kEditor - Yararlı Bilgiler / Din ve İnançlar / İslam'da öze dönüş, gelenek ve yenilik sorunu

http://www.keditor.com/bilgi_din_ve_inanclar_188.html


Bulunduğunuz bölüm:   Anasayfa / Yararlı Bilgiler / Din ve İnançlar

İslam'da öze dönüş, gelenek ve yenilik sorunu


C- İslam'da Öze Dönüş, Gelenek Ve Yenilik Sorunu 

İslam’ın sorunları tartışılırken sorunun nereden kaynaklandığı ve çözümünün nerede aranması gerektiği konusunda görüş ayrılıkları bulunmaktadır. Bu konuyu öncelikle din dışı İslami yenilikçiler açısından değil de, öncelikli olarak İslamcı kesimler açısından ele alalım. İslam henüz doğarken, savaş koşullarında doğdu, savaş koşullarında gelişti ve esasta savaşla da yayıldı. Dolayısıyla genelde İslam’ın bakışına savaş koşullarının perspektifi hakimdir. Bütün toplumsal projelerde olduğu gibi İslam’da da savaş koşullarının yanı sıra esasta barış koşullarının gereklerine uygun bir yaşam anlayışı ve felsefesi mevcuttur. Başta Kur-an olmak üzere İslam kaynakları mutlaklaştırılarak her koşul altında bunlara geçerlilik kazandırılmaya çalışılırsa sonuçları en başta Müslümanların kendileri açısından çok ağır olabilir. Savaş koşullarının hukuku ayrıdır, barış koşullarının hukuku ise apayrıdır. İslam’ın şiddet anlayışını ayrıca ele alacağımızdan bu konuyu burada değerlendirmeyeceğiz ama şu iyi anlaşılmalı ki, İslam’ın özü konusu oldukça iyi düşünülmesi, tartışılması ve açığa çıkarılması gereken bir konudur. Daha çok da bir yaklaşımın her zaman ve her yerde geçerli olduğu düşüncesinden hareketle değil, o koşullarda geçerli olan yaklaşım bu gün geçerli olmayabilirdi diye bakmakta yarar var. Bu Kuran’ın ayetleri içinde böyledir. Örneğin,

“Biz bir ayetten her neyi yürürlükten kaldırır yahut unutturursak daha hayırlısını yahut benzerini getiririz. Allah’ın her şeye gücü yettiğini bilmez misiniz?” (Bakara-16)

Ayetten de anlaşılacağı gibi Allah’ın ayetlerden bazılarını yürürlükten kaldırdığı açıkça belirtilmiştir. Dolayısıyla hükümleri birbiriyle çelişen ayetlerin aynı anda geçerli olacaklarını kimse söyleyemez. Bir örnek vermek gerekirse;

“O haram aylar çıkınca artık müşrikleri nerede bulursanız öldürün. Onları yakalayıp hapsedin ve bütün geçit başlarını tutun. Eğer tevbe edip namaz kılar ve zekat verirlerse onları serbest bırakın. Çünkü Allah bağışlayan ve merhamet edendir.” (Tevbe 4) ile,
“Sizin dininiz size, benim dinim bana.” (Kafirun 6)

Ayetleri arasında çok radikal bir biçimde bir anlam farkı vardır ve bu ayetler birbirlerine neredeyse karşıt anlamlar içerirler. Kendi geliş süreçleri göz önünde bulundurulursa ortada bir çelişki olmadığı rahatlıkla anlaşılabilir. Bu iki ayetten birisi savaş koşullarında gelmiştir. (Tevbe 4) Diğeri ise barış koşullarının ayetidir. (Kafirun 6) İslamiyet’in tamamı Kur-an temelinde ele alınırsa İslamiyet’in vurgusunun açıkça barıştan yana olduğu görülebilir. Buraya bunu gösterebilecek onlarca ayet alınabilir ama gerekli görmüyoruz. Asıl vurgu barışçıdır ama yukarıda verilen örnekte olduğu gibi Müslümanları savaşa bileyen ayetler de vardır.

Ama katı ve dogmatik bir biçimde “Tanrı lafzıdır ve her yer ve zamanda geçerlidir” denilirse bu iki ayet açıkça çelişiktir. Öte yandan bu ayetlerin hangilerinin hükümsüz olacağı, neye dayanılarak hükümsüz kılınacağı ve bu ayetlerin hangi koşullar altında geçerli olacağı konusu, üzerinde görüş birliğine ulaşılabilmiş bir durum değildir. Bu anlamda Kuran'ın tamamı üzerine yürütülecek bir tartışma ile bütün Müslümanların üzerinde anlaşabileceği bir çerçevenin ortaya çıkarılmasının gereği vardır. Kuran'da da belirtildiği gibi dinin amacı zorlaştırmak değil kolaylaştırmaktır. O halde Kuran’ın İslam toplumunun birliğine ve kardeşliğine onurlu bir biçimde geriye kalan insanlık alemiyle yaşamasına hizmet edecek bir tarzda yorumlanmasına şiddetle ihtiyaç vardır.

Kuran’ın bu tarzda katı bir yorumunu hem fanatik İslamcılar ve hem de katı anti İslamcılar yapıyorlar. Böyle yorumlamak ikisinin de işine geliyor. Ama birisi din adına diğeri ise din düşmanlığı adına bunu yapıyor. Ortak noktaları ise her iki kesimin umudunu savaşa ve düşmanlığa bağlaması ve yaratıcı kabiliyetlerinin olmamasıdır. Her iki kesimde yıkıcıdır. Her iki kesim de yaşamdan kopmuştur, her iki kesimde siyaseti kendi gelecek ütopyası üzerine değil; karşıtının yanlışlığı üzerine ve ona düşmanlık temelinde yapmaktadır. Katı İslamcılara göre tanrı savaş ilan etmiştir ve Müslümanların görevi yer kürenin en kuzeyinden en güneyine, en batısından en doğusuna kadar yer yüzüne İslamiyet’i kılıç zoruyla egemen kılmaktır. Katı anti İslamcılar da bunu böyle okurlar -çünkü onlar kendilerini doğal olarak müşriklerle özdeşleştirirler- ve İslamiyet’in bu yaklaşımını kışkırtarak kendileri de savaş düzenine geçerek bir savaş pozisyonu tuttururlar. Bu çatışma bir yerde doğulu kompleksin batının hor görüsüyle çatışması, bir yerde ise çöl bedevi yağmacılarının batı Anadolu’ya yerleşmiş talancı akıncı gelenek ile bir çatışması ve savaşıdır. Bu gelenekler savaşla var oldular, savaşla büyüdüler ve savaşlı ya da savaşsız çökeceklerdir. Ama bir umutla geleneğe sarılıyorlar ve hiç değilse kılıç elde ölmeyi yiğitliğin gereği sayıyorlar. Bu savaştan zararlı çıkan ise geleceği savaşla karartılan ve bu savaşın asıl yükünü taşıyan Ortadoğu halkı oluyor.

Tartışmayı Kuran’ı bu tarzda yorumlamaya hakkımız olup olmadığı yada Kur-an’ın yorumunun nasıl olabileceği ve kimler tarafından yapılabileceği sorusuyla sürdürelim.

Öncelikle anlaşılması gereken, Kuran insanlara anlaşılması için ve onların anlayabileceği bir dille gelmiştir. Dolayısıyla "Nasıl gelmişse o anlamdadır ve peygamberin yaptığı ancak tebliğdir.” Buna rağmen en yalın haliyle bile Kuran ayetleri üzerinde bir yorum farkının çıkmasının kaçınılmaz olduğu daha henüz Kuran'ın oluşum sürecinde anlaşılmış ve bu konuda da ayetler konulmuştur. Al-i İmran suresi 7. Ayeti Kuran'ın yorumundan ne anlaşılması gerektiğini bu temelde açıkça koymaktadır;

“Sana bu muazzam kitabı indiren odur. Onun bir kısmı anlamları kesin olup kitabın temelini oluşturan ayetlerdir. Diğer bir takımları da, anlamları benzeşik olanlardır. Ama kalplerinde bir yamukluk bulunanlar fitne aramak ve keyiflerince yorumlamak için sadece anlamı benzeşik olanların ardına düşerler. Halbuki onun gerçek yorumunu ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar da 'İnandık hepsi de Rabbimizdendir' derler. Bunları özü temiz olanlardan başkası düşünemez."

Bu ayetten çıkarılacak sonuçlardan biri “O’nun gerçek yorumunu ancak Allah bilir” dir. Onun dışında bir yorum mercii (tam bir yetkinlik anlamında) tanınmamıştır. Bu konuda peygamber bile hiç bir zaman yeterli görülmemiştir.

“De ki, 'ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır' demiyorum 'Gaybı da bilmem, size 'ben meleğim' de demiyorum, ben ancak bana verilen vahiye uyarım.” (En’am 50)

Ayet bu konuda gayet açıktır. Peygamberin “bilmediği gaybı” ulemanın bildiğini düşünmek için ise herhangi bir neden yok. Çıkarılacak ikinci sonuç ise kitabın yorumu konusunda: Taktir yorumlayanı bağlar. Kuranın yorumu hususu bu kadar açık olmasına rağmen yorumcu menciler uydurup ona uymak hem dine terstir, hem de demokratik anlayış çerçevesinde doğru değildir. İnsanların vekaleti peygambere bile bırakılmamışken;

"De ki, 'ben sizin vekiliniz değilim." (Enam. 66)

İnsanların vekaletini, kendi en temel hakları olan inanç özgürlüğü hakkını “bir bilene” bırakması doğru değildir ve “eşrefi mahlukat” olmanın gereğine aykırıdır. Ne var ki gerek kastlaşan ve halkın geniş yığınlarının dinsel duyarlıklarını ve hassasiyetini sömürmekte bir beis görmeyen ve bunu bir “ekmek kapısı” bir “rant kapısı” görmekten vazgeçmeyen kimi dinsel elit ile, iradesine sahip çıkamayacak kadar sindirilmiş ve edilgen hale getirilmiş geniş halk kitleleri her zaman dinin bu anti demokratik yorumunu tekrar tekrar yinelerler ve bu yaklaşım bu gün olduğu gibi dinsel taassubu ve akıldışılığı tekrar tekrar üretir. Bu İslam aleminin bu gün yaşadığı en ağır sorundur. Katılımsızlığın güçsüzlüğe yol açmasının düğümüdür ve İslam’ın demokratikleşmesinin önündeki en ağır engeldir.
O halde Kuran’ı yorumlama süreci nasıl ele alınmalıdır?

"Halbuki onun (ayetin) gerçek yorumunu ancak Allah bilir" denilince insanların bundan anladıkları şeyi mutlak görmemeleri gerektiği de vurgulanmış oluyor. Yani anlamı bizim için en açık olan ayetin bile anlamını gerçekte biz hiç bir zaman tam olarak bilemeyiz. Bu durumda "ben bu ayetten bunu anlıyorum, sen yanlış düşünüyorsun, doğru benim bildiğim gibidir" diyen bir kişi ister sıradan bir inanan, ister bir din adamı, ister bir devlet yetkilisi ve isterse de şeriatın bir kadısı olsun, “Allah'a şirk koşmuş" olur. bu durumda gösterilecek doğru yaklaşım şu olabilir: "Ben bu ayetten bunu anlıyorum, ama ben yanılıyor olabilirim, bunun gibi sen de doğru düşünmüş olabilirsin, ama senin de yanlış düşünmüş olma ihtimalin var". O halde Kuran ayetlerinin ve genelde Kuranın doğru yorumunun ve ortaya çıkan pratiklerin Kurana uygun olup olmadığını Allah’a bırakmak, düşünceleri ve pratikleri Allah adına yargılamamak en doğrusudur.

Öyleyse Kuran’ı yorumlamaktan vaz mı geçmeliyiz, diye bir soru sorulabilir. Buna vereceğimiz cevap, hayır olacaktır. Kuşkusuz Kuran yorumlanmalıdır ama eğer bir bireyi ilgilendiriyorsa, yani bireyin özgürlük alanını ilgilendiriyorsa o zaman onun yorum hakkını bireye bırakmalıyız. Yani birey Allah ile ilişkisinde dinsel yaşamında özgür bırakılmalıdır. Madem ki, ilahi bir mahkemenin öte dünyada var olduğuna inanıyoruz, o halde insanların kişisel sorumluluklarının cezasını ya da sevabını orada çekmelerini ya da görmelerini kabul edebilmeliyiz.
2-Eğer yorumlanacak ayetler kamusal alanı ilgilendiriyorsa o zaman onun yorumlanma sürecine de kamuoyunun tamamı dahil olabilmelidir. Ama örneğin halkın tümü bir araya gelip yasa yapamaz ya da bir mahkemede karar veremez, ya da verilen kararı uygulayamaz. Bu durumda yasama, yürütme, yargı alanında görevliler bulundurulacaktır. Halk bu görevlilerin tespiti sürecinde yer alabilir yani halk belli dönemlerde belli görevlerin yürütülmesi amacıyla gerekli sayıda görevli seçer ve onlar halk adına bu görevleri yerine getirirler. Eğer bu görev sürecinin bitiminde halk görevlilerin onların inançlarına uygun çalıştığını düşünürse onlara bir süre daha görev yetkisi verir, eğer onların kendi inançlarına uygun çalışmadığını düşünürse, onlara tanıdığı yetkiyi iptal eder.

Kimilerine göre dinin doğru yorumunu halk din adamları kadar iyi yapamaz. O halde halkın vekaleti onlara devredilmelidir. Gerçekten de din adamları dini muhtemelen halktan daha iyi, bilim adamları bilimi, ekonomi teknisyenleri ekonomiyi, siyaset adamları da uzmanlık alanları olması sebebiyle siyaseti halktan daha iyi bilirler. Ancak bir şeyi en iyi bilmek en iyi yapacağımız anlamına gelmez. En kötü yapabileceklerin de en iyi bilenlerden olması muhtemeldir. Öyle olmasa tarihin istismarcıları, siyaset, bilim, ekonomi, mülkiyet istismarcılarıyla dolu olmazdı.

Öte yandan Afganistan’daki İran’daki, Suudi Arabistan’daki ve Türkiye’deki din adamlarının dinden aynı şeyi anlamadıkları da bellidir. O halde "eşrefi mahlukat" olan insanın şerefini koruyabilmesi için bütün insani, dünyevi süreçleri denetlemesi gerekir. Siyasal, dinsel, ekonomik, bilimsel, hukuksal bütün alanlar denetime açık ve şeffaf olmalıdırlar. Halkın denetimine kapatıldığı anda bütün bu sahalar oligarşik bir hal alırlar ve kaçınılmaz bir biçimde halkın hizmetinden çıkarak, onun üzerinde ona, onun şerefine hükmeder hale gelirler.
İşin gerçeği şudur; İslam’a göre de “İnsan Allah’ın yeryüzündeki halifesidir” “Allah ona kendi ruhundan üflemiştir” ve O “Eşrefi mahlukattır.” Dolayısıyla bu kul olan ama tanrısal bir öz de içeren, bütün günahlarına rağmen meleklerden üstün tutulan ve meleklerin önünde diz çöküp secde ettiği kadar kutsal olan insana saygı göstermek ve ona güvenmek gerekir. İnsanın özgür iradesinin açığa çıkarılması ve İslam’ın onu düşünsel ve ruhsal tasarrufuna alanların değil, bütün insanların çıkarına ve bütün insanların katkısıyla yaşanması ve o anlamda yeniden anlamlandırılması gerekir. Bu doğru ve demokratik insanın tanrıdan gelen tanrısal özüne en uygun yaklaşımdır.

Bu tartışmayı kapatmadan önce Kuran'ın bir amaç ya da araç olarak algılanışına dair bir kaç hususu belirtelim. Kuran elbette gösterdiği insancıl hedefler bağlamında bir amaç ve bu konuda koyduğu ölçüler, yol yöntem düzeyinde bir araçtır. Yani insana doğru hedefi göstermesi anlamında amaç fakat aynı zamanda insanı doğruya götüren bir araçtır da. Din adına ortaya çıkan ve dini kendi tasarruflarında değerlendirmeyi kendileri için bir hak olarak görenlerin gözünde Kuran'ın amacı daralmış ve ahret gününe -cennete- odaklanmıştır. Bu aynı zamanda bir dünya dini olan İslam’ın kendi bütünselliğine aykırıdır. Böyle bir amaç daraltılması Hıristiyanlıkla çelişmeyebilir ama İslamiyet’le çelişir. Nitekim insanları bu tarzda ahretle sınırlandıran kişilikler genellikle dünyasal nimetlerden fazlasıyla pay alırlar. Hıristiyanlık diğer dünyayı çok daha fazla ön plana çıkarttığı ve bu dünyaya ilişkin beklentileri çok sınırlı olduğu halde Hıristiyanlık adına ortaya çıkan ruhban sınıfı tarihin en gerici sürecini insanlığa reva gördü. Tarihin en insancıl, en barışçıl, bir yanağına vurulunca diğerini çevirmesini önerecek kadar yumuşak ve esnek bir din olarak tanıdığı Hıristiyanlık dini adına en despotik ve insanlık dışı uygulamalar geliştirildi. Müslümanlık ise bir dünya dinidir ve Hıristiyanlıkla kıyaslanınca şiddeti reddetmez. Doğal olarak İslam'da ruhban daha tehlikelidir. Daha tehlikeli olmuştur. Ve daha tehlikeli olması beklenmelidir. Gerçi İslam'da “ruhbanlık yoktur” denilir. Ama özünde Hıristiyanlık'ta da yoktu ama oluştu. İslam'da da özünde yoktur ama bugün İslam dünyası “rüyasında şeyhi görüp de oğlunu kurban etmesi talimatını alıp, sabah uyanır uyanmaz ilk icraat olarak talimatı yerine getiren” örneklerle doludur . Bu anlamda İslam'da (İslam aleminde) Müslümanların üzerine çöreklenmiş ve onların neye nasıl inanacaklarından, neyi nasıl düşünüp yaşayacaklarına kadar karar veren bir ruhban sınıfı vardır ve kimi yerde de bunu devletin bizzat kendisi temsil etmektedir. Açıktır ki, bu yaklaşım sahipleri İslam’ın demokratikleşmesini her koşul altında bir tehdit olarak algılayıp ona karşı savaşacaktır.

İkinci kaynak Hz. Muhammed’in söz ve davranışlarından yola çıkılarak oluşturulan Sünnet bilimidir. Hiç kuşku yok ki, Müslümanlar açısından Sünnet göz ardı edilemeyecek bir kaynaktır. Ancak Peygamber sünnetini tartışmadan önce öncelikle peygamberin kendisinin sünnetten ne anladığına bakmamız gerekir. Mehmet Emre'nin hazırladığı "Büyük İslam Kadınları" isimli kitapta Hz. Ayşe'den nakledildiğine göre Hz. Muhammed ayetle hadisi birbirine karıştıran olur diye, "benden bir şey yazmayınız" diyerek, hadislerinin yazılmasını men etmişti. Hz. Muhammedi böyle bir uygulamaya iten nedenler nelerdir?

Hz. Muhammed kendisi ile Tanrısı (Allah) arasındaki mesafeyi korumak açısından sürekli büyük bir itina göstermiştir. Kendisinin yanılabileceğini, gücünün sınırlı olduğunu, asıl gücün Allah'ta olduğunu, ilkeyi Allah’ın temsil ettiğini kendisinin sadece bir uygulamacı olduğunun bilincini çevresinde oturmak istemiştir. Daha da ilginci Hz. Muhammed bir uygulayıcı olarak da kendisini sınırsız bir tasarruf hakkına sahip görmemiş ve göstermemiştir. Kuran’ın onlarca ayetinde "sana düşen sadece tebliğdir" denilmiştir. peygamber kendisini kendisine dair konularda tabi ki, tasarruf sahibi görmüştür. Allah’ın Kuran’da yasakladığı ve helal kıldığı yapılmasını istediği ya da menettiği konularda bir uygulamacı olmuştur, ama diğer insanların uygulama sorunlarında çok söylenegelen tabirle "Allah ile kul arasına" kendisi de girmemiştir. Peygamber kendisini Allah ile kul arasında sadece bir elçi olarak görmüştür. Kendini bu görevle sınırlandırmıştır.

Şöyle bir soru hemen akla gelebilir; o halde Hz. Muhammed’in toplum adına yürüttüğü siyasal faaliyet ve savaşlar buna aykırı düşmüyor mu? Hz. Muhammed’in bazı tasarrufları kamu yönetimi kapsamında değerlendirilebilir. Gerçi Müslümanların başkanı olarak ilk günden itibaren bir kamu yöneticisi idi ama görevin dinsel olan kısmı ile dinsel olmayan daha doğrusu daha az dinsel kısmı arasında bir ayrım yapabilmek için söylüyoruz bunu. Gerçekten de Hz. Muhammed bazı belgeleri İslam peygamberi sıfatıyla değil de, dünyevi bir lider sıfatıyla imzalamıştır. Örneğin "Huneyn Barışı" olarak anılan anlaşma sürecinin belgesi imzalanırken, peygamber müşriklerin bir koşulu olarak imzalamamıştır. Anılan bu durumun Müslümanlarda gerginliğe yol açtığı ve Hz. Ömer'in buna çok sert tepki verdiği biliniyor. Medine sözleşmesi olarak bilinen metin imzalanırken de, sözleşmenin hakemi olarak Hz. Muhammed tayin edilmişti. Ama tabi ki, Yahudilerin ve müşriklerin peygamberi olarak değil. Yani Hz. Muhammed Medine Sözleşmesini imzalarken, Müslümanlar açısından dini önderdi, ama anlaşmanın hakemi olarak Yahudiler ve müşrikler için dünyevi bir lider idi.

Konumuz bakımından anlaşılması gereken Hz. Muhammed tabi ki, topluluk adına hareket etmiş ve karar da vermiştir. Ancak bunu bir birey olarak yapmamıştır. Yaptıklarının meşruiyeti için kaynak göstermesi gerektiği zaman, kendini meşruiyetin kaynağı olarak göstermemiştir. Meşruiyetin kaynağı olarak iki odak gösterilmiştir. Bir; Allah, iki; toplumsal sistem. Örneğin girişilen savaşlar, bu savaşlarda nasıl davranılacağı, kadınların hukuksal ve sosyal durumu, Müslümanların diğer dinsel kimliklerle ilişkileri gibi konular Kuran’ın ayetleri temelinde ele alınmışlardır. Peygamber "ben diyorum" dememiştir. "Allah’ın vahyi" olarak, ilke olarak programatik bir unsur olarak ortaya koymuştur. Bunun dışındaki konuları ise Müslüman toplumun önde gelen kişilikleriyle danışarak ve Müslüman olmayan toplumlarla, onların önderleriyle de, onları ilgilendirdiği kadarıyla tartışıp anlaşarak, kararlaştırıp uygulamıştır.

O halde peygamber bize uygulamanın meşruluğu bakımından iki kaynak bırakmıştır. Bir, Kuran yoluyla Allah, iki toplumsal irade. Hz. Muhammed’in kendi düşünce ve uygulamalarının Allah’ın söyledikleri ve yapılmasını istedikleri ile karıştırılması endişesiyle "Benden bir şey yazmayınız" demesi son derece anlamlıdır. Peygamber kendi düşünce ve uygulamasının programatik ve ilkesel değil, stratejik ve taktik olduğunun farkındadır. Kendisinin dondurularak her olayda bir emsal olarak kullanılacağının da farkındadır ve buna karşı tedbir almak istemiştir. Gerçekten de Allah ile peygamber ve Allah’ın emri ile peygamberin sünneti henüz peygamberin vefat ettiği günlerde birbirine karıştırılmaya başlanmıştır. Yine Mehmet Emre'nin naklettiğine göre Hz. Muhammed'in öldüğü Müslümanların içinde bir fısıltı halinde yayılmaya başlayınca Hz. Ömer hiddetlenerek "Muhammed öldü diyenin kellesini uçururum" diyerek tepki göstermiştir. Bunun üzerine Hz. Ebubekir ortaya çıkarak "Kim Muhammed’e tapıyorsa, bilsin ki, o vefat etmiştir. Kim de Allah'a kulluk yapıyor idiyse, o da bilsin ki Allah teala hayat sahibi ve bakidir." (S. 82) demiştir.

Bu örnekten ne sonuçlar çıkarıyoruz. Birincisi, Hz. Ebubekir'in değerlendirmesi hem bir eleştiri ve hem de bir uyarıdır. Bu eleştiri ve uyarı Hz. Ömer ve onun gibilere yapılmıştır. İkincisi Hz. Ömer ve onun gibi düşünler öyle niyet etmemiş olsalar bile Hz. Muhammed'i mutlaklaştırarak tanrı düzeyine çıkarmışlardır. Hafızaları Hz. Muhammed’in öldüğünü ilk başta kabul etmemiştir. İşte peygamberin fiziksel varlığına yönelik bu tutum genişleyerek onun zihinsel ve pratik tasarruflarına da yayılmıştır. Peygamberi fiziksel olarak mutlaklaştıran (ölümsüzleştiren, ölümünü kabul etmeyen) bu tutum onun sözlerini ve uygulamalarını da mutlaklaştırmıştır. Oysa peygamberin henüz hayattayken, tedbirini aldığı şey işte bu olmasını istemediği şeydi.

O halde şimdi cevaplanması gereken iki soru var önümüzde. Bir, peygamberin istemine rağmen bu kadar hadis neden gündemleşti? İki, peygamber sünnetine gerek yok mu, ya da nasıl değerlendirilmelidir?

Birinci soruyla başlamak istersek, ilginç olan durum, "benden bir şey yazmayınız" hadisini ileten Hz. Ayşe, aynı zamanda İslam tarihinin en çok hadis nakleden kişilerinden biri belki de ilk kişisidir. Hz. Muhammed henüz yaşarken, bildiğimiz gibi Kuran ayetlerini yazdırırdı. Pekala kendi hadislerini de yazdırabilirdi, ama yazdırmadı. O halde sonrakiler neden yazdırdılar? Kaldı ki, bunların içinde bir de "Benden bir şey yazmayınız" hadisi bulunduğu halde. Gösterilen neden hadislerin kaybolma tehlikesidir. Bu neden gerçekten de doğrudur ve yerindedir. Birinci kuşak sahabeler öldüğünde hadisler unutulup kaybolabilirdi. Bu ise bir tarihin kaybolması anlamına gelirdi. Bu da insanlığın tarihsel kaynaklarından birini kaybetmesi anlamını taşırdı.

Bütün büyük tarihsel olaylar ve kişiliklerin yaşadıkları ve söyledikleri insanlık ailesinin ortak mirasını oluştururlar. İnsanlık bunlarla zenginleşir. O yüzden hadislerin yazıya geçirilip toparlanması değerli bir hizmet olmuştur. Ancak bu hadisler ve peygamber sünneti sonuç çıkarılacak kaynaklar olarak değil de, bir kurallar manzumesi halinde katılaştırılınca binlerce yıldır despotik yönetimlerin ve toplumun sırtından emeksiz geçinen dinsel ve dinsel olmayan elitlerin kendilerini ve uygulamalarını meşrulaştırmak için istismar ettikleri kaynaklar haline geldiler. Hz. Muhammed’le birlikte yaşayan ve onun tarafından eğitilen ve gerçekten samimi olarak bağlı olan Hz. Ömer'in yaşadığı yanılgı düşünülecek olursa sonradan gelenlerin samimi bile olsalar nelere yol açacakları anlaşılabilir. Kaldı ki, hiçte samimi olmayan ve dini bir kılıf olarak kullanan yönetimler bu sünnet geleneğinden çok kötü bir biçimde ve kötü amaçlarla yararlanmışlardır.

Yine de bir kaynak olarak peygamber sünneti ele alındığında bu konuda bazı çok temel sorunlar bulunmaktadır. Birincisi hadislerin gerçekten peygambere ait olup olmadığı sorunu vardır ortada. Çünkü bu hadisler ikinci elden derlenmiştir. Yani peygamberin dikte ettiği şeyler değildirler ve ondan duyanlarca rivayet edilmişler. Bu nedenle yanlış hatırlanması ihtimali her zaman verilmek zorundadır. İkincisi bu hadislere tanık olan kişinin hadisten peygamberin kastettiği şeyin kendisinin anlayıp anlamadığı konusu vardır. Ne de olsa insanların algısı farklıdır ve söylenen şeyleri kendilerine göre yorumlayıp öylece aktarmaları gayet doğal ve insanın tabiatı gereğidir. Üçüncü husus hadislerin ve peygamberin davranışlarının kendi bağlamında ele alınıp değerlendirilmesine ihtiyaç vardır. Kendi bağlamından kopartılmış her düşünce, değerlendirme ve davranış zorunlu olarak çarpıtılmış ve özünden, amacından koparılmış sayılmalıdır. Bu yaklaşım hem bilimsel olması bakımından gereklidir ve hem de kutsallıkların kirlenmemesi ve ondan ilham alması beklenen kişiler üzerinde olumsuz bir etki yapmaması için gereklidir. Dördüncü husus olarak da bazı hadislerin uydurulmuş olma ihtimali vardır. Bunun değişik nedenleri bulunabilir. Bir odağın kendi menfaatleri icabı böyle bir şeye teşebbüs etmesi mümkün olduğu gibi, İslam dışı veya karşıtı bir odakta böyle bir şeye teşebbüs etmiş olabilir. Öte yandan derlenen hadislerin içinden birbiriyle çelişkili bir çok hadisin bulunması muhtemeldir, dahası gereklidir. Çünkü peygamberin kendisi de çok farklı koşullarda bulunmuştur ve bir savaş anında sarfettiği sözlerle barışçı bir ortamda sarfettiği sözlerin aynı olması beklenemez. Böyleyken bu çelişik hadislerin birbiriyle uyumlu bir biçimde değerlendirilmesinin çok güç olacağı bellidir. Nitekim halifelik iddiasında bulunan değişik mezheplerin her birinin kendisi için kanıt teşkil edecek hadisler bulmada bir güçlük çekmedikleri anlaşılıyor. Şii kesim halifeliğin Hz. Ali'nin hakkı olduğunu söylerken, bunu Hz. Muhammed’in hadislerine dayandırdığı gibi Sünni kesimde yine hadislere dayanarak Şiiliğin İslamiyet’ten bir sapma olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Her iki kesim de izleyicilerini ikna edecek kadar güçlü kanıtlara sahip olduklarına göre Hadis-Sünnet Biliminden kasıt olarak aynı şeyleri düşünebilmenin ve aynı sonuçları çıkarabilmenin güçlülükleri kendiliğinden anlaşılabilir.

Peygamber sünneti, çağdaş strateji ve taktik sorunu olarak ele alınabilir. Kuran'ın kendisi bir program ve tüzük değeri taşımakla beraber O’da stratejik ve taktik unsurlar içerir. Ama stratejik ve taktik hususlar asıl olarak peygamberin sünnetinde bulunabilir. Strateji ve taktik ise her zaman dinamik karakterlidir ve değişen koşullara göre değişiklik gösterir, göstermese ayakta kalamaz ya da mücadelenin gelişmesi mümkün olmaz. Gerçi tüzük ve programın da değişken koşullara uygun değişiklik göstermesi gerekir ve bu husus Kuran'da
“Bir ayeti bir ayetin yerine bedel yaptığımız zaman Allah indirdiğini ve indireceğini en iyi bilir.” (Nahl. 101)

Şeklinde ele alınmıştır. Zaten Kuran diğer dinleri hükümsüz kılan olarak değil onları tamamlayan olarak takdim edilmiştir. Bu husus görmezlikten gelinip, Kuran'a dogmatik ve üstün körü, biçimsel bir yaklaşım içinde olunursa; Kuran da, kutsallığı da bundan zarar görür. Belirtildiği gibi Kuran'ın ilkeye değil de, uygulamaya ilişkin yani yaşamın düzenlenmesine ilişkin kısmı ile peygamberin hadisleri ve uygulamaları taktik ve stratejik düzeyde ele alınabilir. Nedir ilkesel olanla stratejik ve taktik olan ve birbirinden nasıl ayrılır? İlkesel olan bir siyasal düşüncenin ya da bir dini inancın olmazsa olmaz kısımlarıdır. Yani bir dinsel inancı ya da siyasal düşünceyi onunla tanımlarız, mesela sosyalizm, eşitlik, özgürlük ve kolektif yaşam olarak ilkesel düzeyde formüle edilebilir. Bunlar onun ilkeleridir ve ihlal edilemezler. İhlal edilirse o artık sosyalizm olmaz. Tıpkı Sovyetler Birliğinde olduğu gibi İslam’ın ilkeleri de -yani onun tanımlandığı değişmezleri de- imanın şartları olarak tanımlanmıştır. Bunlar,
  1. Allah’ın varlığına ve birliğine inanmak,
  2. Allah’ın peygamberlerine inanmak.
  3. Allah’ın kitaplarına inanmak,
  4. Meleklere inanmak,
  5. Ahiret gününe inanmak.
  6. Kazaya, kadere ve hayrın ve şerrin Allah’tan geldiğine inanmak.
Bu altı maddeden herhangi birisine inanmayan bir kişi Müslüman olamaz. Öte yandan İslam’ın şartları olarak bilinen namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek, zekat vermek ve Kelime-i Şahadet getirmek hususları vardır ki, bunlar ihmal edilmesi günah olan ama ihmal edilince insanı dinsiz yapmayan öğelerdir. Gerçi Kelime-i Şahadeti İslam’a girerken getirmek yeterlidir ve getirilmesi gerekir. Ancak Kelime-i Şahadeti getirmeyi kamilen beceremeyen Alevi Müslümanlar vardır ve bu onları gavur yapmaz. Yine Allah insanların eşit olduklarını ama onları Allah huzurunda takva'nın daha üstün yaptığını söylerken, takvadan kasıt ibadettir. İbadet ise yukarıda anılan İslam’ın şartları temelinde yerine getirilir, ancak onlarla sınırlı değildir, iyi işler yapmak, kötülükleri engellemek, insanlara yardım etmek, köleleri özgürleştirmek, hatta insanların iyiliği için icatlarda bulunmak, din ve bilim öğretmek hep Allah’a ibadet kapsamında ele alınabilir. Kısaca bunlar ilkeye giden yolda başvurulan araçlardır. Yani amaç değil, araç olarak görülürler. Esasa değil, yönteme ilişkindirler.

Diğer taraftan Kuran'ın somut durumlar ve olaylar (süreçler) için emrettiği şeyler ile peygamberin uygulamaları ve sözleri strateji, taktik kapsamında ele alınabilirler. Mesela Kuran'da işlenen suçlara verilen cezalar ve onların uygulama yöntemlerine ilişkin ayetler bugün şeriatla yönetilen bir çok ülkede de uygulanmamaktadır. Gerçi Kuran bütün cezalar affedilip Allah’a bırakılırsa bunun sevap olacağını belirtmiştir ama yine de kısası kabul etmiştir. Kısas devletin yeterince örgütlenemediği toplumun devlet içinde bile kabileler temelinde, kan bağına dayalı örgütlendiği sürecin suç-ceza hukukudur. Oysa bugün devlet yeterince örgütlüdür ve suçlular cezalarını daha uygun yerlerde -cezaevlerinde- çekebilirler. Günümüzde insanların elini kesmek, dilini koparmak, gözünü oymak gibi Kuran'da "yaralamada ödeşme" olarak ortaya konulan bir ayetin yerine getirilmesi gerekli değildir. Bu İslamiyet'e de, İslam toplumuna da zarar verir. İslam’ın amacı insanların cezadan men edilmesi ve ıslahıdır. Oysa ölen bir insan artık ıslah edilemeyeceği gibi, kolu kesilen bir insan da ıslah olduktan sonra çalışamayacağına göre ya topluma yük olur, ya da hırsızlık yapar. Yani bundan 1400 yıl önce yerinde ve gerekli olan kimi hükümler bugün çağın imkanlarına göre yeniden belirlenebilirler ve dini açıdan bu konuda sakınca bulunmamaktadır.

Bu ayetler temelinde ele aldığımız durum peygamberin yaptıkları için de geçerlidir. Kaldı ki, peygamber en nihayetinde Kuran ayetleri temelinde pratik yapmıştır. Yine peygamberin giriştiği savaşlardan, yaptığı siyasal mücadeleden, onun toplumsal yaşamda insanlarla girdiği ilişkilerden, karşılaştığı beklenmedik durumlarda gösterdiği davranışlardan, bir yönetici olarak icraatından, bir komutan olarak savaş ortamında gösterdiği tutumundan, bir aile reisi olarak, kadınlarıyla olan ilişkilerinden çıkarılacak çok sonuç vardır, ancak bu sonuçları doğru çıkarmak gerekir. Mesela Hz. Muhammed'in bir aile reisi olarak kendini mutlaklaştırmadığı, kadınlarının muhalefetini her zaman saygıyla, hoşgörüyle karşıladığı biliniyor. Bir sünnet olması bakımından bu örnek alınmaz da, onun çok eşliliği esas alınırsa bu sünnetin istismarı anlamına gelir. Öte yandan 1400 yıl önce sürekli bir biçimde savaşla yatıp savaşla kalkan, erkeklerini ölü yada esir veren bir toplumun kadın hukuku ayrı olacaktır; bugünün ileri toplumlarının hukuku ayrı olacaktır. Yani özetlersek, Hz. Muhammed'in sünnetinden tarihsel planda dersler çıkarmak için yararlanılmalıdır ancak asla taklit edilmemelidir.

Üçüncü kaynak, halifeler ve ulemanın, din büyüklerinin, pratikleri, düşünceleri ve onlar hakkındaki rivayetlerdir. Halifeler konusunda ihtilaf vardır ve İslam peygamberi bile mükemmel görülmezken, halifelerin mükemmel ve günahsız olduğunu kabul etmek din ve bilim dışı bir yaklaşımdır. İslam büyükleri için de aynı şeyler söylenebilir. Ama bunlardan daha önemli bir sorun İslam dünyasında din büyükleri adına üretilmiş tonlarca hurafedir. Bunlar insanların ruhsal ve düşünsel dünyalarını karartan şeylerdir. Bu bölümün maddi planı aşağıda ayrı bir başlık altında ayrıntılı olarak ele alınacaktır. Ancak şu söylenebilir; din büyüklerine ilişkin kısım daha çok söylentiye dayalı olarak geliştirilmiştir. Yani günümüze esasta bu kişiliklerin neler düşündükleri ve yaptıkları değil onlara yakıştırılan hikayeler yansımıştır. Bunların bir kısmı açıkça İslamiyet'in keyfi ve İslam öncesi inançlarla harmanlanmış bir biçimde yeniden düzenlenmesiyle ortaya çıkarılmıştır. Bu hikayelerin çoğuna göre bütün bu din büyükleri doğa üstü güçlere sahip olan, keramet gösteren, şifa dağıtan, kimin ne dileği varsa yerine getiren, öldükten sonra da bu yeteneklerini kaybetmeyen kimselerdir. İnsanların bu tarz ele alınışı başta Kuran'ın kendisine aykırıdır. Kuran'ın kendisi peygamberlerin kıssaları hariç tutulursa, tamamen felsefeye ve mantığa oturtulmuştur. Kendi döneminin kavrayışı düzeyinde bilimsellik gözetilmiştir. Oysa bahsettiğimiz hurafe geleneği, mantığın, bilimin ve felsefenin sınırlarını çok zorlayan, insanların inançtan kaynaklanan zaaflarına hitap eden bir yaklaşımın temsilcisidir.

İkinci bir kısım olarak tasavvuf diyebileceğimiz gelenek söz konusudur. Bu gelenek kapsamında tarikatlar, mezhepleşmeler ve büyük halk yığınları içinde tanınmış bireyler yer alır. Bu gelenek gerçekte incelenmeye değer bir gelenektir. Ancak dinin (Kuran'ın) başına gelenlerden çok daha ağırı bunların başına getirilmiştir. Mevlana, Yunus Emre, Hallac-ı Mansur, Hacı Bektaş-ı Veli gibi isimler buna örnek gösterilebilirler. Bunlar hem resmi gelenek tarafından ağır baskı altına alınmışlardır, hem de belli bir süre geçipte bir taban oluşturunca, ardılları tarafından yozlaştırılarak marjinalleştirilmişlerdir. Gerçi Mevlevilik ve Bektaşilik baştan beri devletle iç içe olmuştur. Bektaşilik Yeniçeriliğin resmi ideolojisi, Mevlevilik ise devletin üst kesimlerinin, siyasal, dinsel elitinin ideolojisi olagelmiştir. Hallac-ı Mansur'un derisi yüzülmüş, Yunus Emre ise ancak halk arasında efsane olduğu kadarıyla yaşayabilmiş ve külliyatı büyük ölçüde kaybolmuştur.

Devletle ilişkili olan tarikatların eşitlikçi, özgürlükçü yönleri sınırlı olmakla beraber tasavvuf geleneğinin tümü için söylenebilecek şey; hoşgörü bakımından geleneksel ölçülerin çok ilerisinde ve Allah (mana) arayışında oldukça özgürlükçü olduklarıdır. Tasavvuf geleneğinde Allah aşkla aranır ve Allah ile bir olma, bütünleşme bu temelde kendini unutma, benliğinden sıyrılma hedeftir. Mevleviliğin bu gün en katı kesimlerin ocağı haline gelmiş olması onun özü anlamında bizi yanıltmamalıdır. Mevlevilik'te dönülen semahda amaç, kendinden geçip, Allah'la bütünleşmedir. Bu tıpkı Hallac-ı Mansur'un "Enel Hak" diyerek, kendinden geçerek Allah'a ulaşması gibi bir şeydir. Ancak Hallac-ı Mansur bu arayışının bedelini Mevlevilik gibi içi boşaltılarak, devletin dogmalarının doldurulmasıyla değil, derisinin yüzülerek samanla doldurulmasıyla ödemiştir. Yunus ise tıpkı Hallac-ı Mansur gibi halkçı bir geleneği temsil eder (Mevlevilik ve Bektaşilik çıkış itibariyle aristokratiktirler) ve halk içinde yaygın tanınıp, sevilecek kadar şanslıdır. Dahası Yunus halkın kendisidir çünkü onun adına yayınlanmış, söylenmiş şiirlerin gerçekte ne kadarının ona ait olduğu bile belli değildir.

Özetlersek tasavvuf geleneği kapsamlı bir biçimde ele alınıp değerlendirmeye değer bir gelenektir. Dinin yorumu konusunda bir çok örnek sonuç çıkarılabilir. Ancak Mevlana Celalattin-i Rumi'nin "Ne olursan ol yine gel" yaklaşımına rağmen bugün temsilcilerinin Türkiye'nin en hoş görüsüz kesimleri olması bizi aynı zamanda ihtiyatlı olmaya da zorunlu kılmaktadır.

Konu başlıklarına geri dön - İslamın Demokratikleşmesi

Gulbahar Koker
gulbahar, Son Güncelleme: 29.06.08

     

 Yukarı çık