Tarihsel İslamın anlamı ve İslam tarihinden çıkarılabilecek temel sonuçlarD- Tarihsel İslam Günümüzde Ne İfade Eder Ve İslam Tarihinden ÇIkarılabilecek Temel Sonuçlar İslam dinini tartışırken bilimsellikten taviz vermemek ama esasta çağdaş bilimin kavramlarıyla değil de İslam'ın kendi dinsel kavramlarıyla tartışmak daha doğru, daha gerçekçi ve daha yerinde bir yaklaşımdır. İslam mükemmel insanların, günahsız ve günaha meyil etmeyenlerin dini değildir. O mükemmel olmayan günahkar ve günaha meyilli olanların dinidir. O kadar ki, İslamiyet peygamberini bile bundan muaf tutmamıştır; “Az kalsın seni bile sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı iftira edesin diye fitneye düşüreceklerdi ve o taktirde seni dost edineceklerdi." (İsra 73) "Ve eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık, sen onlara neredeyse meyil ettindi.” (İsra 74), “O taktirde muhakkak hayatın da ölümün de katmerli acısını tattırırdık sonra bize karşı kendin için hiç bir yardımcı bulamazdın.” (İsra 75), “De ki; 'ben kendi kendime Allah’ın dilediğinden başka herhangi bir yarar veya zarar sağlamaya malik değilim. Eğer ben bütün gaybı bilseydim daha çok hayır yapardım. Ve kötülük denilen şey yanıma uğramazdı. Ben ancak iman edecek bir kavimi uyarmak ve müjdelemek için görevli bir peygamberim.” (Araf 188) Tüm bu ayetler bunun delilleridir ve bunları çoğaltmak mümkündür. Bütün bunları yazmak neden gerekli? Günümüzde İslam alemi (İslam toplumu) kendi tarihini ele alırken doğru, bilimsel ve dinin özüne uygun ele almak yerine kendi niyetlerine ve duygusallıklarına göre değerlendirirler. Onlara göre başlangıçta her şey mükemmeldi. İslam toplumu kusursuzdu ve bir cennetlikler topluluğuydu. "Asrı Saadet" her anlamda bir mutluluk yüzyılıydı ve o yüz yıl İslam dünyası için cennetin kendisiydi. Bir tarih böyle algılanınca insanların yüzünün geleceğe değil, geçmişe dönük olacağı ve zamanla içe kapanarak çürüyeceği kesindir. O nedenle geleceğe dönük çalışma amaçlı çaba da daha sınırlı olacaktır. Dünyadan, realiteden daha fazla kopmak, hayal alemine, ruhaniyet dünyasına daha fazla gömülmek de bu pozisyondan ötürüdür. Çünkü “mükemmeli aramak günahkarların işi değil, din ehlinin işidir ve o da Asrı Saadete kalmıştır.” Konunun burasında bir çelişkiyi izah etmekte yarar var. Kendi kutsal kitaplarına göre Hıristiyanlığın ve Yahudiliğin peygamberleri mucizelerini topluluğun huzurunda göstermişlerdir. Ama İslam'ın peygamberi topluluğun önünde mucize göstermemiştir. İslam peygamberi topluluk önünde mucize göstermemiştir derken yanlış anlaşılmamalıdır. İslamiyet'te Miraç hadisesi bir mucizedir. Ayetlerin gelişi (Vahy) bir mucizedir. Yani İslam mucize göstermediğini söylemez ama yine de Miraç olayı çevredeki insanların şahit oldukları, "evet gördük ve inandık" dedikleri türden değildir. Yani İslamiyet'in mucizeleri Kuran'dan izlediğimiz kadarıyla Allah ile peygamber arasında kalmıştır. Oysa Hz. Musa sihirbazları izlemeye gelen bütün bir kitlenin önünde mucize göstermiştir. Hz. İsa, ölüleri diriltmiştir. Kuşkusuz bunlar ilgili dinlerin inananları tarafından ileri sürüldüğü ve bir kısmı Kuran'da kabul gördüğü için belirtiyoruz. Önemli olan böyle bir olayın yaşanıp yaşanmadığından ziyade dinlerin kişilikleri nasıl şekillendirdiğidir. Yani insanlar gelişmelerin çabayla mı olacağına inanarak yaşayacaklardır yoksa mucizelerin onları kurtarmasını mı bekleyeceklerdir, sorun budur. Öte yandan Hz. Muhammed'in topluluk önünde mucize göstermemesi sürekli onun aleyhine kullanılmıştır. Bu durum Kuran ayetlerine yoğunca yansımıştır. "O küfredenler diyorlar ki, ona Rabb’inden bambaşka bir mucize indirilse ya! Sen ancak bir uyarıcısın." (Rad-7) Buna karşılık o kendisinin elinden bir şey gelmeyeceğini, kendisinin görevinin elçilik olduğunu, insanların beklediğinin ancak Allah isterse olabileceğini sürekli tekrarlamıştır. Bu olay Miraç mucizesine kadar sürmüştür. Ki, bu mucizede peygamberin Allah katına doğru gökyüzüne bir merdivenden tırmanması olarak tasvir edilir. Her ne olursa olsun Hz. Muhammed'in mucizeler konusundaki pozisyonu farklıdır. Bunun asıl nedeni Hz. Muhammed'in yaşadığı çağın bir mucizeler çağı olmamasıdır. Daha çok bilim ve felsefe çağıdır. Dolayısıyla gündemi bu dünyanın pratik sorunlarıyla yoğunca dolmuştur. Konuyu kapatmadan belirtelim; Hz. Muhammed'e yakıştırılan pek çok mucize vardır, fakat bunların hiç birinin neden Kuran'da anılmadığı sorusuna cevap vermek gerekmez miydi? Örneğin Mehmet Emre'nin aktardığına göre, Hz. Muhammed doğar doğmaz yere secdeye kapandığı gibi işaret parmağını da Şafiilerdeki gibi diğer parmaklarından ayrı olarak dizinde tutmuştur. Aynı esnada Kabe'deki putların tümü kırılmıştır. Yanına verildiği yoksul süt annesinin açlık ve çalışmadan kadidi çıkmış eşeği güçlenerek diğerlerinin hepsini geçmiş ve süt annesinin ineği bol bol süt verdiği gibi evi zenginleşmiştir. Ancak Mehmet Emre başka bir bölümde bu mucizelerin sonucu Arabistan'ın en zengini olması gereken bu kadına Hz. Hatice tarafından bir deve ve kırk koyun verildiğini daha ileriki bölümde ise masrafları nihayetinde Hz. Hatice'nin de yoksul olduğunu söylüyor. Bu kadar tutarsızlık nasıl bir araya getirilmiştir? Hz. Muhammed doğar doğmaz mucizeler göstermeye başladıysa Kuran ayetlerine bile yansıyan onca sıkışıklığı neden yaşadı? İslamiyet'e iyilik yapmak için bu kadar din dışı öğeyi bir araya toparlamak dine yarar değil, zarar getirir. Nitekim bu hurafeler okununca ve Kuran'la kıyaslanınca birbiriyle ilişkilendirilemeyecek kadar derin farklılıklar bulunduğu rahatlıkla anlaşılabilmektedir. Buradan rahatlıkla şu sonuç çıkarılabilir; İslam diğer iki dinden daha gerçekçi, daha dünyevi ve bilimselliğe (zihnen ve pratik olarak) daha açık olmalıdır. Ama bu gün İslam alemi Hıristiyanlık ve Museviliğe göre bilimden çok çok uzaktır. Musevilik ve Hıristiyanlık bir mucize bekleme yerine çaba harcamaya yönelirken, Müslüman alemi daha az çaba gösterip daha fazla mucize beklemeye koyulmuştur. İnsanı ancak kendi çabasının kurtaracağına en çok İslam dini vurgu yaparken, insanı ancak başka insanların, insan üstü varlıkların (bunlar insan da olabilir) mucizelerin kurtaracağına da en çok Müslümanlar inanırlar. Burada Müslümanlarla dinleri İslamiyet arasında açık bir çelişki vardır ve bunun doğrultulması gerekir. İslamiyet’in kendi peygamberinin mucize anlayışının farklı olması Müslüman toplumunu daha fazla bilime yöneltmeliydi. Ne de olsa “Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya için; yarın ölecekmiş gibi öte dünya için çalışınız” diyen İslam’ın peygamberidir ve öte dünya için çalışmanın yolu da bu dünyada “iyi amel” yapmaktır. Ama İslam tarihi (1400 yıllık kısmı) yeterince “iyi amel” yapılmamış olmasının da tarihidir. Yine de Asrı Saadet geriye kalan tarihe göre İslam’ın ideolojik özüne bağlılığın en yüksek olduğu yüzyıldır. Bütün tanrısal ilhama (vahy) rağmen Kuran'da belirtilen zaaflar taşıyan İslam peygamberinin ardılları olan dört halife çok daha ciddi zayıflıklar taşıyorlardı. Henüz peygamberin cenazesi yerdeyken Hz. Ömer ve Hz. Ebubekir'in iktidara odaklanmaları, Hz Ali’nin ne yazık ki çok saf ve duygusal oluşu, Hz Osman'ın kendi ve ailesinin lehine İslam cemaatini incitecek tasarruflarda bulunması bu yüzyılda üç halifenin bizzat Müslümanlar tarafından öldürülmesine yol açmıştır. Sanıldığı gibi Müslüman topluluğu Allah’ın ipine sımsıkı sarılmamış ve peygamberin ölümünden sonra dinden dönen büyük kitleleri Hz. Ebubekir bir kez daha kılıçla dine getirmiştir. Hz. Ayşe önce Hz. Osman’a sonra Hz. Ali’ye karşı faaliyet örgütlemiş ve Hz. Ali’ye karşı bizzat savaşarak Müslümanların kanını akıtmıştır. Yine bu yüzyılda Hz. Hasan beraber olduğu bir kadın tarafından, Hz. Hüseyin ise Muaviye’nin oğlu halife Yezit tarafından öldürülmüştür. Bu yüzyılı (Asrı Saadet'i) gerçekçi bir temelde böylece değerlendirmek ve onun üzerindeki örtüyü kaldırmakta yarar vardır. Bu yüzyılı idealize eden, daha sonra bu yüzyıla da bu yüzyılın önder şahsiyetlerine de ihanet eden halifeler, sultanlar ve onlar temelinde örgütlenen egemenler, menfaat çevreleridir. Bu yüzyılı tartışılmaz kılarak kendilerini de tartışılmaz kılmışlardır. Bilindiği üzere Hz. Muhammed Mekke’den hicretinden önce İslam dinini barışçıl yollardan yaymak istemiş ve ağırlığı insan kazanmaya vermiştir. Bu dönemin dili tamamen barışçıdır ve en ezilenler de içinde olmak üzere örgütlenme çabasına girişmiştir. Ancak bu durum Mekke’nin egemen çevrelerinde büyük öfkelenmelere neden olmuş ve düşmanca karşılanmıştır. On iki yıllık bir horlanma, aşağılanma, alaya alınma ve maddi karşıtlık Hz. Muhammed’in kişiliğini yaralamış ve Mekke illeri gelenlerine düşmanlıkla doldurmuştur. Bu dönemin kitle temeli ve mücadele yöntemleri göz önüne alındığında gerçekten demokratik bir yaklaşımın hakim olduğu belirtilebilir. İkinci dönem, Medine dönemi olarak ele alınabilir. Bu dönemde Müslümanlık henüz mülteci konumdayken yaşanmış ve Yahudiler, müşrikler vb ile ortak bir yaşam örgütlendirilmeye çalışılmış fakat bu süreç işlememiş daha sonra Medine’de İslam egemenliği gelişmiştir. Son yıllarda tartışılan Medine Vesikası da bu dönemde ortaya çıkmıştır. Daha sonra İslam’ın siyaset anlayışı bölümünde üzerinde durulacağından burada ayrıntılı olarak ele almayacağız. Ancak bu dönem İslam’ın şiddete yöneldiği ve zaman zamanda aşırıya gittiği dönemdir. Savaş hukuku geçerlidir ve bu dönemde belki savaş için bazı pespektiflere ulaşılabilir ama savaştan ve savaşçılardan demokratik bir yaklaşım beklentisinde olmak hiçte gerçekçi değildir. Ama şu söylenebilir; Hz. Muhammed'in buradaki yaklaşımları başlangıç için oldukça esnek ve kapsayıcı; güçlenme döneminde ise oldukça sert ve ezicidir. Peygamberin Medine dönemi (622-629) tarihin tanık olduğu en çarpıcı politik-askeri ustalık dönemlerinden biridir. İslam toplumunun bu süreçten çıkarması gereken en önemli sonuç bu dönemin büyük bir inancın yanı sıra, büyük bir esnekliğin, kucaklayıcı fakat kararlı bir liderlik anlayışının ve büyük bir çabanın ürünü olduğudur. Önderliğin deyimiyle “İslam ne sadece kılıçla ne de sadece ideolojinin gücüyle kazanmıştır. İslam, kılıcın ve inancın gücünün ustaca bir araya getirilmesiyle kazanmıştır.” İslam dünyası “Bugün inançta çok güçlü fakat kılıçta zayıf olduğu için güçsüzdür” diye düşünen geniş kesimler hala mevcuttur. Gerçekten de günümüzde İslam alemi kılıçta güçsüz düşmüştür ama inançta da kırılmıştır. Bugün İslam dünyasındaki dine sıkı sıkıya sarılan kesimler açısından inançtan, inancın gücünden söz etmemek mümkün değildir. Ortada ölümüne bir inanç bugün de hala mevcuttur ama bu inancın niteliğinin, 629'daki inançtan farkının net bir biçimde ortaya konulması gerekir. 629’daki İslam inanıyordu çünkü önünde fethedecek bir dünya görüyordu. Gelecek umuduyla dolup taşıyordu. Oysa bugün İslam umutsuzluğun verdiği bir çırpınışın içindedir. İnancı da (yani dine sımsıkı sarılması da) bu derin umutsuzluktan, geleceğe yönelik derin karamsarlığından ileri gelmektedir. Dünün güç ve moral veren dini, bugün artık hiç bir şey vaat etmemektedir. İnsanları artık yaşama bağlamamakta, sadece ölümün onları mutluluğa eriştireceğine inandırmaktadır. Bugün Filistin'de sonuç almayan fedailik böyle bir fedailiktir. Ölmeye öldürmeye hazırdır ama sonuç almaya yönelik bir politik açılımı yapmaya yetenekli değildir. Burada her biri bir fedai haline gelen Filistin halkını küçümsemek için belirtmiyoruz bunları ama aksine karşılığı 629’daki Medine çıkışı kadar büyük olması gereken fedaice kendini ortaya koyuşun neden daha fazla aşağılanmaya yol açtığını tartışmaya çalışıyoruz. Müslümanların hiç değilse dökülen bunca kana saygının gereği olarak silkinip, nerede yanlış yaptıklarını görmeleri gerektiğine inanıyoruz. İslamiyet’in yozlaşması ağırlıklı olarak Emevi saltanatına bağlanır. Genellikle tarihteki hemen bütün hareketler güçlü ve zayıf noktaları itibariyle aynı şeyden güç alıp, güç kaybederler. Yani onların zayıf ve güçlü noktası aynıdır. İslam’ın inancı hem onun güç kazandığı hem de yozlaştığı nokta olmuştur. Örneklemek gerekirse, Hz. Muhammed'in ailesinin erkeklerinden (Ehli beytten) kaç erkek eceliyle ölmüştür? Bunların tümü en saf bir biçimde İslamiyet'e bağlı oldukları için Müslümanlarca öldürülmüştür. Hz. Ali Haricileri ve Rafızileri İslam’da aşırıya gittikleri gerekçesiyle en ağır bir biçimde cezalandırmıştır. Bu nokta özellikle önemlidir. Çünkü Haricilerin bütün günahı “fazla inanmaktır” ve gerçekten inanan biri tarafından cezalandırılmışlardır. Emevi ailesinin iktidarı ele alışıyla İslamiyet, uğruna en büyük kahramanlıklar göstermiş ve İslamiyet’in en sade kişiliklerinden ve en içten bağlı olanlarından Hz. Ali’nin denetiminden çıkmış, yine bir İslam kahramanı olan Hz. Hamza’nın böbreklerini sökerek çiğ çiğ yemiş bir kadının oğlunun, Muaviye’nin eline geçmiştir. İslamiyet’in kan içicileri İslam’ın önderliği haline gelmişlerdir. Gerçi tarihte pek çok devrimin başına aynı şey gelmiş ama Müslüman toplumunun inanç ve bağlılık anlayışının da sorgulanması gerektiği anlaşılmıştır. İşin daha da ilginç olan yönü İslamiyet'in dünya dini haline gelmesini sağlayan da bu İslam düşmanı kliktir. Hz. Hüseyin’in ölümü de Muaviye’nin oğlu Yezidin eliyle olmuş, Müslüman toplum bu konuda durumunu sorgulamamış bağlılığından şüphe duymamıştır. Dolayısıyla bir toplum olma şuuru anlamında sadece Allah'a inanması ve ondan korkması gerektiği halde, bağlı bulunduğu yöneticilerden de en az Allah kadar korkma konusunda İslam toplumunun zaafı vardır. Belki de Kuran'da “tanrıya şirk koşma” bu yüzden, bu kadar güçlü vurgulanmıştır. Bu İslam toplumunun ilkeye bağlanma konusunda derinden yaşadığı bir zaaftır ve temelini İslam öncesinden, binlerce yıllık despotik tanrı-kralcı dönemlerden alır. İslam en çok bunu aştırmalıydı. Korkuya değil, korku ile değil gönüllü katılım İslam'ın tek çıkış yoludur. Dün peygamberin cenazesine sahip çıkmayanların bugün dinin kendisinin cenazesini görmezden gelmesi başka türlü önlenemez. Daha sonraki Abbasi, Osmanlı ve daha onlarca İslami hanedanlığın pratiği de çok farklı ele alınamaz. Bütün bu yönetimlerde egemenler, toplumdan kopmuşlardır. “Bağdat saraylarında bin bir gece masallarına taş çıkaracak bir yaşam örgütlemişlerdir” halk ise yukarıda Allah’ın, aşağıda ise onun gölgesinin (Sultanın) kuludur. Belki İran’daki Şii gelenek farklı değerlendirilebilir fakat bu da Sasani İslam anlayışının melez hali olarak düşünülmelidir. Tarikatlaşmalar ve mezhepleşmelerde çıkışa değil, kendini korumaya şartlanmış oldukları için gelişip serpilmemiş, marjinal bir gruplaşma örgütselliği olarak İslam’ın daha dar, daha sınırlı hiç kuşkusuz daha dogmatik formları olarak kalmışlardır. Bunların bir kısmı görece daha demokratik olmakla birlikte baskıcı olmanın da güç gerektirdiği ön koşulunu hatırdan çıkarmamalıyız. Baskı yapacak güçte olmayanların güçlü olduklarında neler yapabilecekleri insanlara ve kendi dışındaki inançlara karşı nasıl bir tutum takınacakları ancak bu oluşumlar gücü ele geçirince anlaşılabilir. Sonuç olarak; İslam’da geleneğe dayalı çözüm üretmek düşünce geliştirmek ve gelişme yaratmak imkansızdır. Anlaşılabileceği gibi İslam geleneği bu konuda pek de ilham verici değildir. Geleneğin inkar edilmesi değil ama sıkı bir eleştiriden geçirilmesi, yanlış olanların reddedilerek İslam’ın günümüz insanlığına bir umut ve gelecek vaat edebilecek özünün ortaya çıkarılması bir zorunluluktur. İnancın özüne inme temelinde yeniden canlandırılacak bir İslami diriliş çağın koşullarıyla mücadele edebilir, insanlıkla ilişkiye girip güç verebilir ve hiç bir komplekse kapılmaksızın güç alabilir. Konu başlıklarına geri dön - İslamın Demokratikleşmesi Gulbahar Koker gulbahar, Son Güncelleme: 29.06.08
|