyici yaklaşımların gerekliliği de açıktır. Eksik olan çözümleyici gerçekten cevap teşkil edebilecek yaklaşımlardır.
İslamiyet’i ve İslam aleminin sorunlarını ele alışta sorunu ele alanların siyasal, dinsel yaklaşımları dikkate alındığında;
- Batı uygarlığını (genelde din dışı her türlü uygarlığı) reddeden katı İslamcı kesimler,
- Genelde İslam aleminin sorunlarını ve geri kalmışlığının nedenlerini İslam dinine bağlayan köklü anti-İslam, laik çevreler,
- İslamiyet'i çağdaş dünyaya uyarlanabilir bulan, İslam’i ya da din dışı uzlaşmaya açık çevreler biçiminde sınıflandırılabilecek çevreler mevcuttur. Kuşkusuz bu sınıflandırılmış bulunanların tümü kültürel, ekonomik, sosyal, siyasal her konuda benzer düşünmemektedir. Buradaki sınıflandırılma en genel biçimiyle sorunu ele alış itibariyle böyledir. Ya da daha doğru bir söyleyişle İslamiyet ve çağın realiteleri göz önüne alınarak sorunu ortaya koyuş açısı itibariyle böyledir.
Genelde İslam’ın demokratikleşebilirliğinin yanı sıra nasıl demokratikleştirilebileceğini ve yine İslam’ın demokratikleşemeyeceğini iddia eden çevrelerin iddialarını daha kapsamlı ele alıp değerlendireceğiz. Ancak şimdilik tartışmanın özüne ilişkin olarak değil de, mantığına ilişkin olarak bu kategorilerin neden tartışmayı çözümsüzlüğe ittiğini ya da anlamsızlaştırdığını ve son olarak da anlamlı olabilecek tartışma mantığının ne olabileceğine değineceğiz.
1- Batı Uygarlığını (Genelde din dışı her türlü uygarlığı) Reddeden Katı İslamcı Kesimler
Bu kesimlerin bir kısmının genelde din dışı her türlü uygarlığı reddettiğini söylemekle beraber bir kısmının daha da ileri giderek İslamiyet dışı her türlü dini uygarlığı da reddettiğini söylememizde yarar var. Bu kesimler en bağnaz, en katı, en marjinal (ama düşünsel olarak marjinal, yoksa etkinlik ve dayandıkları kaynaklar itibariyle böyle değiller) kesimleri oluşturuyorlar ve İslam’ın yer yüzünün tamamında egemenliğini gerekli görüyorlar. Bugün İslam dünyasının yaşadığı sorunların da Müslüman olmayan -Müslüman yapılamayan(!)- dünyadan kaynaklandığını düşünüyorlar. Bu Müslüman olmayan toplumları Şeytan'a uyan ve Müslüman’ları da bu yola çekmek için yoldan çıkarmaya çalışan çevreler olarak görüyorlar. Yine bu çevreler İslam aleminde de kendileri gibi düşünmeyen çevreleri din dışı sapkınlar ve hatta kafirlerden daha tehlikeli insanlar olarak görüyorlar. Öyle ki, gavurları yani Müslüman olmayan, Hıristiyan, Yahudi ve diğerlerini doğru yola gelmezlerse egemenlik altına alıp haraca bağlayarak cezalandırmayı yeterli görürken, sapkın hareket olarak nitelenen İslami yorumda kendileri gibi düşünmeyenleri dönmüş, hain ve dolayısıyla da "katli vacip" olarak görüyorlar. Somutluk bakımından Sünni mezheplerin Şiiliği ele alışı bakımından bu belirtilebilir. O kadar ki, Hanefi, Şafii, Maliki ve Hambeli mezhepler birer meşru mezhep olarak kabul edilirken, Şii mezhebi bir mezhep olarak kabul görmez. Öte yandan Şii mezhebinin bir çok kesimi de kendi dışındaki değişik Batıni Müslüman tarikatları Müslüman kabul etmez ve en ağır cezayı hak görür.
Bu yaklaşım katıdır, dogmatiktir, her türlü esneme ve yeniliğe karşıdır. Hemen şu da belirtilmeli ki tarih boyunca görülen bütün dogmatik fanatik hareketler gibi özsüz ve yüzeyseldir. Sistem bir monarkın yada dar bir grubun çıkarına endekslenmiştir. Halk karşısında monark ve ailesinin, geriye kalan emekçiler üzerinde emeksiz dinsel kesimlerin, kadınlar üzerinde sınırsız erkek egemenliğinin dayatılmasına dayanır. Bu kesimler çağdaş uygarlık değerleri karşısında en zayıf, en geri ve en içe kapanık kesimlerdir. Bu kesimlerin bir temsili olarak Suudi rejimi örnek verilebileceği gibi diğer bir temsili olarak da Batı Avrupa’ya savrulmuş ama Batı uygarlığı, sosyal, kültürel sistemiyle entegre olamamış, uyum sağlayamamış ve hatta Batı ve Batı'nın insanı tarafından horlanmış, dışlanmış, aşağılanmış dolayısıyla Batı'ya karşı tamamen düşmanca niyetlerle dolu olan, kendini güvensiz, yapayalnız ve bir birey olarak çaresiz hisseden, bu nedenle ilk elden sığınabileceği kendisine kucak açan bir aileye, geleneğe, ülkeye, örgüte, tarikata, cemiyete, kendi dinsel kültürel sıcaklığını sağlayabilecek bir atmosfere ihtiyaç duyan kesimler olarak belirtilebilir. Bu kategorinin ciddi bir ekonomik sıkıntısından bahsedilemez
Amerika’daki ikiz kulelere intihar eylemi düzenleyen 19 Müslüman’ın sicilinden de anlaşılabileceği gibi bu kesimlerin ekonomik ve mesleki kariyer konusunda batının orta sınıflarından farkı yoktur. Burada sorun kültürel, dinseldir. Bu eylem hakkında yapılan tüm spekülasyonlara rağmen bunu söylüyoruz. Eylem sistemin iç çelişkilerinden de kaynaklanmış olsa, istihbarat çevreleri de yaptırmış olsa nihayetinde eylemi yapanların kimlikleri böyle tanımlanabilir. Diğer yandan Usame Bin Laden örneğinde olduğu gibi bu kesimlerin özellikle yönetim kademesini oluşturan ve finansmanını sağlayan çevreler ekonomik olarak Suudi Arabistan’ın ve batının en varlıklı kesimlerindendirler. Kuşkusuz bu hareketin yoksullar içinde de bir çok taraftar ve aktif militanı vardır. Ama düşünsel düzeyde bu tip hareketlere Önderlik edenler, Batı uygarlığına düşmanlık yapacak kadar o uygarlıkla tanışıktırlar. Ve onunla temasa geçebilecek kadar şanslı olan bir eliti oluştururlar. Sorunun ekonomik boyutu elbette inkar edilemez. Ama ekonomik boyut, kültürel, dinsel boyutu hiçbir şekilde gölgelememelidir.
Bu kesim dünyayla etkileşimden korktuğu ve bu ilişkinin sosyal, yada siyasal pozisyonunu tehlikeye atacağını hissettiği için İslam’ın en katı haline sığınmaktadır. Kendi korkusunu ve kuruntusunu onunla giderebilmekte ve güvenceyi kendini gerçek yaşamdan alıkoyarak geçmişe ve geleceğe adamakta bulmaktadır. Burada elbette çok şiddetli bir bencillik vardır. ama bu kabaca niyet itibariyle dini kötüye kullanma arzusundan kaynaklanmamaktadır. Aksine kendini inanç düzeyinde sonuna kadar yoğunlaştırarak mutlaklaştırma ve mutlak olanla (tanrıyla) onun gücüyle birleşme çabasından kaynaklanmaktadır. Bugünü olmayan, geleceğini dünyada görmeyen, umudunu ahrete bağlayan, geçmişi, dinin en katı yorumundan ibaret olan maddi dünyayı ise; bir yandan horlayarak psikolojik düzeyde kötü gören, öte yandan dini bu konuda da çok eşlilik gibi en aşırı bir biçimde yorumlayarak yaşayan bir eğilimdir.
Bu anlayış güncelin zorluklarının farkında ancak gerekliliklerinin ayırdın da değildir, ya da ayırdın da olmaktansa bu gerekliliklere sırt çevirmeyi daha uygun bulmaktadır.
Buna rağmen gereklilikler kendini dayatırsa bu gereklilikleri zorla ortadan kaldırma eğilimindedir. Önemli olan realite değil, önemli olan realitenin inanca uydurulmasıdır. Bu anlamda düşünce büyük ölçüde sınırlandırılmış inanç, adeta her yeri kaplamıştır. İnancın maddi ve manevi boşluk görülen her yere izafe edilmesi de zorunlu olarak iradeciliği doğurmakta, bu yaklaşımda yaşayan birey değil adanan bireyi, yaşanan toplumu değil adanan toplumu doğurmaktadır. Kendi içinde hiç bir bireysel inisiyatife görüşe, düşünceye, duyguya farklı yaklaşıma izin vermemekte buna izin verilmesi gerektiğini düşünenleri hain ilan etmekte ve cezalandırmaktadır. Toplum ve devlet bireyi yutmuştur. Ve zaten bireyin kendisi için de bundan daha büyük bahtiyarlık düşünülemez.
Dışa karşı yaklaşımı ya edilgen teslimiyetçi, yada tepkisel ve intiharvaridir. Sorunları dondurmak giderek yaşamı dondurmak, siyasal olarak statükoculuk bu sistemin temel belirleyenidir. Kendilerine dokunulmadıkça bin yıl geçse “Müslüman kardeşlerinin" acısını duymayan bu rejimler ve temsilcileri kendilerini tehdit altında hissedince en saldırgan kişilik ve rejimler haline gelebilirler. Bunlar yaşamı değişmez görüp, algıladıkları gibi dini ve dinsel olan her şeyi da değişmez görürler. Onlara göre Allah her şeyi mükemmel yaratmıştır ve bundan sonra bu tabloya vurulacak her fırça tabloyu sakatlayacaktır. Bir yerde gök delenler dikilse bunu, "kıyametin alametlerinden" olan çobanların kutsal mabetlerden daha yüksek yapılar dikmesi olarak anlamlandırırlar. "İnsan dünyada bir gurbetçidir" derler. "Başkasının evini yıkmak, bozmak, yeniden yapmak insanın neyinedir" derler. Tevhid inancı onlar için yaşamın tek düzeliği anlamına gelir. Onlar da kendi sade çöl tek düzeliklerine karşı olan her şeyi, kendi yaşamlarına bir saldırı olarak algılarlar.
Bunlara göre tek din İslam’dır, tek felsefe İslam felsefesidir, bütün bilimler Hz. Ömer’in deyimiyle, ya Kur-an tarafından içerilmiştir, yada eğer içerilmemişse demek ki zararlıdır. Tek hukuk İslam hukukudur ve onun dışındaki her şey ve herkes gavurdur ya da gavurcadır. Yenilik; tanrının sözüne söz eklemek ya da onu yanlış yöne bükmek dolayısıyla “Tanrıya şirk koşmaktır” Tanrısal olanı reformdan geçirmek gerekli değildir. Ve madem ki İslam en son dindir, Kur-an en son kitaptır ve Hz. Muhammed en son peygamberdir. O halde son söz kamilen söylenmiştir. Söylenecek ne bir söz kalmıştır ne de yapılacak bir fiil. Hikmetin kaynağı “Kitaptadır” tek geçerli pratikte sünnettir. Kuşku duymak ise olabilecek en büyük günahtır.
Bir yanlış anlamaya yol açmamak için bir hususu bir kez daha vurgulayalım. Burada izah ettiğimiz, şekillenen katı dinci kişiliğin inancı algılayış biçimidir. Yaşam boyutunda tabi ki farklılıklar vardır. Yani Suudi Arabistan’ı örnek olarak alırsak inanç, kültürel boyut, siyasal yönetim üslubu, insanı ele alış, insan hakları vb. günümüzün temel konularında Suudi Arabistan bir orta çağ ülkesidir. Ancak modern bilimin ve teknolojinin bütün ürünlerine de sahiptir. Hastanelerinden savaş teknolojilerine üretim mekanizmalarından yaptırım mekanizmalarına kadar her türlü modern araç-gereç donanımı sağlanmıştır. Hatta bir gerilla çıkışı olması itibarıyla Usemma Bin Laden liderliğindeki El Kaide modern gerillanın nasıl olması, hedeflerinin neler olması gerektiğinden, araçlarına ve vuruş tarzına kadar bir çok konuda en modernist gerilla hareketlerinden daha illeri bir taktik anlayışına sahip olduğunu göstermiştir. Daha önce de vurgulandığı gibi bu kesimler esasen batı uygarlığının, biliminin, teknolojisini tanıma şansına sahip olmuş ancak zihinsel, kültürel ve psikolojik düzeyde o uygarlıkla bütünleşememiş ve geriye dönüş yapmış, içe kapanmış, savunmaya geçmiş, kişiliğini bir saldırı tehdidi altında görmüş, inançlarına saldırıldığını düşünmüş; bu tarz düşünüşü ve köşeye sıkıştırılmışlığı bir kine çevirmiş kesimlerdir.
2- Genelde İslam aleminin sorunlarının ve geri kalmışlığının nedenlerini İslam dinine bağlayan köklü anti-İslam laik çevreler
Bu yaklaşım kaba materyalist, pozitivist, modernist, elitist, devletçi anlayıştır. Dine karşı, dinin dogmalarına karşı yeni dogmalar önererek, adeta yeni bir din gibi ortaya çıkan bir yaklaşımdır. Din ve devleti birbirinden keskin çizgilerle ayıran ve dinin aleyhine devleti mutlaklaştıran; bu kez tersinden bireyin ruhsal süreçlerini çokça hesaba katmayan, dolayısıyla inancı ve ruhsal süreci çözümlemeye gerek duymayan, çözümlemenin yerine zorla çözmeyi esas alan, bu anlamda bilimsel olmayan bireyi önemsemeyen, değer vermeyen, aksine bilim adına ortaya koyduğu genel ilkeleri ve dogmaları bireye yedirmeye çalışan; bilimi, felsefeyi, düşünceyi, doğa kanunları temelinde şematize eden dolayısıyla bireyde buna göre “Tek tip” kişilik olarak geliştirmeye çalışan, böyle olduğu kadarıyla değerli bulan böyle olmadığı kadarıyla hor ve hakir gören bir yaklaşımdır.
Anti demokratik ve anti hümaniter oluşuyla katı dinciliği çağrıştıran, nasıl ki dinde aşırı ruhçuluk varsa bu kez onun karşısına aşırı maddeciliği diken, insana ve onun ruhsal varlığına tepeden bakan bir zihniyettir. İnanç sahipleri ve inançlar arasından anlamlı bir bağlantı kuramaz. Ona göre inanç sahipleri çağ dışı, ahmak, geri kalmış, yeterince düşünce yeteneğinde olmayan, “tanrının olmadığı basit gerçeğini” bile anlamayan ya da hayır; bütün bunları bilen, anlayan ama kasıtlı olarak kendisi inanmadığı halde inanır gibi yapan “dini halkın afyonu” olarak kullanan kişilerdir. Dolayısıyla bunlara göre inanç ya ahmakça bir şeydir ya da zekice ama aptalları kandırmak için kullanılan bir araçtır. Bu "aptallar" (yani halkın geniş kesimleri) kendileri hakkında doğru karar veremeyeceklerine göre devlet bizzat müdahale ederek kurtarmalıdır. Bunun farkında olan sınırlı bir aydın (Münnever) kesimi vardır ve bu kesim halk adına halk için ama halka rağmen gerekeni yapmalıdır. Bu kesim özünde halkçı değildir. Ya da halkçılık anlayışı halkın kendisinin anladığı şey değildir. Bu kesime göre halkçılık, halkın eğilimlerini dikkate alarak ona göre yönetmek değil, ama halkın iyiliği için, halkın acı olduğu için içmekten uzak durduğu acı şurubu ona içirmek demektir. Halk için iyi olduktan sonra halkın isteyip istememesi nin ne gibi bir önemi olabilir ki?
Sümer Rahip Devletinden Halk Cumhuriyetine Doğru’da Önderliğin kapsamlı bir biçimde ele alıp çözümlediği, dinin ve devletin çıkış kaynağı aynıdır. Sümer zigguratları hem dinin ve hem de devletin örgütlendirildiği ve din ile devlet yönetiminin henüz ayrıştırılmadığı, siyasal olanla, dinsel olanın henüz iç içe olduğu merkezlerdir. Dolayısıyla din ve devlet ikiz kardeştirler ve birbirlerine benzeşirler. Bundan ötürü her an için birinin yerini öteki tutabilir. Yine bu nedenle Hz. İsa, Tanrının hakkı kadar Sezar’ın da hakkı olduğunu düşünür ve bu nedenle Roma'da devlet güçlüyken din ona tabi olur, ama devlet güçsüz düştüğü yerde din boşluğu doldurur ve en değme dünya devleti olarak örgütlenir. Din ile devletin düşmanlığı bu anlamda benzerlerin düşmanlığıdır. Ancak birbirlerinin aleyhine olarak güçlenebilirler. Özellikle Batı üzerinden geliştirilen laik devletçi anlayış bu temelde örgütlenmiştir.
Bu yaklaşım batının bütün ülkelerinde birbirinin aynısı olarak gelişmedi kuşkusuz. İngiltere ve Almanya’da din ve devlet iki uyumlu kardeş gibi iç içe ilerleyip, evrilirken; Fransa örneğinde ise din düşmanlığı temelinde devlet örgütlenmesine gidilmiştir. İşte batıcı, batı özentili doğu modernistlerini asıl etkileyende bu Fransız tarzı oldu. Güçlü bir devlet için dinin sürülmesine ihtiyaç duyuldu. Ama her zaman olduğu gibi taklitler orjinalinden daha ileriye giderek aşırı bir din düşmanlığına vardılar ve laiklik bu nedenle de halkla karşı karşıya gelen devletin dini oldu. Bu yeni dinin üyeleri kendilerini her zaman halktan üstün ama, halktan korkar halde buldular. Halk en çokta inançlarından dolayı tehlikeliydi, çünkü halkın kılık kıyafetini zorla belirleyenler, en çok halkın kendilerine çarşaf giydirmesinden korkuyorlardı. Mücadele içinde tarafların düşmanca duyguları karşı tarafa da bulaşıyor ve karşılıklı düşmanca duygular ve güvensizlik siyasal atmosferi de gererek zehirliyordu.
Nedir bu kesimin iddiası? Temelde dinin söylediği her şeyin tersini söylemek. Din, tanrı vardır diyorsa bu kesim konuyu bilimsel izah edeceği yerde var olmadığını iddia eder. Din tanrının birliğini iddia ediyorsa bu kesimler ulusların eski çok tanrılı dönemlerini ön plana çıkarırlar. Din insanın, korunma ve sığınma ihtiyacı nedeniyle tanrıya sığınmasını gerekli görüyorsa, din karşıtı kesim bütün sığınma yerlerini "tekkesiyle, zaviyesiyle" havaya uçurur. Bu anlayış sahiplerinin dini yorumlamaları en az karşıtları kadar katıdır ve esneme konusunda son derece hassastırlar. Esnek değil, kırılgandırlar ve devlet ordusuyla birlikte laiklikten el çektiği anda devletin İslamcıların eline geçeceğini söyledikleri zaman gerçeği söylemektedirler.
Oysa gerekli olan din düşmanlığı değil; dinin anlaşılır duruma getirilmesidir. Tanrıyı, tevhit anlayışını, İslam’ı, onun peygamberini, doğuş koşullarını doğru tahlil etmek; onu geniş kitlelere götürmek, halkın dinine ve inancına saygılı ve duyarlı olmak, halkın ihtiyacı bilime ne kadarsa bu kadar bilim, ne kadar dine ise o kadar din götürmek, daha doğrusu; o kadar dini yaşamasına hoşgörü göstermek, insanın üzerinde ona yabancı olan ne varsa hepsini ihtiyaç olmaktan çıkarmak, bu anlamda dini ve devleti bir ihtiyaç olarak duyumsayan halkı, toplumu siyasal, duygusal ve inanç olarak daha güçlü kılmak, her şeyden önce kendisine inanmasını, kendi gücüne inanmasını sağlamak, korunacak bir yer aradığı zaman ona en iyi sığınak olarak kendi gücünü göstermek ve halkın kendi gücünün ortaya çıkmasına olanak sağlamak dini ve devleti anlamlı kılacak ve sınırlandırabilecek tek doğru yaklaşım üslubudur.
Anti-İslam yaklaşımlar içerisinde son olarak provokatif yaklaşım değerlendirilebilir. Gerçi dini tartışmada kabaca "tanrı var mı yok mu? tartışmasının kendisi provokatiftir" ama açık ki, İslam’ın demokratikleşmemesinden yarar uman İslamcı çevreler olduğu gibi anti-İslami çevrelerde vardır. Bunlar bölgesel şu ya da bu güç adına konuşuyor olabilecekleri gibi, görüşlerinde samimi de olabilirler. Ama eğer amaç siyasal, kültürel, dinsel çözümler üreterek, gelişmelere yol açmak ve katı İslamcılığı sınırlamak ise o taktirde dinin reformuna karşı çıkmanın ve onu sabote etmenin ne gibi bir anlamı olabilir ki?
Konu başlıklarına geri dön - İslamın Demokratikleşmesi
Gulbahar Koker
|