Bir Demokrasi Olarak İslam
Demokrasinin tanımlanması konusunda çok değişik ihtilaflar vardır. Bir burjuva demokrasisi, bir proleterya demokrasisi ve hatta bir ilkçağ Yunan demokrasisi vardır. Kapitalizmin, sosyalizmin yada köleciliğin ayrı bir demokrasi tanımı yapması demokrasinin bir yalandan ibaret olduğunu göstermez. Hemen tüm ideolojilerin ve siyasal yönetim üslupların değişik toplumsal etkileri farklı farklı olacaktır. Leslie Lipson bir siyaset genellemesine giderken, siyaseti toplumsal bağlam, yönetsel kurumlaşma ve ideolojik felsefi üstyapı olmak üzere üç temel ayak üzerine oturtur.
Toplumsal bağlamı "Toplum bunu siyasal sistemle hem tek tek hem de hep birlikte etkileşim içine giren öğelerden biri yada tümü aracılığıyla yapmaktadır. Toplum insan ilişkilerinin, birliklerinin ve kurumlarının bütününe verilen addır. Bütün bunlar, yerine getirilmesi için birlik olunması gereken ve bunun sürdürülmesi konusunda da çıkarlar yaratan gereksinimlerden kaynaklanmaktadır. Bu çıkarların harekete geçirilmesi ve sürdürülebilmesi için bir grubun etrafında toplanıp, birleşebileceği belirgin bir referans noktasına gerek vardır. İşte bu yolla kaynaklandıkları gereksinimlere ve yarattıkları çıkarlara uygun olarak, toplumsal düzenin özgücünü oluşturun çok sayıdaki gruplaşmalar gelişmiştir (...) Tanımlanabilir olduğunda, örgütlendiğinde ve duyguları yeteri kadar harekete geçirdiğinde toplumsal herhangi bir şey siyaset için bir başlangıç noktası oluşturabilir ve devletin yönetiminin konusunu ilgilendirebilir.” (Demokratik Uygarlık. S.6 ) biçiminde tanımlamıştır.
Yönetsel çerçeve devlet ve onun iktidar aygıtları olarak ve felsefi idealler ise amaçlara ilişkin tanımlanmıştır. Bu tarz bir tasnif diğer siyasal biçimlere uygulanabileceği gibi demokrasiye de uygulanabilir.
Demokrasinin toplumsal yapı itibariyle kölecilik, kapitalizm yada sosyalizmle değişik biçimlerde uzlaştırıldığı görüldü. Yine kabile demokrasisi biçiminde adlandırılan toplumsal biçimlerde vardır. Demek ki, demokrasinin genel anlamıyla sosyo-ekonomik alana daraltılması mümkün değildir. Gerçi tam anlamıyla ya da hatta dar anlamlarıyla da demokrasi sosyo-ekonomik çerçeveden kopuk değildir ama her toplumsal yapı demokrasiyi kendine göre tanımladığına göre bu konuda katı olmamakta -en azından teorik tartışabilirlik açısından-yarar vardır. Kurumsal-yönetsel içerik itibariyle de hem krallıkla yönetilen İngiltere ve hem de Fransa gibi bir cumhuriyette yürürlüktedir. Felsefi idealler itibariyle İran İslamcılarından tutalım onun karşıtı Türkiye laiklerine kadar tüm felsefi inanışların kendilerine göre yorumlayabildikleri ve uyarlamaya çalıştıkları bir özelliği vardır. Yani demokrasi bir toplumsal ilişki biçimidir, bir yönetim biçimidir ve bir felsefi ideolojik kurgudur. Ama en genel anlamıyla katılımcı, halkçı, ‘halkın, halk için halk tarafından’ yönetilmesidir. Sosyo-ekonomik bakımdan en geniş kesimlerin, hatta tüm kesimlerin çıkarının ifade edilebildiği, yönetsel işleyiş yani araçsal yöntemsel olarak en katılımcı en esnek ve en barışçı; felsefi-ideolojik olarak da eşitliği hoşgörüyü düşünce ve vicdan özgürlüğünü odağına alan bir siyasal biçimdir.
Genellikle bu durum bütün siyaset biçimleri ve ideolojik formülasyonlar için uygulandığı topluma uyarlarma gibi bir zorunluluktan doğar. Yani bir siyasal anlayış ne kadar farklı topluma uygulanırsa o kadar özgün biçimlere kavuşur. Kapitalizmin Suudi tarzı ayrıdır, Amerikan tarzı ayrıdır, Japon tarzı ayrıdır. Ama hepsinde onu kapitalizm olarak tanımlamayı sağlayacak ortak yönler bulunur. Feodalizm doğuda ayrı, batıda ayrı formda gelişmiştir. Doğuda Kürt feodalitesinin biçimi farklıdır, tabiyetinde olduğu feodal Osmanlı imparatorluğunda farklıdır. Sosyalizmin -uygulandığı kadarıyla- Çin versiyonu ayrıdır, Sovyet versiyonu ayrıdır. Yugoslavya’da ki uygulanan tarzı farklıdır. Bu teorik anlayış olarak da böyledir, pratik olarak da böyledir. Hatta liderlikler bile birer öğe olarak bazen belirleyici olurlar. Bu durum kapsamlı olarak daha somut bir biçimde ele alınabilir ama burada bu kadarını yeterli görerek geçiyoruz.
Aynı durum İslamiyet içinde geçerlidir. İslam kabile toplumuna inmiştir, feodalizmin sembolü olmuştur ve bugün kapitalizm koşullarında da yaşamaktadır. Arap toplumunda farklı, Kürt toplumunda farklı, Fars toplumunda farklı, Osmanlı toplumunda farklı yer etmiştir. Farslarda Şii kesimde farklı, Sünni kesimde farklı, Kürtlerde Sünni kesimde farklı, Alevi kesimde farklı yer etmiştir. Buna rağmen yani tüm bu farklılıklarına rağmen tüm bu toplumsal yapıların İslami olmadığını kimse iddia edemez.
Gerek demokrasi ve gerekse de İslamiyet için böyle bir benzerlik ele alındıktan sonra, demokrasinin; amacı gözetmekle beraber daha çok yönteme ve araca yönelik; İslamiyet'in ise aracı gözetmekle beraber daha çok amaca yönelik olduğu farkını da gözden kaçırmadan, şu sonucu çıkarmak doğru ve yerindedir; İslami demokrasi ve demokratik İslam mümkündür. Bu yalın gerçeğin sağlı, sollu bazı ‘aydınlardan’ kabul görmemesi ilginçtir. Özellikle Müslüman, İslamcı kimi aydınların despotik-monarşik Osmanlının İslamiyet’iyle onur duyarken, demokrasi ve demokratik İslamiyet tartışmasından rahatsız olmaları, küçümsemeleri, kuşkuyla bakmaları ve ondan korkmaları ibret verici olmalıdır. Bu kişiliklerin bu tutarsız davranışları ne adına izah edilebilir acaba? Bu işin arkasında Suudi finansmanı, Rabıta, Yeşil sermaye var mıdır?
Amerikan güdümlü İslamiyet'e bu anlayış hangi konularda uyuşur ve hangi konularda çatışır? Bu soruların somut olarak cevaplanması gerekir. Pratik hususları burada bu konunun kapsamında ele almak mümkün değildir. Ama bu konu hem çok fazla kamuoyunun bihaber olduğu bir konu değildir ve hemde anlayışının deşifre edilmesi bile yeterince çarpıcı olabilecektir.
Sanırız birde İsrail güdümlü olması muhtemel bir yaklaşımın da deşifre edilmesi gerekmektedir. Kendilerini Kemalist olarak, sosyalist-Maoist olarak tanımlayan Perinçek çevresi buna örnektir. Faik Bulut örneğinde olduğu gibi bin dereden su getirilerek İslam’ın demokratikleşemeyeceği iddiasındadır bu kesim. Koşullar dayatırsa ve yeterince irade gösterilirse Perinçek bile demokratikleşebilir. Bu kadarını belirtmekle yetiniyoruz.
Bizim burada izah etmekle kendimizi sorumlu gördüğümüz konu İslam’ın neden demokrasiyle bağdaşabilir ve demokratikleşebilir olduğu ve nasıl demokratikleşeceğidir. Bunun aksinde ısrar etmek sorunların çözümsüzlüğünde, halkların kırdırılmasında, ülkelerin sömürülmesinde (Saddam Washington’u fethedemeyeceğine göre Ortadoğu’nun sömürülmesinde) ve savaş rantçılığında ısrar etmektir. Bunun dışındaki anti-emperyalist söylem -kimden gelirse gelsin- bir kılıftan ibarettir. Ortadoğu’nun ve Ortadoğu'da İslam’ın demokratikleşmesinin önünü açacak tartışmaların sabote edilmesi nereden kaynaklanırsa kaynaklansın aşağılık bir tutumdur. İyi niyetlice girişilen tartışmalara yönelik değildir kastımız, kasıtlı ve çözüm aramayı amaç edinmeyenlere yöneliktir.
Öncelikle İslam’da reformcu, öze dönüşçü, (ama gelenekçi değil), demokrasiden yana kesimlerin çabalarına değer biçmek gerekir. Gelecek ütopyamız tarihi temellere oturtulacaksa ve bu, tarihin gelecek ütopyamız ışığında yeniden yazılmasını gerektirirse, İslam tarihinin yeni bir yorumunun yapılmasından kaçınmamak gerekir. İslam’ın en anti demokratik yorumu mümkünse, demokratik bir yorumu neden mümkün olmasın? İslam’dan bir teokrasi türetiliyorsa neden bir demokraside türetilmesin? İslam dünyasının bu gün bir alacakaranlık içinde debelenmesi, onun gün yüzünü hak etmediğini ve islamın bir zamanlar güneş kadar aydınlık ve ısıtıcı olmadığını gösterir mi, en azından böyle yorumlanabileceğini bize inkar ettirmeli midir?
Sorunlara yine her şeyden önce çıkış koşulları itibariyle bakılabilir. İslam’ın önderi yoksulluk koşullarında ve üstelik bir yetim olarak büyümüştür. Feodal bir yapıda akrabalık bağlarının ne kadar belirleyici olduğu unutulmamalıdır. Bunun nasıl bir kişilik şekillendireceği iyi düşünülmelidir. İslam’ın neden kölelerin, cariyelerin, yoksulların ve yetimlerin haklarına bu kadar vurgu yaptığı, sosyal adalet fikrinin Kuran’da neden bunca işlediği iyi görülmeli ve İslam peygamberlerinin yaşam koşullarıyla bağlantılandırılmalıdır. Hz. Muhammed kendini kendi emeği ile var etmiştir. Özellikle ortaçağda asaletin, iktidarın meşru tek kaynağı sayıldığı bir dönemde ve coğrafyada bu hususa ne kadar çok vurgu yapılsa azdır. Hz Muhammed onayı ‘damarlarındaki asil kandan’ ilahi kandan yada hükümdar babasının kanından alıp hükmetmemiştir. Emeği ve düşüncesiyle insanların yüreğine ve beynine hitap ederek yükselmiştir.
Kur’anda Hut peygamberin, “Kavminden ileri gelenlerin, ‘biz seni sadece bizim gibi bir insan olarak görüyoruz, sana uyanları ise ilk bakışta en aşağılık olanlarımızdan ibaret görüyoruz. Sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Hatta sizi yalancılar sanıyoruz’ dediler.” (Hud:27) biçiminde bir itirazla karşılaştığı belirtilir. Bu ayetin böyle bir vurguda bulunması özellikle önemlidir, çünkü bu ayette Hut peygamberle, Hz Muhammed arasında bir paralelliğe vurgu yapılmış ve bir sınıfsal eşitsizliğin insani temelde giderilmesinin gerekliliği anlatılmak istenmiştir. Ne de olsa ne Hz. Muhammed diğer insanlardan bir üstünlük iddiasında bulunabiliyordu- en azından sosyal pozisyon itibariyle- ne de ilk İslami komite böyle bir iddiada bulunabilirdi.
İslam’a ilk kazanılanların kimliği çok önemlidir. Biri itibarlı ama her şeye karşın kendisini kocasının yoluyla ifade edebilmekten başka bir yolu olmayan, kısıtlanmış, bir kadın olan Hz Hatice, on yaşında bir çocuk olan Hz Ali ve Hatice’nin kölelerinden biri olan Zeyd. Amacımız emekten gelenlerin mutlaka demokrat olacaklarını söylemek değil, böyle bir iddia kendi başına tarihle çelişir, ama emek temelinde bir yükselişin yukarıdan gelen bir dayatmadan belirgin ve çok önemli bir fark olduğunu aklı başında hiçbir kişilik inkar edemez. Bu anlamda İslam bütün sınıfları ve en alttakileri küçümsemeden kucaklamak istemiştir. Cins, dil, din, sınıf farkı gözetmemiş, insanları birbiri karşısında eşit ama Allah karşısında eşitsiz (takvaya göre) kabul etmiştir. Bir insanın başka bir insandan farkı yoktur. Hukuken eşittirler, bir birey olarak eşit haklara sahiptirler. Bir yanlış anlaşılmaya yol açmamak için şunu hemen belirtelim; İslam’da salt eşitlik, mutlak eşitlik yoktur. Yada İslam bu konuda son söz değildir. Aksine İslam sınıfları reddetmediğine göre eşitsizliği de kabul etmiştir. Bu eşitliksiz, sınıfsal bakış açısı kadın sorununa da olduğu gibi yansımıştır. Bu anlamda demokratik değildir, ama sınıfsal konumuna dayalı olarak insanları dışlamaması ve insanların tümünü sisteme dahil etmesi ve sınıfsal geçirgenliğe sahip olmasının yanı sıra sınıflar arası farklılıkların sınırlandırılmasına durmaksızın vurgu yapması ve ‘sosyal adalet’ anlayışının neredeyse bir İslam prensibi olarak belirginleşmesi onun demokrasiye açık yönünü gösterir.
İslam sosyal adaleti sağlamak ve sınıflar arasındaki mesafeyi dengede tutmak için daha da ileri giderek yasal zemine oturtmuş ve güvenceye kavuşturmuştur. Zekat, Fitre, malın kırkta birini yoksullara dağıtılması gibi üleşim biçimlerinin anayasa maddesi gibi bir hükmü vardır. İslam'ın beş şartından biri olması bu anlamda değerlendirilebilir. Bugün burjuva demokrasisinin sınıflar arasında yarattığı uçurumlar gözönünde bulundurulursa İslam'ın bu yaklaşımı daha makul ve insancıl gözükmektedir. Kuşkusuz bunun bu haliyle yine de tam eşitliğe yol açmayacağı da açıktır ama eşitliğe kapalı olduğu da söylenemez. Yani İslam bir demokrasi değildir ama demokratikleşmeye direnç gösterme konusunda hiç bir katı dogmaya da sahip değildir. Ne de olsa İslam kendi tanımıyla bir ‘orta yol dini’ bir uzlaşı dinidir ve tarih Hz. Muhammed kadar uzlaşmacı bir kişiliğe az tanık olmuştur.
Demokrasinin temel bir vurgusu olarak özgürlük olgusunun İslam’daki gerçekleşme biçimi ele alınabilir. Öncelikle İslam’ın insanı düşünce ve pratiğinde özgür bıraktığını belirtmekte yarar vardır. İnsanda bir cüzi irade vardır. Allah insanı gözetir ama doğru ya da yanlış yolda gidip gitmeme konusunda onu özgür bırakır. Bu konuda hem katı İslamcı kesim ve hem de anti-İslama katı kesimler İslam’ın zor anlayışının insanları özgür bırakmadığını belirtilir. Bu İslam eğer ideolojik, ilkesel bağlamından koparılır ve gelenek temelinde değerlendirilirse doğrudur. Ama İslam’ın kaynağı Kuran olarak alınırda ideolojik ilkesel bağlamda ele alınırsa yanlıştır.
İslam’daki gelenekçilik bütün siyasal yapıdaki gelenekçilikte olduğu gibi tutucu, statükocu ve dogmatiktir. Geleceğe kapalı, yeniliği dışlayan geçmişe tapınmacıdır. Amaç bir gelişme yaratmak değildir. İdeolojinin ve dinin özünü yaşamsal kılmak ta değildir. Öze ilişkin olup olmaması bir yana bir alışkanlıklar dizini oluşturmuştur ve hükmedici bir siyasa ortaya çıkmıştır. Güç dengeleri ortaya çıkmış ve bütün taraflar ve bireyler bu güç dengeleri ortamında şöyle ya da böyle bir konuma oturmuşlardır. Görece olumlu konum elde edenler bu pozisyonu korumak konusunda son derece istekli olurlar. Çünkü geleneğe saldırı bu pozisyona saldırı anlamını taşır.
Öte yandan görece olumsuz konumda bulunanlar bir taraftan zamanla konumlarını kanıksar ve onu değiştirmek fikrini bir kuşkuyla günah korkusuyla karşılarken, diğer taraftan yenilikle geleneğe karşı çıkacak güçleri yoktur. Böyle bir karşı çıkışın kendileri için çor ağır sonuçlar yaratacağını bildikleri için böyle bir kalkışmada bulunamazlar. Gelenekten kopuşu asıl güçleştiren diğer unsur ise iyi konumda olsun ya da olmasın her kesimin toplumsal kararlılık içinde durulmuş olmasıdır. Böyle bir ortamda her birey ve kesim başka bireyler ve kesimler karşısında nasıl davranacağını, haklarını ve ödevlerini bilir. Oysa geleneğin saldırıya uğradığı yerde bütün sosyal davranış kalıpları havaya uçar, insanlar ve kurumlar boşlukta kalır. Bu yeni durumdan -ki henüz belirsizlik en başat öğe olduğu için buna durum demek bile doğru olmaz, süreç demek gerekir- herkes rahatsız olur ve herkes bir şeyler kaybeder.
Bu durumu bir örnekle izah edebiliriz. Bu gün Suudi Arabistan’da oturmuş geleneğin bir sarsıntısıyla aşılması durumunda, bundan saltanat/haneden başta olmak üzere tüm yönetimin kademeleri zarar görür. Oturmuş bürokrasinin yanı sıra tüm dinsel hiyerarşi zarar görür. Oturduğu kadarıyla askeri yapılanmanın tümü de zarar görür. Bu kadarı bile direk yada dolaylı tüm ulusal varlığı (güçleri) şu ya da ölçüde zarara uğratır. Öte yandan sosyal, kültürel, inançsal, kayıp bir şok düzeyinde yaşanır. Suudi Arabistan erkeği dışarıda ne kadar değersiz bir pozisyonun sahibi olursa olsun ailesinin sultanı, karısının tanrısıdır. Geleneğin sarsılması Suudi toplumunun yarısını teşkil eden erkeklerin tümünün iktidarını bir anda tartışmalı kılar.
Daha da ilginç olanı, çarşafın altında ve evinin güvenlikli ortamında dış dünyanın her türlü kaba, zorba, saldırıya açık ortamından korunan; her türlü ekonomik geçim sıkıntısının giderilmesinden muaf, kendisine karşı ne kadar zorba davranırsa davransın güvenliğinden, yaşamından ve sosyal varlığından sorumlu mutlak bir erkeğe sahip Suudi'i kadını, geleneğin böyle bir saldırıya uğraması durumunda “sudan çıkmış balığa döner.” Dolayısıyla dışarıdan bakılınca gelenek karşısında en çok saldırıda bulunması gereken -çünkü gelenekten en çok zarar gören odur- kesimler geleneğe en çok sahip çıkanlar olur. Türkiye'nin değişiminden yana en kararlı tutum sahibi güçlerin TÜSİAD olması yeterince açık bir örnektir.
Bu sorgulamaya kendini kapatmış katı gelenekçilik, bütün emsallerinde olduğu gibi İslam’ı doğu toplumları için de çıkışın tıkandığı yerdir. Kuran'da, "neden" sorusuna yer vardır. Her tür ideolojik yapıda "neden" sorusuna yer vardır. İdeolojik formülasyonlar bu "neden" sorusuna cevap oluşturacak bir tarzda oluşturulurlar. Nedenler değiştiği anda ideolojik çerçeve yeni bir mecraya kayar. Bu Kuran için de gereklidir. Savaş sürecinde düşmanların (Müslüman olmayanların) nasıl öldürülmesi gerektiğini en canlı bir biçimde tasvir eden ayetler, barış zamanı rahmet ayetleriyle yer değiştirirler. Burada nedenler değişince; ideolojik, siyasal, askeri yaklaşımın da değiştiğini görüyoruz. Bir hükme, fiile yol açan neden ortadan kalkmışsa kendisi de (hüküm ve fiil) ortadan kalkar. Oysa gelenekte böyle değildir. Gelenekte "neden" yoktur (çünkü böyleydi) ve dolayısıyla yeni bir pespektifte yoktur, (böyle de gidecektir).
Gelenek bir sorgulamaya uğramamak için kendini kutsallaştırır. Bu hem devrimci gelenekte böyledir, hem de dinsel gelenekte böyledir. Karl Marx, “Eğer bir düşünce pratikte uygulanamıyorsa ya da farklı pratik sonuçlar doğuruyorsa sorgulanması gerekenin pratik değil; teori olduğunu” söyler. Ama yetmiş yıllık resmi ve yüz elli yıllık fiili sosyalist pratiğin olumsuzluğuna rağmen sosyalistler yine bu pratiğe çıkış yaptırmak için teoriyi sorgulamak yerine dönüp bu teoriye sığınırlar. Teoriye sığınma, pratiğe güç getirmeyenlerin evrensel varış noktasıdır. Bu örnek şu açıdan önemlidir; sosyalistler her türlü dogmaya karşı en fazla savaştığını sanan ve kendi dogması dışındaki dogmaya karşı da savaşan insanlardır. Ama dini inanç sahipleri bu konuda daha dezavantajlıdırlar. Sosyalistler taş çatlasa ustalarla karşı karşıyadırlar. Oysa dinciler tanrının kendisiyle karşı karşıyadırlar. Bu bakımdan Karl Marx karşısında bacakları titreyen biri, tanrı karşısında pekala secdeye kapanabilir.
İdeolojiler resmi devlet ideolojisi (dini) haline geldikleri anda başkalaşırlar. "Genel olarak da sistemlerin doğuş süreçlerini aydınlatan ve ruh veren ideolojik donanım; maddi güç haline gelindikçe ve ekonomik, sosyal, siyasal kurumlarına kavuştukça önemini yitirmekte, başkalaşıma uğratılmaktadır. Bu durum eğer yeni bir aydınlanma hareketi yoksa karanlık anlamına gelmektedir. Eski ideolojilerin özden koparılışı, özel çıkarlara tabi tutulması, toplum için tam bir ideolojik deformasyona ve saptırmaya yol açmaktadır. Kelime oyunları, sahte mezhepleşmeler, ortalığı yalana boğan demagojik söylem tarzı özellikle baş ideolojik merkezler olarak tapınak-okul düzenleri karanlığı yayma araçlarına dönüşmektedir." (A. Öcalan. Sav. Cilt I. syf. 290)
İdeolojilerin resmi devlet ve toplum ideolojisi haline geldiklerinde özünden boşalmalarının nedeni, geleneğin gücüdür. Geleneksel bir toplumun, ya da devrimci bir hareketin ideolojisini değiştirebilirsiniz ama onun geleneklerini aynı hızla yıkamazsınız. Sosyalist ideoloji Çarlığın devrilmesi temelinde iktidara geldi ama Stalin'in Çar'dan daha güçlü ve despotik olmasını engelleyemedi. Oysa sosyalizmin temel vurgusu; despotizme karşı özgürlüktü “Bir halklar hapishanesi olan Rusya” bir özgürlükler cenneti olacaktı, ama yetmiş yıl sonra dönülüp bakılınca bütün üyelerinin kaçmak için çırpındığı hapishane-tımarhane karışımı bir oluşum yaratıldığı açığa çıktı. Rusya'nın ideolojisi değişmişti ama geleneği değişmemişti. İslam için de böyle denilebilir. Kürtler, Farslar, Türkler ideoloji değiştirdiler. Din değiştirdiler ama gelenek kaldı. Çünkü İslam toplumsal statülere genellikle dokunmamıştı. Egemenler egemen, ezilenler ezilen kalmış, isterlerse dinlerini bile değiştirmek gerekmemiş ancak haraç ödemeleri gerekmişti. O kadar ki, kimi halklar sırf haraç ödememek için Müslüman olunca “Mısır'ın Müslümanlaşması örneğinde olduğu gibi" sıkıntıya yol açmışlardı.
İslamiyet'in, Muaviye'den bu yana bütün gelenekçileri eski siyasal gelenekten menfaat görenlerdir. Ve bunlar İslam adına İslam karşıtlığını örgütlerler. "İnançlarında samimi değildirler" denilemez. Hayır inançlarında samimidirler, ama kendi pozisyonlarını İslam karşısında sorgulamazlar. Onun yerine kendi pozisyonlarını meşrulaştıracak dini argümanlar ararlar. Ve bunu genellikle bulurlar da. Kitapta bulurlar, sünnette bulurlar. İkisinde yoksa büyük din adamlarının menkıbelerinde bulurlar. Orada da yoksa ermişlerin rüyalarını kullanırlar. Yoksa rüyalar üretirler ama statülerini mutlaklaştırırlar. Kitabın, sünnetin ve menkıbelerin kendilerinin aleyhine olan kısımlarını görmezden gelirler. Onları ilgilendiren dinin, onları, meşruluğu değil, dinin onların çıkarlarını ve pozisyonlarını meşrulaştırmasıdır.
Bu bakımdan İslam sultanlarının Allah'ın gölgesi olarak Allah’ın doksan dokuz sıfatını taşıması yadırganmaz. Tanrı krallardan koparılıp alınan ve yer yüzünde sınırsız güç uygulayımı ve insanı sınırsız eziciliği nedeniyle gökyüzüne havale edilen bütün bu tanrısal sıfatlar bu kez bunu gökyüzüne kaldıran dinin halifelerinin eliyle yeryüzüne geri getirilir. İslam'ın sultanları, hükümdarları kendilerini dört halifeyle, peygamberle ve Allah’la özdeşleştirerek icraatta bulunurlar. Böyle olunca bütün insanlar ayette belirtildiği gibi bir nevi “Allah’ın kölesi” (Rum suresi-28) haline gelirken; Osmanlı'nın tanrısal hükümdarları da bütün tebaanın kendi kölesi olduğunu söyler ve tebaa bunu doğru ve meşru görür. Padişahtan başka mülk sahibi “malik olan”, iktidar sahibi olan yoktur. Ve padişahın dudaklarının arasından çıkacak tek kelimeyle sadrazamların kellesi uçurulup, mülküne el konulabilir. Kuşkusuz yerel inisiyatifler vardır. Ama nasıl ki, İslamiyet'te insanın Allah’ın karşısında bir cüz-i iradesi varsa; kulların da padişah karşısında bir cüz-i iradesi ve cüz-i iktidarı vardır. Bu nedenle Osmanlı'nın feodal değil köleci bir imparatorluk olduğunu haklı olarak düşünen bir çok düşünür vardır. Kaldı ki, köleci Osmanlı imparatorluğunun, köleci Roma imparatorluğundan hiç bir konuda üstünlüğü ve ilericiliği yoktur. Köleci Roma aşılıp, yaşanan bir feodal döneminden sonra batıda demokrasiye yol açmıştır. Ama köleci İslam Osmanlı imparatorluğu doğura doğura anti İslam, anti-demokratik, despotik bir cumhuriyet doğurmuştur. Kaldı ki bu cumhuriyetin ebeliğini de yine batı yapmıştır.
Bu anlamda “İslam tarihine, karşı-devrim tarihi demek; önemli gerçekleri dile getirdiği oranda devrimci İslam'la, karşı-devrimci İslam’ı ayrıştırıp doğruları ortaya koyduğunda büyük bir anlam taşır.” (A. Öcalan. Sav. Cilt I. syf. 260)
Dönüş yapılması gereken yer gelenekten özgürleşmedir. Gelenekten özgürleşmeyen ve özgürlüğü en kutsal bir gelenek haline getirmeyen hiç bir devrimci ideoloji yozlaşmaktan kurtulamaz. Gelenekten özgürlük temelinde kopuş sağlayan bir hareket, ideolojiyle yüz yüze gelebilir artık. Bundan sonra ideolojinin dogmalarının nedenlerine eğilebilir. Aşılmış, nedenlerin geçersiz kıldığı kısımlar aşılırken, temel ütopyamız doğrultusunda ortaya çıkan yeni nedenler temelinde, yeni bir ideolojik formülasyona kavuşulabilir. İslam'ın gelecek ütopyasının odağında insan ve onun mutluluğu vardır. Kuşkusuz İslam’ın özgürlükleri sınırlayan yönleri vardır. Ama bütün felsefeler ve ideolojiler bu anlamda sınırlıdırlar ve amaç hep daha fazla özgürlük olmakla birlikte mutlak özgürlük ancak teorik planda var olabilir. Pratikte ise imkansızdır.
Özgürlük sorununu birey için ve farklı inançlar için ilgili bölümde tartışacağız. Bu anlamda özgürlükler konusunda İslam’ın kapalı olmadığını da göreceğiz. Hiç olmazsa katılımcılık planında bu inkar edilemez. Ama yeterli midir diye bir soru sorulacak olursa cevabımız, hayır olacaktır. İlk gün konulduğundan daha genişletilmeli midir? Evet. Neden? Çünkü bugün yaşadığımız çağ özgürlükçülük anlamında İslamiyet'in doğuş sürecinden, o çağdan çok çok ileridir ve bugün batılı anlamda özgürlükçülüğün doğuşunda İslamiyet'in hiç bir katkısı olmadığı söylenemez. İslamiyet'in özüne bağlı her Müslüman bu gerçeği kabul eder buna uygun tavır belirler. Ve Kuran'ı da dini de çağın gereklerine uygun yeniden yorumlar. İran'ın reformcu lideri Muhammed Hatemi'nin bu konudaki yorumu güçlü ve yerindedir.
“Ne yazık ki, medreselerimizde hangi dünyada yaşadığımız konusuna yeterince özen gösterilmemiştir. Eğer biz içinde yaşadığımız dünyanın sorunlarını düşünsel kaynaklarımıza götürürsek, bu dünyaya uygun bir yanıt buluruz. Eğer ruhani ve alimimizin zihinsel dünyası 800 sene önceki dünya olursa Kuran'dan aldığı yanıt, 800 sene önceki dünyanın yanıtı olur. Değişen şey dünya ve insanların ilişkisidir. İmam Humeyni'nin İslami içtihatta belirleyici iki unsur olan, zaman ve mekanın etkisi üzerindeki ısrarı ve diretmesi her insanın kendi dünyası olduğu anlamına geliyor (...) Kuran ve bizim kaynaklarımız tüm sorunlara cevap veriyorlar. Ama nasıl bir yanıt veriyorlar. Sorunun ortaya çıktığı dünyaya ve zamana uygun bir yanıt. Zamanı tanımak bizim için fevkalade hassas bir konudur.” (M. Hatemi. Gülümseyen İslam Syf. 78)
Demek ki, İslam'da özgürlüğün sınırı 1400 yıl öncesinin dogmaları değil zamanımızın ve mekanımızın yani miladi 2003 yılının maddi ve manevi koşullarıdır. Din ya bugünün dünyasına bir cevap olur ya da aşılır. Bu da dinin özgürlüğünün sınırıdır.
Konu başlıklarına geri dön - İslamın Demokratikleşmesi
Gulbahar Koker
|