kEditor - Yararlı Bilgiler / Din ve İnançlar / İslam'da İstidarın Meşruiyeti Ve İslam Siyasetinin Demokratik Kurumlaşma Sorunu

http://www.keditor.com/bilgi_din_ve_inanclar_193.html


Bulunduğunuz bölüm:   Anasayfa / Yararlı Bilgiler / Din ve İnançlar

İslam'da İstidarın Meşruiyeti Ve İslam Siyasetinin Demokratik Kurumlaşma Sorunu



Konuya başlamadan önce İslamiyet'in demokrasi ile bağdaşamayacağını, bunun da demokrasinin zaafından kaynaklandığını ileri süren yaklaşım üzerinde kısaca duralım.

Kuşku yok ki, demokrasi mükemmel bir yönetim biçimi değildir. İnsanlığın varacağı en son aşama da değildir. İdealleri itibariyle bir önceki bölümde izah edildiği gibi vurgusu özgürlüğe ve eşitliğe odaklanmıştır. Bu konuda dışındaki bütün felsefi sistemlerden -İslam da dahil- daha fazla mesafede almıştır, ama yine de iddiasının çok çok gerisindedir.

Mevcut durumda pratik uygulanışı ve kurumsal gerçekleşmesi itibariyle de bir çok eksikliği olan bir sistemdir ve çağdaş dünya günden güne bu zaafları gidermek, daha fazla katılım ama daha fazla özerklik ve özgürlük ve yine daha fazla eşitlik ama öte yandan dışındaki yapılar içinde erimeme, özgünlüğünü, farklılığını koruma temelinde bir katılımın gerçekleşebilmesi için sistemin eksikliklerini giderme çabasındadır. Yaşamın kendisi de budur. Yaşamı mükemmelleştiremeyiz. Mükemmelleştirsek bile o haliyle dondurup saklayamayız. Ama mükemmele ulaşma iddiasından, ona ulaşma çabasından da vazgeçemeyiz. Bu anlamda demokrasiyi yermek, gözden düşürme çabasına girişmek “takiyye" yapmaktır.

Türkiye'de demokrasiye en yakın gibi duran Ali Bulaç gibi kişilikler ve çevreler de böyle bir takiyye sürecine dahildirler. Tartışmamızda yukarıda izah ettiğimiz çerçeveye denk düşmesi nedeniyle Ali Bulaç’ın "İslam ve Demokrasi" adlı eserine vurgu yapacağız.

Öncelikle İslam ve demokrasi konusu tartışılırken ve kıyaslanırken, "Kendi karşıtı rejimlerle mukayese edildiğinde, sözgelimi, oligarşi, monarşi, aristokrasi, tek parti yönetimi ve diğerlerine göre demokrasi çok daha iyi ve ileri bir yönetim şeklidir. (...) Fakat Medine sözleşmesinin öngördüğü çoğulcu modele göre hayli kusurludur." (syf. 70) diyor.

Bir başka bölümde (Demokrasinin Standartları Bölümü) demokrasiyi tanımlarken demokrasinin tutarsızlığını ve tanımlanamazlığını ele alırken, demokrasinin İngiltere’de aristokrasi ile, Hollanda, Danimarka, Belçika, İsveç ve Norveç gibi ülkelerde monarşiyle, Fransa, Irak gibi ülkelerde cumhuriyetle bağdaştığını ve Nazi Almanya'sı, komünist Rusya ve Saddam'ın Irak'ıyla uzlaştığını söylüyor. Bunlar doğrudur. Ama aynı sorun İslamiyet için de geçerli değil midir? Suriye, Irak, İran vb. birer cumhuriyettirler ve resmen birer İslam devletidirler. Monarşik Suudi, sayın Bulaç'ın çokça övündüğü monarşik-despotik Osmanlı birer İslam devleti değil miydi? İslam aristokrasiyle ne zaman çatıştı. Saddam kanıyla Kuran yazdırmadı mı? İslam tarihinde kardeş katli emsali görülmemiş biçimde yaşanmadı mı? III. Mehmet bunun örneği değil mi? On dokuz kardeşini -beşikteki de dahil- öldürten bir İslam padişahı değil miydi?

Örnekler çoğaltılabilir. Tutarsızlığın gereği yok. Ve takiyye yapmaya da gerek yok. İslamiyet yaşayacaksa geçmişinden yeterli sonuçlar çıkararak yaşayacak. Sosyalizm yaşayacaksa geçmişini doğru eleştirecek, yetersizliklerini yeterli düzeyde gidererek yaşayacak, demokrasi de bundan muaf değildir. Hele batı demokrasisi hiç değildir. Hele de Amerikan demokrasinin bizim payımıza düşen kısmı Suudi monarşisi iken, neden Amerikan demokrasisi doğu için bir model olarak gösterilir. Demokrasi de, İslam gibi her hangi bir kişinin ve devletin (oluşumun) tekelinde değildir. Hatemi'nin de Humeyni'den yerinde bir biçimde aktardığı gibi zamana ve mekana bağlıdır. Zaman ve mekan da kültürle, sosyal yapılanmayla, sınıfsal yapılanmayla, cinslerin ilişkileri boyutuyla, askerlikle, siyasetle, teknolojik gelişmeyle bağlantılıdır.

Kendi başına tüm siyasal tanımlamalardan soyutlanmış bir İslam yoktur. İslam kendi başına idallere sahip değildir. Kuran'daki deyimiyle “Kuran kendisinden önce gelenleri onaylamak için gelmiştir.” Yönetsel olarak her ne kadar Ali Bulaç reddetse de teokrasiyle bağdaşır, monarşiyle de bağdaşır, cumhuriyetle de bağdaşır, demokrasiyle de bağdaşır. Alternatif bir siyasal model sunmamıştır. Medine Sözleşmesi örnek gösteriliyor. İlgili belgeyi ayrıca inceleyeceğiz. Toplumsal sistemler bazında da, İslam ne kabile toplumunu elinin tersi ile itmiştir, ne köleci Osmanlı'yı reddetmiştir, ne feodalizmi ne de kapitalizmi reddetmemiştir. Batı kapitalizmini eleştirdiği doğrudur. Ama bunu esasta ekonomik boyutları, toplumsal konumlanışı nedeniyle değil, kendisine yabancı ve bir yönüyle de düşmanca değer yargıları nedeniyle eleştirmektedir.

Sorunu doğuda da, batıda da dinler çatışması, uygarlıklar çatışması olarak görenler az değil. AB’nin bir Hıristiyan kulübü olup olmadığı hâlâ tartışılan bir konudur. Amerika devlet başkanı G. W. Bush, Afganistan'a (dolayısıyla doğuya) savaş açarken “Bu bir haçlı seferidir” dedi. Bunlar karşılıklı çatışma noktalarıdır. Yoksa Usame Bin Laden ile Bush ailesinin Amerika'da ve Suudi Arabistan'da geçmişte şirket ortaklıkları olduğu dünya basınında çarşaf çarşaf yayınlandı. Bin Laden-Amerikan dostluğunun, Sovyet düşmanlığı temelinde nasıl kurulduğu da bilinmeyen bir olay değil.

Öyleyse bütün bunlar değerlendirmemize ölçü oluşturamaz. Ya da şöyle diyelim; bir siyasal biçimi değerlendirmek için geçerli bir argüman neden diğer bir siyasal biçimi değerlendirmek için geçerli olmasın? Ama bir ölçü olarak belirtilen bu noktaların birer değerlendirme unsuru olduğunu göz ardı edemeyiz. Gerek tutarlı bir demokrasi ve gerekse de özüne uygun bir İslam için istismara açık noktalar nelerdir ve nasıl giderilir, sorusu kadar, zaafları, zayıf noktaları nelerdir, nasıl bir güçlenme vesilesi yapılabilir, sorularına da cevap bulmak gerekir. Kısaca İslam bir siyasal model olarak alınıp demokratikleştirilebileceği gibi, demokratik bir siyasal yapı içinde de kendini ifade edebilir. Burada fark şudur, birincisinde inanç siyasetin odağındadır. İkincisinde ise inanç bireysel-vicdani bir olaydır ve siyasete ancak bu düzeyde yansıyabilir yada hiç yansımaz.

İslamiyet'te her şeyin olduğu gibi iktidarın da sahibi Allah'tır. İktidar Allah'tan gelir ve Allah'a karşı sorumludur. İslamiyet bir din olduğuna hayır ve şer ve her şeyin Allah'tan geldiğine inandığına göre; onun mensuplarının da Allah'ı bu düzeyde ele almasında şaşılacak bir şey yok. Ama şu soru var; Allah her insanın kendi yolunu kendisinin çizebilmesi için ona akıl, duygu, güdü vs. verdi. Onu kendi kaderini yönlendirmeye yetenekli kıldı. Öyle olmasa, sonra dönüp kullarından hesap sormasının bir anlamı olmazdı. Kullar Allah karşısında kendilerini tek tek bireyler olarak değişik biçimlerde ifade edebilirler. Ama topluca Allah karşısında kendilerini nasıl ifade ederler?

Yani yönetimin, idealin, rejimin tanrısal olup olmadığına, dine uygun olup olmadığına kim karar verecek? Allah’ın kendisi karar vermeyeceğine göre ya da güncel kavramlarla ifade etmek gerekirse örneğin; İslam dünyası için son yasayı Kuran'da koyduğuna göre yeni bir yasa gerektiğinde ise yeni bir peygamber gelmeyeceğine ve yeni bir vahiy inmeyeceğine göre yasayı kim koyacak? Yürütmeyi kim yürütecek? Ve yargının yasamaya uygun olduğunu kim gözetecek? Ali Bulaç'a bakılırsa, “müçtehitler” Bunlar dini en iyi bilenler ve en iyi yürütenler olacak. Peki bu en iyilerin en iyi olduğunu kim tayin edecek? Allah mı? Hayır, halk. Peki halk neden müçtehit değil? Dini yeterince bilmediği için. Peki dini yeterince bilmeyen halk, müçtehitlerin en iyi bildiğini nereden bilecek?

Buna dinin keyfi yorumlanması denir. Kuran'a göre insanı kendi ruhundan yaratan Allah, onu meleklerden de üstün, "Eşref-i Mahlukat" olarak yaratmıştır. Ali Bulaç ve Fetullah Gülen hocaefendiyi "Eşref-i Mahlukat" olarak yaratan Allah geriye kalan zavallı kullarını bunlardan daha az şerefli yaratmamıştır herhalde. Ya da bu kendilerini en iyi olarak koyanlardan geriye kalanların az şerefli olduğuna dair bir işarete rastlanmamıştır. İslam'ı bir dayatma olarak algılayan istismarcı anlayışın İslamiyet ile bir alakası olamaz.

İran anayasasına göre, “Hakimiyet tanrıya mahsustur ve tanrı da insanı kendi kaderine egemen kılmıştır.” (syf. 57) Buna göre insanlar kendi kaderlerine siyasal düzeyde seçimle egemen olurlar. Bu durumda “Halkın yanlış seçim yapması da mümkündür; çünkü insan masum zaten değildir.” Hatemi'nin ifadesiyle “İnsan oğlunun tüm ilerlemeleri deneme-yanılma yoluyla yapıldığına göre, neden insani, toplumsal ve siyasal meseleler alanında da bu hakkı tanımayalım? Neden gencimizin, yaşlımızın, erkeğimizin, kadınımızın seçim yapmasına ve yaptığı seçimin sorumluluğunu da kabullenmesine izin vermeyelim ki? Bu özgürlüğün ve büyümenin gereğidir.” (syf. 59) “Öte yandan halk seçimle yaptığı hatayı yine kendisi düzeltebilir.”

Şunu anlatmaya çalışıyoruz: insanlar inanç bazında Allah'la mümkün en direkt ilişkide bulunmalıdır. Yaygınca söylendiği gibi hiç bir kişi ve kurum Allah'la kul arasına girmemelidir. Bulaç'ta içinde bir çok kişinin övündüğü “İslam’da ruhban yoktur” savı ancak böyle doğrulanır. Gerçekten de özü itibariyle İslam’da ruhban yoktur. Ama fiiliyatta İslam tarihi boyunca bir ruhban olagelmiştir. Alevilikte pirlik, Sünnilikte şeyhlik tarih boyunca Hilafet, imamlık, Şeyh-ül İslamlık, Diyanet İşleri Başkanlığı ve personeli hep bu kapsama dahildir. Şimdi önerilen bundan fazlasıdır. Ve bunun reddedilmesi gerekir.

Demokrasinin çoğunluk rejimi olduğu tezi eksik bir tezdir. Sayın Bulaç'ın iki yüz yıl öncenin argümanlarına (J. Stuart Mill, Toguvelli) ve soğuk savaş döneminin (Leslie Lipson) argümanlarına dayalı demokrasi tartışması yapmaya çalışması anlamsızdır. Demokrasi çoğunluğun tercihini zorunlu olarak iktidara getirir. Ama azınlıkta kalanları gözetmeyen ve onlara diktatoryal yöntemlerle hükmeden bir demokrasinin demokrasi olduğunu kim söyleyebilir? Bir zamanlar proleterya dünya nüfusunun % 90’ı iken, proleterya diktatörlüğünü demokrasinin kendisi olarak koyan anlayış reel sosyalizm somutunda iflas etti. Çoğunluğunu İslam nüfusunun oluşturduğu ülkeler için de benzer sorunlar vardır. Çoğunluk istedi diye İran İslam Cumhuriyeti bütün Yahudilerin katlini isterse sistem ne kadar haklı olur. Ya da Türkiye'de çoğunluk istedi diye herkesin -doğal olarak azınlığın- baş örtü giymesi yada başını açması ne kadar makuldür. Demokrasi tam da Bulaç'ın dediği gibi, çoğunluk rejimi değil çoğulculuk rejimidir.

Özellikle günümüzde demokrasinin bütün tabiyeti, sınıflar, cinsler, ırklar, kültürler ve hatta bireyler olarak kucaklaması kendi güvenliği ve zenginliği açısından gereklidir. Hatta bireylerin sadece siyasal, ekonomik, dinsel ve kültürel sorunları değil; tek tek üyelerin psikolojik sorunlarının çözümü de bugün kendini dayatan bir sorundur. 2001’de 11 Eylül olaylarından sonra bunalıma giren on beş yaşındaki bir gencin özel uçağıyla elli katlı bir gökdelene çakıldığı haberi tüm dünya basınına yansıdı. Ve siyasetten ekonomiye kadar tüm Amerikan yapılanmasını etkiledi. Dolayısıyla bugün demokrasi ve siyaset hiç bir bireye ve onun sorunlarına duyarsız kalamaz. Ve hatta Suudi Arabistan'ın Almanya'da okuyan gençlerinin sorunlarına çözüm bulamayan bir ABD, onları kendi bağrında birer canlı bomba olarak karşılamak zorunda kalır. Bu bir abartma değil, yaşanan gerçeğin kendisidir. Global olan sadece sömürü değil, onun her türlü yan etkileridir de.

Ali Bulaç'ın “İslam toplumunda devletin herhangi resmi bir din görüşüne sahip olmaması ve bütün dini görüş, mezhep ve içtihatlar karşısında tarafsız olması”nın temel bir İslami ilke olması gerektiği görüşü doğru ve yerindedir. Devletin sınırlandırılması demokratik bir ilkedir. Ve ülkenin tümünü ilgilendiren kaçınılmaz görevlerle görevli olması yerindedir. Yine yetkilerin, merkezden çevreye, yerele kaydırılması da doğru ve yerinde bir yaklaşım olarak görülebilir. Fakat devletin yetkilerini devrettiği kurum ya da birimlerin kendi içinde demokratik olmasının gereği gözardı edilmemelidir. Öte yandan yetkilerin yerele ve bir yerde cemaatlere devredildiği bir sistemde, devletin hem devlete karşı ve hem de bu cemaatlere karşı bireyin haklarını koruması gerektiği ve bireyin özgürlüğünün garantisinden sorumlu olduğu açıktır. Demokratik devletin hakları değil, görevleri vardır. Hak sahibi, birey ve toplumdur. Ama onun icra gücü devlettir. Bu konuyu kapatmadan önce Türkiye ve İran somutunda devletin dine, dinin siyasete müdahalesine ilişkin iki somut olguyu da değerlendirelim.

Türkiye gibi laik ve demokratik bir ülkede halkın dinsel etkinliğinin yönetimi devletin tekelindedir. Gerçi değişik tarikatlaşmalar özellikle de, Nakşibendilik devletin içine yuvalanmıştır. Ve bu tarikatlar Türkiye'de siyasal etkinlikleri de büyük ölçüde yönetmektedirler. Ama Türkiye'de bu iç içe sızmış devlet, diyanet yapılanması; anti-demokratik bir kültür, gelenek, siyasal ve dinsel yapı üretmiştir. Bir yanıyla Amerikan finansmanına borçlu ve muhtaç edilen Türkiye ekonomik ve siyasi yapısı “kardeş bir kaynaktan” Suudi Arabistan sermayesi tarafından finanse edilmektedir. R. Tayyip Erdoğan bir anlamda bu iki kanadın üzerinde uzlaştığı kişidir. Görevi ABD'nin çıkarlarına uygun bir İslam ve Suudi Arabistan sermayesinin çıkarına uygun bir demokrasiyi (ondan fazlasına izin vermemek üzere)yürürlükte tutmaktır. Türkiye somutunda laik devletle tarikat sermayesinin ilişki ve çelişkisi Bush ailesi ile Bin Laden'in ilişki ve çelişkisinin bir uzantısı gibidir. Ordu için İslamiyet hem siyasetten kovulması gereken bir tehlike ve hem de 1990 dan önce sola karşı, günümüzde ise Kürt hareketine karşı kullanılmaktan vazgeçilemeyecek bir silahtır. Siyasal İslamcı tarikat sermayesi açısından ise kendisini laikliğin teminatı olarak gören ordu hem bir tehlike ve hem de sınıfsal bir karşı çıkışı önleyebilecek vazgeçilemeyecek bir silahtır.

Bu nedenle Türkiye İslamiyet ile Laiklik arasına sıkışmış kalmıştır. Türkiye'de hem İslami yapı en katı İslami yoruma sahiptir ve hem de laik yapı en katı, bağnaz, anti-demokratik bir yoruma sahiptir. Bunların birbirleriyle olan ilişki ve çelişki düzeyleri halka karşı kuşkuyla dolu, ona güvenmeyen, onu gütmeyi vazgeçilmez gören, dini kesim açısından dinden bihaber, laik kesim açısından moderniteden bihaber görülen ve küçümsenip aşağılanan bir yaklaşım olarak yansımaktadır. Ordu, modernist kesimin dini şer-i yönetiminden olan korkusunu, İslami kesim ise; Müslüman halkın dini duygularını istismar etmektedirler. Her iki kesim de en büyük tehlike olarak demokrasiyi görmekte ve batı tipi demokrasinin "vatanı ve milleti böleceği" ve kendilerinin tutundukları geleneksel dini ve laik değer yargılarını aşındıracağından endişe etmektedirler.

Dini sermaye bilimsel eğitim kurumlarına ve orduya sızıp, devleti içten ele geçirmenin planlarını yaparken, laik kesim İmam Hatip liselerinin eğitimlerini düzenlemekte, Hac organizasyonlarını düzenlemekte, camilerin imamlarını tayin etmekte, Diyanet İşleri Başkanlığı eliyle her cuma günü camilerde okunacak vaazı belirlemekte, kesilecek kurbanların derilerini Türk Hava Kurumu adına toplamakta ve laik eğitim gören okullarda din dersi programları düzenlemektedir. Devletin yürüttüğü bu dini kampanya iki açıdan anti demokratiktir.

1- Halk bu faaliyetin hiç bir düzeyine katılamamakta, dinsel manipülasyona alet olmaktadır.

2- Bu haliyle de dinsel hizmet İslam'ın Sünni mezhepleri gözetilerek ifa edilmektedir. Oysa Türkiye'nin en az %20 si Alevi'dir ve tümden Müslüman olmayan dini azınlıklarda mevcuttur. Bu nedenle dinsel hizmet tümden halkın kendi inisiyatifine bırakılabilirdi.

Üzerinde durulması gereken ikinci olgu İran'daki Mollalar düzenidir. Bu düzenin mevcut haliyle oligarşik olduğu açıktır. Geçmişte kalan monarşik halife yönetim tarzına göre daha demokratik olduğu söylenebilir fakat bunun yeterli bir düzey olmadığı da son derece açıktır. Dini halktan daha iyi bilen bir oligarşinin, dini halktan daha iyi temsil edebileceği kuşkuludur ve halkın denetimine açılması gerektiği açıktır. Öte yandan İran'ın bir çok konuda dini algısının Türkiye'den daha ileri olması şaşırtıcıdır. Örneğin Türkiye'de kadınlar imam olamazken, İran'da kadınların imam olabilmesi yasal güvenceye kavuşturulmuştur. Yine Yahudi ve Ermenilerin dinsel azınlık kabul edilerek, meclise temsilci göndermelerinin garanti altına alınmış olması olumlu bir yaklaşımdır. Gerçi bir kaç parlamenterin karar sürecinde etkin olması beklenemez fakat yine de sorunlarını resmi bir biçimde halkın kürsüsünde dile getirmeleri önemlidir. Türkiye'de 20 milyona yakın Kürdün tek bir temsilcisinin parlamentoda bulunmuyor olması bu iki ülke arasındaki anlayış ve yaklaşım farkını göstermesi bakımından önemlidir. İran'da Kürtlerin siyasal haklarının tümünün verilmediği ve bunların verilmesi için mücadele etmek gerektiği açıktır ancak yine de İran parlamentosunda resmi Kürdistan temsilcileri vardır ve Kürtler adına etkinlik göstermektedirler.

Konu başlıklarına geri dön - İslamın Demokratikleşmesi

Gulbahar Koker
gulbahar, Son Güncelleme: 29.06.08

     

 Yukarı çık