İslamın Demokratikleşmesi Sorununun Algılanışındaki Telmel Hatalar
İslam'da öze dönüş, reform veya restorasyon tartışılırken sorulan sorunun mahiyeti ve sorunun algılanışı büyük önem taşımaktadır. Sorun İslam’ın neden batı karşısında geri kaldığı mıdır yoksa neden mensuplarına vaad ettiği pozisyona cevap olamaması mıdır?
Sorunun önemi şuradadır; İslam Müslümanların refahı ve insanca yaşaması için mi bir reform sürecine girecektir yoksa batı karşısında daha güçlü hale gelip onunla savaşabilmek için mi bir reformdan geçirilecektir? Buna batı istediği için mi reformdan geçirilecektir sorusu da eklenmelidir. Gerçi İslamiyet konusunda konulan bu soru çerçevesi resmi bir dine sahip olmayan laik Türkiye cumhuriyetinin demokratikleşmesinde de sorulan temel çerçevedir. Sorun gerçekten de sadece İslamiyet sorunu, İran, Türkiye, Arabistan sorunu değildir. Bunların üzerine oturduğu kültürel geçmişle, kimlikle ilgilidir. Ortadoğu’nun kendini ve batıyı (yani düşmanı) algılayışıyla ilgilidir. İslam’ın nasıl demokratikleşeceği konusunu ele almadan önce bunun net bir şekilde ortaya konulmasında yarar vardır.
Ortadoğu toplumları da çağdaş dünyanın bir parçası olduğuna göre, dostlarının ve düşmanlarının yaklaşımlarından etkilenmelidir ve etkilenir. Bu yaklaşıma (dışından gelişecek yaklaşımlara) duyarsız kalması ölümcül bir hata olur. Ama tartışmanın odağı sorunu yaşayan toplumun kendisi olmalıdır. Eğer sorun “batı istediği için” şeklinde konulursa bu Batı uşaklığına götürür bizi. Ne korku ile girilen dinden ne de korku ile çıkılan dinden, ne çıkar hesabıyla girilen dinden ne de kaba çıkarcı hesapla çıkılan dinden çok fazla bir şey beklenemez. Batı’nın çıkarını gözeten İslam, bugün Ortadoğu sorununu çıkmaza sokan İslam'dır. Afganistan’da tarihin en kör karanlık dönemlerinde görülmeyen taassubu uygulayan İslam'dır. Bu anlamda bizim istediğimiz İslam Batı’nın İslam’ı ya da Batı’cı İslam'ı değildir, olmamalıdır. Nitekim ABD nin ve Almanya’nın iki ayrı kanattan geliştirme çabasında oldukları değişik İslam’i yorumlar kamuoyunun malumudur.
Öte yandan batıdan “daha güçlü” bir İslam arayışımızda yoktur, olmamalıdır. Gerekli olan emperyalist sömürgeci emelleri bulunan batıdan, daha güçlü askeri teknolojiye, daha büyük askeri güce ve onun askeri eğitimine ve hatta ekonomik olarak batıdan daha güçlü bir devlete ulaşmak değildir. Batı ile, Amerika ile ekonomik, askeri, teknolojik (nükleer ve uzay vs) anlamında yarışa giren reel sosyalizmdi, Sovyet Rusyaydı, bugün Çin’dir. Ama bu sistem batı karşısında tutunamayarak çöktü. Çöküşünde direkt bir dış müdahaleye de rastlanmadı. Sistemin iç çelişkileri nedeniyle tek fiske yemeden dağıldı.
Kutsal amaçlara çirkin araçlarla ulaşılamaz. Sosyalist sistem sınırsız bir özgürlük, eşitlik, zenginlik vaadiyle ortaya çıktığı halde özgürlüğün en çok kısıldığı, eşitliğin bir taraftan geniş kitlelere yoksulluk temelinde götürüldüğü, öte taraftan bürokrasinin batıdaki emsallerine taş çıkartacak denli eşitsiz ve üstte olduğu -ne de olsa batıdaki hakim tabaka ekonomik olarak üstte olsa da bir ideolojik üstünlük iddiasında değildi- bütün zenginliğin nükleer ve uzay savaşları programlarına harcandığı, sönmesi gereken devletin, batıda emsaline rastlanmayan bir ölçüde, bir tanrısal mutlaklık derecesinde büyüdüğü bir durum yaşandı. Dolayısıyla insanlık adına ortaya çıkan sosyalizm, insana en uzak bir sisteme dönüşürken insanlık dışı olmakla suçladığı kapitalizm insanla sağdan da olsa bir bağ kurabildi.
Aynı sorun bugün İslam dünyası içinde vardır. “Tanrıya şirk koşmanın” en büyük günah olduğu İslam dünyasında tanrı ölçüsünde mutlaklaşan devletler vardır. Afganistan, Suudi Arabistan vb. bunun örnekleridir. Türkiye, Suriye, İran gibi ülkelerde çok şiddetli mücadele süreçleri bulunmaktadır. Devletin Allah kadar güçlü, mutlak ve eleştirilemez olduğu bir düzen oturmuş ve yaşarken Ali Bulaç gibi “İslam yenilikçilerinin” “İslam’da teokrasi yoktur” demelerinin ne gibi bir kıymeti harbiyesi olabilir ki? Devletin en güçlü, en mutlak olduğu; özgürlüklerin dibe vurduğu, eşitlik adına hiç bir şeyin bulunmadığı, bireyin bulunmadığı, toplumun sonuna kadar pasif, edilgen ve kişiliksiz kılındığı, kadının kara bir çarşaftan ibaret olduğu bir düzenin ismine İslamiyet denilebilir mi? Kralların meliklerin ve sahte oligarşik cumhuriyetlerin İslam’ının ABD’nin İslam’ıyla ne farkı var? Neden tercih edilmesi gerekir?
Gerekli olan; iddiası, ütopyası ve gelecek hedefleri en başta konulduğundan daha geri değil; çok daha geliştirilmiş olan, çağdaş teknolojik avantajlarla buluşturulmuş, batıdan daha fazla özgürlük, eşitlik temelinde İslam kardeşliğini esas alan, büyük kardeşin küçük kardeşin omuzlarında dolaştığı değil, ama gerçekten kardeşçe bir paylaşımı esas alan, devlete hiç bir gereksinim duymayan, hoş görüde sınır tanımayan ve dünyayı kendi dünyası, dünyalıların sorunlarını kendi sorunları olarak gören ve bunun için çözüm önerileri sunan bir İslam modelidir. İslam’ın demokratikleşmesi sorunu demagojiye boğulamayacak kadar ciddi bir sorundur. İslam özü itibariyle, iddiası itibarıyla demokratiktir.
Bir taraftan Faik Bulut gibi anti-İslamcı çevreler İslam’ın demokratikleşemeyeceği iddiasında bulunurken (demokratikleşmeyen bu nedenle de yenilenemeyen bir sistemin hakkının ölüm olduğu açıktır) bir taraftan da Ali Bulaç gibi İslam aydını geçinen İslamcı çevreler, İslam’ın demokratikleşmesini gereksiz görerek ve demokrasiyi ABD siyasal yapısıyla aynılaştırarak, niyette bulunsun ya da bulunmasın demagojiye boğuyorlar. Nasıl ki, Suudi Arabistan İslam’ı temsil etmiyorsa, ABD’nin de demokrasinin temsilcisi olmadığı gerçeğini göz ardı ederek kendi niyetlerini deşifre ediyorlar. Demokrasinin genel olarak gerekliliğini İslam dünyasının genel gidişatını ve İslam’ın neden demokratikleşmesi gerektiğini böyle kısaca izah ettikten sonra, İslam’ın demokratikleşmesini artık somut konular temelinde ele alabiliriz.
Konu başlıklarına geri dön - İslamın Demokratikleşmesi
Gulbahar Koker
|