İslam'ın Siyaset Anlayışı Ve Demokrasi
“Böylece her şehirde o şehrin günahkarlarının büyüklerini orada hilekarlık yapsınlar diye iş başında bulundurmaktayız. Oysa onlar hilekarlığı başkalarına değil de kendilerine yapıyorlar da farkına varamıyorlar.” (En’am. 123)
Acaba yukarıdaki ayet bir zamanlar İstanbul büyük şehir belediyesi başkanı şimdilerde Türkiye cumhuriyeti başbakanı olan Recep Tayip Erdoğan’a, İslamiyet adına şehirlerin ve ülkelerin yönetimine el koyanlara ve yine İslamiyet adına onları iktidara taşımaya çalışanlara bir şey anlatıyor mu?
Son zamanlarda yoğunlaşan İslam’ın siyasallaşması, siyasal İslam tartışması gerçekte yeni değildir ve henüz İslam’ın başında vardır. Yukarıdaki ayette olduğu gibi İslam’da yönetim, yönetilen ve vekalet konusu çokça tartışılmış ve tartışmaların bir kısmı Kuran’ın kendisi üzerinden yürütülmüştür. Bu bakımdan tarihsel örneklerine bakmadan önce İslam’ın iktidar felsefesini doğru anlamakta yarar vardır.
Yukarıdaki ayetten de kolayca anlaşılabileceği gibi tanrının iktidarı haricindeki her tür iktidar hor ve kötü görülmüş ve aşağıda göreceğimiz gibi iktidar yerine ortaklaşma fikri konulmuştur.
“Onlar Rab’lerinin davetini kabul etmekte ve namazı kılmaktadırlar, buyrukları aralarında danışıklıdır, işlerini de aralarında danışarak çözerler, kendilerine verdiğimiz rızklardan başkalarına dağıtırlar.” (Şura-38)
“Kendilerine bir saldırı olduğu vakit birbirleriyle yardımlaşır, öçlerini alırlar.” (Şura 39)
“Kötülüğün cezası yine onun gibi kötülüktür. Ama kim affedip, ıslah ederse onun mükafatı Allah’a aittir. Şüphesiz o zalimleri sevmez.” (Şura 40)
Kuran’ın bir kaç ayete indirgenip daraltılması tabi ki doğru değildir ve bizim amacımızda bu değildir. Daha sonra İslam’ın hukuk anlayışı ve şiddet anlayışını da ele aldığımızda göreceğiz ki, Allah yaptırım gücünü esasta kendinde toplamıştır. Örneğin haksızlığa uğrayan bireylerin yakınlarına intikam hakkı tanınmıştır. Ama intikam almamanın ve hatta suçu örtmenin Allah katında daha büyük bir sevap olduğuna da değinilmiştir. Sanıldığı gibi ya da daha doğrusu bazı çevrelerin sandığı gibi -her ne kadar bu çevreler çok geniş de olsa- İslamiyet bir devlet dini değildir. Varlığını da devlet olmaya borçlu değildir. Unutmayalım ki İslamiyet Mekke’de iktidar anlamında herhangi bir yaptırım gücü barındırmadığı halde günden güne gelişip güçleniyordu ve Mekke’deki politik kesim buna rağmen rahatsız olup, İslamiyet’i ağır bir baskı altında tutmaya çalışıyordu. İslam buna rağmen güçlenip gelişti ve Hz. Muhammed Mekke’den Medine’ye göç ederken, Medine’de toplanan Müslümanların sayısı 1500’ü buluyordu. O günkü koşullarda ve en ağır baskı koşullarında hiç bir iktidar odağına dayanmadan 1500 kişiyi üstelik yeni bir din ve peygamberlik iddiasıyla toplamış olmak büyük bir başarıdır.
Medine’ye gelindiğinde ise 4000 Yahudi, 4500 civarında müşrik ve 1500 civarında Müslüman olmak üzere 10000’e yakın insan bulunuyordu. Dinsel olarak İslamiyet azınlıktaydı. Gerçi yekpare bir kitle oluşu ve diğer dinsel grupların kendi içinde parçalı oluşu İslamiyet için çok büyük bir avantajdı. Hatta Hz. Ayşe’nin deyimiyle “Medine’nin o zamanki yaşadığı keşmekeş, parçalı yapı ve aralıksız çatışlar (ki 120 yıldır iç çatışmalar yaşanıyordu) Allah’ın peygamberine bir lütfuydu” İster dinsel bakışla bakılsın ve isterse maddi, dünyevi bir bakışla bakılsın, Medine sözleşmesi temelinde bir iç barışa ve hukuka kavuşan Medine’nin Hz. Muhammed’in vesayeti altında toparlanması büyük bir ustalık ve başarıdır. İslam’da şiddet bundan üç ay ya da bir yılık bir süreden sonra gündeme gelmiştir. Ama buraya kadar ki kısım yani Müslümanların siyasal iktidara yerleştikleri süreç daha doğrusu özgürce yaşayabilecekleri ve örgütlenebilecekleri bir siyasal organizasyonun ortaya çıkışı tamamen barışçıl temelde ve bir iktidar odağına dayanılmadan ya da bir iktidar odağı gibi davranılmadan gerçekleşmiştir. Tarihi bilenler yeni gelişen bir iktidar gücünün ya da yeni doğan bir devrimci gücün varlığında bir şehrin denetiminin ele geçirilmesinin “bir parça özgür vatan toprağının” ve hatta çıkış için üs edinilecek bir karış toprağın ne anlama geldiğini çok iyi bilirler. Bütün sorun bu kadarını elde etmektir. Bundan sonrası genellikle çorap söküğü gibi gelecektir. Ama insanlar genellikle tarihsel güçlerin ve kişiliklerin henüz işin başında harcadıkları kendileri için çok büyük ama daha sonraki büyük başarıları karşısında sönük kalan çabaları küçümseme eğiliminde olurlar. Bu güçlerin iktidarlarıyla, büyük başarılarıyla gözleri kamaşır ama bu büyük başarıların ne pahasına yaratıldığını göz ardı ederler.
Bu durum İslamiyet içinde geçerlidir. İslamiyet asıl gelişmeyi bir devlete ve iktidara sahip değilken yaratmıştır. Daha sonra Mekke’nin Müslümanlara geçmesi de herhangi bir çatışma olmadan gerçekleşmiştir. Böylece İslam bir iktidar odağı tarafından zorla kovulduktan yedi yıl sonra herhangi bir şiddete baş vurmadan geri dönmüştür. Daha sonra şiddete baş vurması bu gerçeği değiştirmez. Yine İslamiyet’in Emevi’lerle beraber kılıç zoruyla bir dünya dini haline getirilmesi de bu gerçeği değiştirmez. Ama şu durum iyice anlaşılmalıdır ki ideolojiler varlıklarını iktidarlara borçlu olmazlar. Daha çok yozlaşmalarını onlara borçlu olurlar.
Hıristiyanlık bu konuda çok yerinde bir emsaldir. Yaklaşık 300 yıl boyunca en ağır bir baskı altında Romanın merkezine ideolojik gücüyle giren ve sarayları fetheden Hıristiyanlık bir iktidar dini haline geldikten sonra tarihin en unutulası pratiğini sergilemiştir. Daha sonra Hıristiyanlığın çok kanlı savaşlardan sonra tekrar iktidardan alıkonulması Hıristiyanlığı bilimin zirvede olduğu ve uzayın adeta insanlığın egemenliğinde olduğu böylesi bir yüzyılda silememiştir. Bu güç hala milyarlarca insanın yüreğinde yer bulmaktadır.
Müslümanlığın yaşadığı süreçlerde, esasta benzerdir. Herhangi bir iktidara sahip olmadığı dönem iktidarın mutlak hakim olduğu dönem ve Türkiye örneğinde ve yine devrim öncesi İran’ında olduğu gibi iktidardan sürülüp uzaklaştırıldığı dönem, İslam’ın iktidar olmadığı süreçte yayılması sürmüş ve iktidara gelişiyle beraber en başta kendi içinde ihtilafa düşerek milyonlarca Müslüman’ın kanı akıtılmış ve yüz milyonlarca gayrimüslüm zülüm görmüştür. Ama Türkiye de olduğu gibi yetmiş yıl boyunca İslamiyet’in resmen (fili durum ayrıca tartışma gerektirir) iktidarda olmaması İslamiyet’i gönüllerden silememiştir. Hatta radikalleştirmiştir. Gerçi bu radikalleştirme hoş görülemez ama bunun sorumlusu büyük ölçüde İslam karşıtlarının İslam’ı tahrikleridir.
İşin esası İslam Mekke’de henüz doğuş aşamasındayken tahriklerle karşı karşıya kalınmıştır. “Belki de İslamiyet Mekke’de ağır baskılar nedeniyle radikalleşip sıkıştırılmasaydı bugünkü gibi bir dünya dini haline gelemeyebilir ve o günün dünyasında çokça görüldüğü gibi marjinal bir tarikatlaşma hareketi olarak kalabilirdi.” Ama bir taraftan puta tapar Arapların büyük tahrik ve baskıları, diğer taraftan Hz. Muhammed’in bunlara karşı desteğini alacağını düşündüğü, büyük umut beslediği ehli kitabın (kendilerine kitap gelmiş Hıristiyan, Yahudi vb) kendisini desteklemek ve onaylamak ve hatta uygun bir biçimde kendisine karşı mücadele etmek yerine, alaya alıp dalga geçmeleri, düşmanlık göstermeleri onun daha çok içe kapanmasına, daha çok kinlenmesine ve tehditlerin dozajını yükseltmesine neden olmuştur. Daha sonra pratiğin bu tehditlere uygun geliştiği de gerçektir. Tarihteki Müslüman Yahudi düşmanlığı da bu süreçten kaynağını alır.
İslamiyet devletleşmese ve iktidara gelmeyip fetihlere gelmese gelişim grafiğinin nasıl olacağı konusunda bir şey söyleyebilecek durumda değiliz. Kaldı ki nasıl gelişebileceği üzerinde spekülasyon yapmak herhangi bir şeye de hizmet etmez. Ama İslamiyet’in siyasallaşması ve iktidarlaşma pratiği bir gerçektir ve bu gerçekliğin incelenmeye alınması mümkün ve daha da önemlisi gereklidir.
İşin gerçeği özellikle Emevi hanedanlığının İslam’ın yönelmezse çok önemli katkıları olmuştur. Ama bu hangi İslam’dır? Daha öncede belirtildiği gibi Muaviye İslam’a düşmanlıkta aşırı gideni ve sonrasından islamın güçlendiği dönemde onun imkanların sınırsızlığını istismar etmek üzere islamiyete giren bir kadının oğludur. Burada sorun bir çileyi kötülemek ve bir oğulda asla aile faklı düşünemez anlayışı değildir. Bir insan özellikle ruhsal dünyası itibarıyla henüz küçük bir çocukken şekillenir. Sempatileri ve anti-patileri çocukluğunda oluşur. İleri ki yaşta oluşan ise düşünce dünyasıdır. Ama insan düşünce dünyasını yani dış dünyayı algılarken kişilik eğilimlerinin yönelimlerinin ağır baskısı altında kalır. Dünyayı kendine göre algılar. Bu kendine görelik subjektiftir ve duygusal bir süreçtir. Bir davranışın yanlış olduğunu bildiğimiz halde yinede o davranışı göstermemize neden olan şey işte kişilik dediğimiz bu subjektif duygusal süreçtir. Kuşkusuz düşüncelerimizde kişiliğimizin bir parçasıdır ama belirleyici değildir. Ya da hiç değilse duygusal dünyamızı yok etmeye yetmezler.
Muaviye’nin bir dayısı Müslümanlar tarafından öldürülmüştür. Annesi Hind Bint Ubeyye ise onun ölümünden sorumlu tuttuğu Hz. Hamza’nın böbreklerini çiğ çiğ yemeye ant içmiştir. Uhut’ta Hz. Hamza şehit düşünce Hind’in savaş alanına gelmiş Hz. Hamza’nın böbreklerini gerçekten yemiştir. Daha sonra Ebu Süfyan’da (Hind’in kocası) Hind'de Müslüman olmuşlardır. Bütün bu duygusal karmaşanın şiddeti ve onun evin genç insanları üzerindeki etkisi inkar edilemez. Muvaiye’nin Hz. Ali’ye karşı kararlı düşmanlığı ve Muaviye’nin oğlu Yezidin de, Hz. Ali’nin oğlunu (aynı zamanda Hz. Muhammed’in torunu ve peygamberin 'benden bir parçadır' dediği Hz. Hüseyin'i) en acımasız bir biçimde nasıl öldürdüğü biliniyor. Bu olup bitenin İslamiyet’in kendisine karşı duygusal bir tepki olduğu rahatlıkla belirtilebilir.
Öte yandan Emevi sülalesi eskiden beri iktidardadır ve oturmuş bir hükmetme kültürü vardır. Halife Osman'da aynı gelenektendir. Ve uyguladığı yönetim iktidar yaklaşımının Müslümanlarda nasıl infiale yol açtığı, İslam toplumunu parçaladığı ve kendisinin de hayatına mal olduğu biliniyor. Bu yönetim anlayışında din kardeşliğinin yerini açıkça kan bağına dayalı akrabalık almıştır. Oysa Hz. Ali ve Hz. Muhammed'in geldiği gelenek farklıdır.
Hz Muhammed bir peygamber olmasına rağmen Ahzap suresinin 53. ayetinde belirtildiği gibi; “Evlerine vaktine dikkat etmeksizin girilmekte, izinsiz girilip yemek yenilmekte, çağrısız gidilmekte, uzun uzun oturulmakta, sohbet için girilmekte ve bu durum peygamberi sıktığı halde peygamber utandığı için bu konuda Müslümanları uyaramamakta”dır.
Bu durum ilgili ayetle giderilmek istenmiştir ama asıl anlaşılması gereken, daha doğrusu anlaşılan husus şudur. Normalde gelenekten siyasal olan bir ortamda insan ilişkileri farklıdır, sivil-sosyal ilişki düzeni farklıdır. O çağın ve bu çağın yöneticilerinin birinci ilkesi sözünü dinletebilmek için insanlarla arasına mesafe koymak iken; peygamber sıradan bir özel yaşamın mahremiyetini ihlal konusunda kendi dinine bağlı insanları uyarmaya “utanmaktadır” Hz. Ali’nin de benzer zaaflar (bunlar insani olarak çok değerli olsa da siyasal olarak birer zaafları) taşıdığı bilinmektedir. Hz Ali’de, oğulları da, o geleneğin sürdürücüleri de asla iktidar gücü olmayı gösterememişlerdir. Her ne olursa olsun zaaf yada güçlü yan Hz. Muhammed’in siyasal geleneği de duygu dünyası gibi Muaviye'nin geleneğinden farklıdır.
Böylece duygu, düşünce, gelenek, siyasal felsefe ve yine insanı ele alıştaki bu radikal farklılık Muaviye'nin apayrı bir İslamiyet geliştirmesine neden olmuştur. Nasıl ki, Roma'nın hizmetine giren resmi Hıristiyanlıkla asıl Hıristiyanlık farklıysa, Muaviye'nin Müslümanlığıyla saf Müslümanlık’ta faklıdır. Müslüman kardeşlerinden utanmak bir yana Müslümanların kanını dökmek Emevilerin en belirgin özelliğidir. Daha sonra Abbasiler Fatimiler, Osmanlılar vs. şu veya bu düzeyde farklılıklar gösterdiler. Ama İslamiyet ve iktidar hiç bir zaman İslamiyet’in özüne uygun bağdaşamadı. İslamiyet iktidarla bağdaştırıldığı her dönemde ise kan akıtmaktan başka bir şeye yaramadı. Bu geleneğe karşı bir insani çıkış olarak kendini ortaya koyan Şah İsmail bile Anadolu Alevilerinin kendisine hizmet eden ve kendisine sığınan önderi Şah Kulu'nu (hangi şahın kulu?) bir komplo ile öldürmekten kendilerini alıkoyamadı.
Denebilir ki, İslamiyet tarihsel geçmişiyle, ideolojik olarak ne kadar çok şey vaat etmişse, siyaset içinde istismar edildiği sürece de politik iktidar boyutuyla insanı karamsarlığa sürükleyici bir pratiğin sahibi olmuştur. Gerçekten dinin ve siyasetin ne bu derece iç içe geçmesi doğrudur ne de dinin siyasetten soyutlanması mümkündür. Din esasta bir düşünce sistemi olmaktan ziyade bir inanç sistemidir. Maddi yaşam alanında hiç de bize uygun gelmeyen bazı mülahazalar dinsel alanda gayet anlaşılır ve uygun gelebilirler. Ve dinsel olanın tartışılması, düşünsel olanın tartışılması gibi değildir. Bir insanın düşüncelerini reddetmek onun belli bir konuda düşüncelerini reddetmek anlamına gelir ama bir insanın inançlarını sorgulamak bizzat onun kişiliğini sorgulamak anlamına gelir. Çünkü kişiliğimizden bağımsız kimi düşüncelere sahip olabiliriz. Kişilik olarak son derece yumuşak huylu bir insan yönetim sanatında son derece katı ve disiplinli olunması gerektiğini düşünebilir ve öylece pratikleşebilir de. Ama burada düşünce o bireyin kişiliğine değil maddi realiteye bağlanmıştır. Oysa inanç karşısında durum bu değildir. Bir meşe ağacını kutsal gören bir insan, diğer meşe ağaçlarını birer meşe ağacı olarak görür, ama kutsallık atfettiği ağacı canıyla, ruhuyla, zihniyle, yüreğiyle kendisi gibi bir canlı, ama kuşkusuz kendisinden daha yetenekli ve kendisi sıkıştığında yardımına koşabilecek doğa üstü kutsal bir varlık olarak görür. Onunla büyülenir ve onunla özdeşleşir. Onun uğradığı bir hakareti bizzat kendi kişiliğine yapılmış bir saldırı olarak görür. Onun kutsallığına yapılan en ufak bir hakareti kendisinin maddi ve manevi varlığına karşı yapılacak en aşırı saldırıdan daha ağır görür ve bedelini ödetmeye daha fazla hazır olur.
Bu nedenle düşünsel planda tartışılamayacak hiç bir konu yoktur. Bireyler, taraflar tartışarak anlaşabilirler, düşüncelerini birbirlerine kabul ettirebilirler ya da kabul ettiremeyebilirler ama her halükarda birbirlerinden dostça ayrılabilirler. Oysa inanç dünyamız kişiseldir ve esasen içe dönüktür. Dışarıyla tartışmaya en tahammül göstermeyen yönümüzdür. Eleştiri kabul etmeyen yanımızdır. Çünkü kişiliğimizin bütünselliğini sağlayan şey inançlarımızdır. Yaşama güvenle, cesaretle ve tutarlılıkla bağlanmamızı sağlayan şey de inançlarımızdır. İnsanların inançlarını sorgulamadığımız ölçüde daha güven verici oluruz. Oysa inançları sorgulamak ve eleştirmek insanların kişiliğine ve kutsallığına yani yaşamın anlamına ve amacına saldırı anlamını taşır ve yoğun tepki doğurur. Bu demek değildir ki, inanç dünyası sorgulamadan muaftır ya da öyle olmalıdır. Nihayetinde İslamiyet'te indiği zaman başka inançları sorgulama temelinde bir mücadeleyle kendine yer açtı. Ve eski inanç sahiplerinden hiç biri de inançlarını terk etmeye hazır değildi. Ama sabırla, kırıp dökmeden ve insanların duygularını incitmeden eski inanç dünyasına bağlı 1500 insanın yüreği kazanılınca; bu İslamiyet'e dünya dini olmanın yolunu açtı. Bugün katı anti-İslamcıların ve yine geçmişte reel sosyalist geleneğin anlamadığı şey buydu. Her mücadelenin bir yolu vardır ve dinsel olanla, düşünsel olan; yine dünyevi olanla uhrevi olanın mücadele yöntemleri bir ve aynı değildir. Bu güçler -din dışı güçleri kastediyoruz- kendi pratiklerini değerlendirecek olsalardı, kendilerinin de bütün din dışılıklarına rağmen kutsallıklarının olduğunu ve onlara dil uzatılmasına tahammül edemediklerini görebilirlerdi.
Bu anlamda ruhsal ve dinsel olan siyasal ve maddi olanın alanına alınınca, istismar edilmesi ve kolaylıkla çözülecek bir sorunun kördüğüm olması kaçınılmaz olmaktadır. İsrail-Filistin çekişmesinde Mescid-i Aksa'nın konumu buna en çarpıcı örnektir. Dolayısıyla dinin siyasete alet edilmesi, insanların inançlarının maddi çıkar dünyasına alet edilmesi insani değildir ve siyasal olarak uzun vadede götürecekleri kısa vadede getirecekleriyle kıyaslanınca, çok büyük bir uçurumun olacağı ve telafisi imkansız sonuçlara yol açacağı kuşkusuzdur. Peki din tamamen siyasetin dışına çekilebilir mi? Ya da inançlarımızın siyasal tercihlerimize etki etmemesi mümkün müdür? Bu sorunun cevabı ne yazık ki, "hayır"dır. En çok inançlarımızla etkilenmeye açığızdır ve inandıklarımızın ardından gitmeye, düşüncelerimizin ardından gitmekten daha yatkınızdır.
İnançtan ileri gelen kimliğimiz (dinsel kimliğimiz) her türlü ikincil kimlikten daha bağlayıcıdır genellikle. Örneğin İslam dünyası; 1400 yıldır uluslar, kavimler temelinde değil, kültürler ve mezhepler temelinde bölünmüştür. Şii Araplar ve Sünni Araplar, Alevi Kürtler ve Sünni Kürtler, Alevi Türkler ve Sünni Türkler örneğinde olduğu gibi, Türk Alevileri tarih boyunca Osmanlı Türk devletinden değil Şii Safevi hanedanlığından yana oldular. Kürtlerin Sünni ve Alevileri hiç bir zaman beraber ayaklanmadılar. Buradaki tercihin asıl nedeni Türk yönetimine, Osmanlı padişahına veya Kemalizme bağlılık değil, esasta mezheplerin birbirlerine karşı duyduğu kaygı ve düşmanlık duygusuydu. Bunun gibi Arapların Şiileri kendilerini Sünni Araplara değil Şii Farslara yakın bulurlar. Oysa tarih boyunca Arap ve Fars kimlikleri milli kültür anlamında çatışmalı olmuştur. Benzer çelişki Hıristiyan batıda da vardır. Bugün İrlanda sorununun çözülememesinin belirleyici öğesi İngiliz milli kimliği ile sömürgeciliğiyle anlaşmazlık değil, İrlandalıların kendi içinde Katolik ve Protestan olarak bölünmeleridir. Benzer biçimde değişik çağdaş kamuoyu yoklamalarında ya da siyasal seçim dönemlerinde inançlar seçim sonuçlarına da yansır. ABD’de Kürtaj yanlısı ya da karşıtı olmak gerçekten inanç dünyasının sandığa yansımasıdır ve yansıması kaçınılmazdır da. Öte yandan Malezya'da devlet başkanının eş cinsel ilişki yaşadığı gibi bir anti-propaganda siyaseti derinden etkilemiştir. Bu bakımdan, inanç ve din siyasetten ayrılmalıdır demek her şeye rağmen doğru fakat yetersiz bir yaklaşımdır. Olması gerekenle olanın mantığı farklıdır. Din siyasaldır ve siyasette dinseldir. O halde doğru din ve doğru siyaset-devlet tartışması kaçınılmazdır.
Dinin, devletin ve onun maddi-manevi kaynaklarının doğuş süreci aynıdır. Hatta henüz tarihin başında nereye kadarının din, nereye kadarının devlet olduğu ve iktidarın kaynağının ne kadar hangisinden kaynaklandığı belli olmayacak biçimde bir iç içelik vardır. Bu süreç aydınlar tarafından Sümerlerde şöyle izah edilmiştir. “Sümer tapınağının devletin ana rahmini teşkil ettiği çok açıktır. Yani daha sonrada iddia edildiği gibi devlet usun, aklın bilimsel ifadesi değil, teolojik, dogmatik ifadesidir. Yeni ve yalın bir tanım sunuyorum. Uygarlık ve onun özü olan devlet, sınıflaşmanın ilkel aşamasında, bilimsel düşüncenin oluşamadığı dogmatik kavrayışın teolojik ifadesidir. Temelinde bilim değil inanç dogması yatmaktadır “Devlet sınıfların tümüyle tanrısal ve kutsal bir yorumuyla, karşıtların şeytani, lanetli ve kara yorumları karşı karşıyadır. Devlet bu durumda çıkarları çelişkili, eksikli ve fazlalıklı toplum yanlarının uç verdiği çözümlenemez toplumsal kimliğin ifadesidir. Doğuşundan günümüze kadar devletin düşünce ve uygulamada bu kadar uğraştırılması boşuna değildir. Çünkü kaynağı tanrısaldır. Bilim doğa ilişkilerinde tanrıyı şimdilik dışlamıştır. Ama toplumda bunu başarmaktan uzaktır. Çünkü devlet vardır. Devletinde olduğu yerde her zaman tanrı vardır.”
“İdeolojinin ilahiyat biçiminin gücü paradan daha az olmadığı gibi devlet gücünden de daha az değildir. Kaldı ki üçü de içiçedir, birbirinin içine sızmıştır. Belki de tarihte hiç bir üçlü bu kadar içiçe sızıp, en büyük gücü teşkil etme imkanına sahip değildir. Bu bir arada baba, kutsal ruh ve oğul ilişkisine benziyor. Benziyor değil, oluşum tarzları aynıdır. Birisi giderek maddileşirken, diğeri manevileşiyor. İşte bu üçlü Sümer'de birbirine yapışıktır. Bir üçlüden, birinden dünya gücü değerinden ahret gücü doğuyor."
Bu bağlamda anlamsız bir din-siyaset tartışmasına girmek yerine, soruna çözüm olabilecek yaklaşımlar geliştirmek daha anlamlı olacaktır. Sorunun çözümü ise siyasetin (dolayısıyla devletin) ve dinin kendi içinde sınırlandırılması ve giderek ihtiyaçlar düzeyinde, temel insani amaçlar için bir araç haline getirilmesiyle mümkündür. Çünkü “Allah'ın halifesi olan, Allah'ın kendi ruhundan üflediği" ve bu anlamda kutsal olan insandır. Din ise insanı düze çıkarma yolunda bir araçtır. Bunu ilke düzeyinde ele alışı itibarıyla kutsaldır. Yani kutsallığın kaynağı soyut dini olma değil, dinin kurtarmak istediği insandır. Dinin bu anlamda ele alınması gerçekçi ve yerindedir. Din kendi başına bir amaç değildir. İnsan içindir, insan için gelmiştir. İnsan ise basitçe dinin bir aracı haline getirilmemelidir. İnsan kendisinin kutsal varlığı uğrunda bir araç da olabilir ama çıkış noktası insandır. Oysa genellikle devlet ya da doğrudan dinsel hiyerarşiler dinin kutsallığını sömürerek, dini kendileri için bir araç haline getirirler ve kendileriyle o kadar özdeşleştirirler ki, geriye kalan her şeyi ve herkesi din uğrunda bir araç, bir kurban derekesine düşürdükleri zaman dini ‘asıl olarak olduğu amaçtan ve şeyden’ saptırırlar. Burada görülmesi gereken, insanın dinin basit bir aracı olmaktan çıkarılması ve dinin de değişik çıkar çevrelerinin basit bir aracı olmaktan çıkarılması gerektiğidir. Kavramlar; amaçlar ve araçlar yerli yerine oturtulmalıdır. Din ne ise o olmalıdır ne fazla ne eksik.
Aynı şey doğal olarak devlet içinde geçerlidir. Konumuzun girişinde siyasal iktidarın mantığının nasıl Kuran'da ‘hilekarlığın en büyüğü’ olarak nitelendiğini gördük. Devlet hakkında genel görüş olmasa da, devletin çıkar çevrelerinin adaletsiz ve eşitliksiz yaklaşımlarının bir aracı olduğu bir çok çevre tarafından kabul edilmektedir. Kaldı ki, bu durum tarihsel gelişmelerle izah edilmiştir. Devlet tarihte gerekli olduğu kadar gayri insani ve insani olduğu ölçüde gereksiz olmuştur. Kardeşçe dayanışmanın görece daha çok gerçekleştiği tarihsel süreçlerde devlete çok fazla da ihtiyaç duyulmamıştır. Öte yandan din de, devlet de ve hatta sınıflaşma da insanlık tarihinde ilerletici olmuştur. Ama devletin mutlaklaşarak kutsallık taşıyan bir varlık haline gelmesi onun en gerici halidir ve tıpkı din gibi bir araç olarak ortaya çıkan devletin bir amaç haline gelerek insanın üzerine çıkması, insana yabancılaşması ve insanı kendisi için bir araç olarak kullanması yanlış olmuştur ve giderilmesi gereken en temel yanılgı noktası burasıdır.
Tekrara da kaçılsa şurası çok iyi belirtilmelidir ki, amaç olan insandır. Büyük olması gereken insandır. Din ve devlet tartışması yapılırken tartışmanın odağına alınması gereken insandır.
İnsanın yaşamını kolaylaştıran ve dünyasını yaşanılır kılan her şey kabul görmelidir, ama insana yabancı ve insanı kendi önünde secde ettiren, ona diz çöktüren her şey reddedilmelidir. Din insanın vicdanıyla ilgili bir konu haline gelmelidir ve öylece kalmalıdır. Devlet ise insanın ihtiyacı olduğu kadarıyla ve insanlar istediği kadarıyla-süre ve temsil ettiği faaliyet itibariyle-yaşamalı onun dışında insan hayatından sürülüp çıkarılmalıdır. Bu temelde -devletin ve dinin kendi alanlarına sınırlandırılmasının-yerini ayette de belirtildiği gibi ‘ortaklaşma ve insanca dayanışma’ insanın insanla eşit ve özgür ilişkisi doldurmalıdır.
Konu başlıklarına geri dön - İslamın Demokratikleşmesi
Gulbahar Koker
|