AnasayfaspaceHaberlerspaceYazılarspaceForumspaceBilgilerspaceYazılımspaceLinklerspaceResimlerspaceSitemapspace
Bulunduğunuz bölüm:   Anasayfa / Yararlı Bilgiler / Din ve İnançlar

İslam, Liderlik Ve Demokrasi



İslam siyasetinin anti-demokratik kurumlaşmasının en önemli nedenlerinden biri de liderlik anlayışıdır. Bunun iki kaynağından birisi, Doğu’da tarih boyunca oturmuş despotik liderlik tarzı, diğeri İslamiyet’in gelişinden sonra tevhid inanışından esinlenen ve kendisini peygamberle özdeşleştiren, uygulama sürecinde ise peygamberden çok daha fazla mutlaklaşan liderlik anlayışıdır. Bilindiği gibi peygamberlik gerçekte dünyevi yönleri bulunsa da, asli olarak ruhani-uhrevi yönü ön planda olan daha çok insanın ruhsal varlığının kurtuluşuna ilişkin bir oluşumdur.

Yine peygamberlik özel bir durumdur ve kaynağı itibariyle dünyevi değildir. Peygamberliğin kaynağı Allah’tır ve neyi nasıl yapacağına ilişkin talimatları da (vahy) Allah’ın kendisinden alır. İşte İslamiyet’te peygamberliğin bu özel konumu peygamberlik adına değil, ama halifelik adına süreklileştirilmiştir. Yine sultanlık, meliklik, emirlik, ruhani varlığından sorumlu görmüşlerdir ve iktidarlarının kaynağına halkın değil, Allah’a bağlama eğiliminde olmuşlardır. Daha doğrusu İslam coğrafyasında dinsel olan ile dünyevi olan, iç içe geçmiştir. İktidar halk üzerinde uygulanmıştır, ama kaynağı din olarak görülmüştür. Bu nedenle ne yönetenler ne de yönetilenler tarafından iktidarın sorgulanması asla düşünülememiş ve dünyevi olana isyan dinin kendisine karşı isyan olarak algılanmıştır. İktidar sürekli olarak üstte el değiştirmiş, halk bu süreçlerde ya yer almamış ya da taraflardan birinin emrinde onun ilahi varlığına tapınır bir vaziyette gözü kapalı yer almıştır.

Yine de halkın direnişi hiç olmamıştır, diye bir sonuç çıkarmamak gerekir bu ifadelerden. Haricilik, Şiilik, Alevilik değişik tarikatlaşmalar ve halk hareketleri hep olagelmiştir. Ancak bizim vurgulamak istediğimiz olgu halkın direniş süreçlerine katılımındaki olumsuz pozisyondur. Bu haliyle de yani dini liderliklerinin mutlak önderlikleri altında yürütülen siyasal mücadele süreci de liderliğin kişisel pozisyonuna göre halka, halka ve Kuran’ın özüne daha yakın yada daha uzak olmuştur.

Bizim coğrafyamızda despotizm bir gelenektir. Despotizmin bir kaynağı tanrı-kral ya da rahip-krallık geleneğidir. Bu coğrafyanın liderleri, kralları kendilerini ya tanrı kabul ettirmişlerdir ya da tanrısal. Buna kendilerinin de inanmadığı düşünülebilir. Ama böyle düşünmemeleri için gerçekten de hiç bir neden yoktur. Doğulu hükümdar gerçekten ve tanrının mutlak olan tüm sıfatlarını kendinde merkezileştirmiştir. İstediğine lütufta, istediğine kötülükte bulunur. İyilik, kötülük her şey ondan gelir. Gücünün yetmediği şey yoktur. Ölüm bile onu ayrıcalıklı kılar ve diğer dünyaya bölük bölük insanla beraber gider. Böyle olunca bu yöneticiye karşı olmak kutsallığa hakarettir ve bu yöneticinin kuruntuları ilahi işaretler olup çıkar. Hukuk, yasa, her şey onun kişiliğinde somutlaşır. Firavun bir gün rüyasında yeni doğan bir çocuğun kendisini iktidarından ettiğini görür. Ve son bir yılda doğan çocuklarla, doğacak çocukların hepsinin öldürülmesini ister. Hz. Musa bu kurbanlardan bir sepet içinde suya bırakıldığı için hayatta kalmayı başaran kişidir. Tehlike Osmanlı sarayında beşikteki bir çocuk olarak belirdiği zaman da bertaraf edilir, henüz bir rüyaya konu olduğu zaman da.

Burada tehlikeyi tehlike yapan şey, iktidara ortak olma ama genellikle de ortak olma ihtimalidir. İktidar mutlaktır ve tek kişinin elinde toplanır. Yukarıda Allah bir tek ise aşağıda hükümdar da yalnız bir tek olabilir. Yukarıda tanrıya aşağıda yöneticiye şirk koşulmaz. Ona sadece hizmet edilir. Ondan korkulur. Gazabından korunmak için kurban kesilir ve ondan iyi ve kötü ne gelirse gelsin itirazsız kabul edilir. Kuran'da, Habil ile Kabil'in kavgası anlatılırken her iki kardeşin birer kurban adadığı ancak Allah’ın birini kabul ettiği, ötekini reddettiği belirtilir. Nedeni ise Allah’ın yalnızca kendinden korkanların kurbanını kabul ettiği şeklinde izah edilir, (Maide 27). Yani kurban adamak yetmez. Sonucu belirleyen şey korkudur. Doğulu hükümdarlar da insanları işte böyle yönetirler. Onlara hizmet edilmesi yetmez. Onlardan Allah gibi korkulması da gerekir. İktidarı sağlam kılan şey katılım ve sevgi değil, korkudur.

İslam’ın tarih boyunca iki akış yönü vardır; bunlardan biri halkçı ve bu anlamda İslam’ın özüne bağlı olan yön, diğeri ise, üstten dayatmacı, karşı devrimci yöndür. Tarihteki Türk-İslam geleneğini İslamiyet’e karşı devrimciliği temsil eder ve kimlik sorgulanmasını buradan başlatmayan bir İslam’i liderliğin bu yüzyılda İslam’i hassasiyetlere uygun, Müslüman halkın sorunlarına cevap olabilecek bir liderlik yapabilmesi beklenemez.

Onlarca yıldır Türkiye'de demokrasinin oturmamasının gelişmemesinin nedeninin partilerdeki lider sultası olduğu belirtilir ve bu doğrudur da. Türkiye de partiler bir ordu düzeninde örgütlenmişlerdir. (CHP zaten ordunun partisidir, sağ partiler ise halka ve halkçı güçlere savaş açmış partilerdir. Türk-İslam sentezi temelinde fetihçi, savaşçı bir ruhla eğitilen ve hazırlanan partilerin barış döneminin yapıcı politikalarına ve örgütsel yapılanmasına sahip olması herhalde beklenemez. Bu yüzden partiler sürekli emir-komuta düzenindedirler ve savaşa hazırdırlar. Komutan-liderin talimatı tartışılmazdır ve yerine getirilmek içindir. Milletvekilleri varlıklarını halka değil, lidere borçludurlar. Onlar vekildir, çünkü vekaleti liderlik vermiştir. Dolayısıyla halka karşı değil, lidere karşı sorumludurlar.

Liderlik konusunu kapatmadan önce, Liderlik İslam ve Demokrasi üzerine çok önemli bir hususu ele alalım. Kimi düşünürlere göre İslamiyet'te korkuya dayalı bir tanrı fikri vardır. Bu hükümdarlara, yöneticilere hakim olduğu için İslam demokratikleşemez. Yukarıda verilen ayette (Maide 27) bu fikri destekleyen ayetlerden birisidir. Bu düşünce yanlış olmamakla birlikte gerçeğin yarısıdır sadece. Kuran'ın bir rahmet dini olduğuna, rahman dini olduğuna dair pek çok ayet de vardır. Bunların dikkate alınmaması haksızlık olur.

İnsanların kişilik düzeyinde kendilerini tanrıyla özdeşleştirmesi doğaldır. Bir Hıristiyan’ın tanrısı doğal olarak peygamberi gibi daha sevgi dolu olmayı benimsemesi, bir Musevi’nin tanrı Yehova gibi kıskanç ve peygamberi gibi sert bir mizaca sahip olması doğal görülebilir. Müslümanların peygamberleri de Hz. İsa ile Hz. Musa arasında bir çizgidedir. Kendi deyimiyle, "İslam bir orta yol dinidir." Öte yandan Hz. İsa babasız ve Allah’ın annesine üfürmesiyle doğmuştur. Hıristiyanların deyimiyle Hz. İsa Allah’ın oğludur. Oysa Hz. Muhammed Abdullah'ın oğludur. Yani Allah’ın bir kulunun, bir insanın oğludur. Hz. Musa gibi elindeki asasının gücüne dayanarak da liderliğini kabul ettirmemiştir. İnsana en yakın peygamberdir. En mütevazı ve gücünün sınırlarını en iyi tanıyan peygamberdir de. Müslüman liderler bunu da örnek alabilirlerdi. Lider doğmuş olmayı değil de, lider olmak için ne yapmak gerekiyorsa onu değerli bulabilirlerdi. Demokratikleşme konusunda İslamiyet'in özellikle Hıristiyanlığa göre dezavantajları vardır. Ama avantajları da en az onlar kadar belki de daha fazla vardır.

“Sen yalnızca Allah’ın rahmeti sayesinde onlara yumuşak davrandın. Eğer katı yürekli bir nobran olsaydın, kesinlikle etrafından dağılıp giderlerdi. O halde onları bağışla, bağışlanmalarını dile ve yapılacak işlerde onların görüşlerini al." (Al-i İmran, 159)

“Onlar (...) buyrukları aralarında danışıklıdır; işlerini de aralarında danışarak çözerler." (Şura; 39)

Burada da bir siyaset ve liderlik anlayışı vardır. Ve birinci ayet peygamberlerin kendisine hitabendir. Açıkça görülebileceği gibi Kuran demokratik yoruma oldukça açıktır ve demokratik bir yönetimden yana olanlar bu anlayışlarını Kuran’a rahatlıkla dayandırabilir. Daha fazla tartışmadan konuyu burada kapatıyoruz.

Konu başlıklarına geri dön - İslamın Demokratikleşmesi

Gulbahar Koker
gulbahar, Son Güncelleme: 29.06.08