kEditor - Yararlı Bilgiler / Din ve İnançlar / İslam'ın Demokratikleşmesinde Birey Ve Toplum

http://www.keditor.com/bilgi_din_ve_inanclar_195.html


Bulunduğunuz bölüm:   Anasayfa / Yararlı Bilgiler / Din ve İnançlar

İslam'ın Demokratikleşmesinde Birey Ve Toplum



Bugün Müslüman Ortadoğu’nun mevcut tıkanıklığını aşabilmesinin en önemli koşulu katı hiyerarşik cemaat örgütlenmesinin dağıtılıp, bireyin özgürlüğünün sınırlarının mümkün olan en üst düzeye kadar genişletilmesidir. Oysa bugün İslam toplumlarının da en büyük handikapı bireye/insana güvensizliktir. Bu açıkça Kur-an’ın kendisine aykırı bir tutumdur.

“Düşün ki, Rabb’in meleklere; ‘muhakkak ben, yeryüzünde bir halife tayin edeceğim’ dediği vakit, Biz seni tespih ve takdis edip dururken orada fesat çıkaracak ve kanlar akıtacak bir yaratık mı yaratacaksın?’ dediler. ‘Herhalde ben sizin bilmediğiniz şeyleri bilirim’ buyurdu.” (Bakara. 30)

“Ben onu muntazam bir insan kıvamına getirip, içine ruhumdan üflediğim zaman, derhal onun için secdeye kapanın.” (Hicr. 28)

Yukarıdaki ayetler insana güven vurgusuyla doludur. Allah yeryüzünde kendisine halife olsun diye insanı yaratmıştır. Üstelik bu halife melekler gibi günah işlemeyen. kan dökmeyen, Allah’a ibadetten geri kalmayan bir yapıda da değildir. Meleklerin bu konuda kendi faziletlerini övmelerine ve insanı açıkça aşağılamalarına rağmen Allah tercihini meleklerden yana değil insandan yana yapmıştır. Daha da önemlisi Allah, insanın bedenini oluşturduktan sonra ona kendi ruhundan üflemiştir. Bu nedenledir ki, insan bütün yetersizliklerine ve günahlarına rağmen ruhu itibariyle kutsal bir varlıktır. Tanrıdan bir parçadır.

Bu konu İslam hümanizması açısından çok önemlidir. Ortadoğu’da kaybolan birey Kur-an’ın bu ayetlerinde gizlidir. İnsan günahlarıyla, itaatsizlikleriyle, kan dökücülükleriyle beraber kabul edilmiştir. Bu haliyle meleklerden daha üstü tutulmuştur. Tasavvuf erbabının yüzeysel bakılınca büyük bir günah işlemiş gibi göründüğü, kendisini Allah’la özdeşleştirme, onun içinde aşkla kaybolma hususu bu ayetler ışığında ele alınınca en büyük bir fazilet gibi ortaya çıkmaktadır. Hallac-ı Mansur’un, “Enel Hak” demesinin nedeni onun günahkarlığı değil, onun kendi kutsallığına sahip çıkışıdır. Günah olan bir insanın kendi tanrısallığının ve Allah’ın ruhundan bir parça olduğunun farkında olmamasıdır. Günah olan bütün insanlığa bu temelde muamele etmemektir. İnsanın var oluşuna karşı hoşgörüsüzlük, güvensizlik ve aşağılama, Allah’a karşı işlenmiş bir günahtır.

İslam’ın bu anlayışını toplumsal/siyasal sürece yansıtmak İslam Rönesans’ının başlangıç noktası olacaktır. Birey düşüncesiyle duygusuyla meşruluk kazanacak, toplumu katkılarıyla büyütürken kendisi de büyüyecektir. Bireyin iradesi devlet. Toplum yada dinsel-manevi önderlikler tarafından baskı altına alınmayacaktır. Toplum, iradesinden feragat etmiş bireylerden oluşan bir yapı değil, bireylerin iradeli katılımları sayesinde güçlü ve iradeli bir yapı olarak şekillenecektir. Böyle bir yapı şekillenmesi de kazanılmış gelecek anlamına gelecektir.

Daha önceki bölümlerde İslam’ın esasta bir devlet dini olmadığını belirtmiştik. İslam’da;

“Andolsun ki, bize, ilk defa yarattığımız gibi, işte teker teker geldiniz." (EN’AM -94)

“Herkesin kazandığı ancak kendi boynuna geçer, hiç bir günahkar başkasının günahını taşımaz." (EN’AM 164)

"De ki, (...) Artık hidayeti kabul eden kendi nefsi için kabul etmiş olur; sapkınlık eden de kendi aleyhine sapmış olur. Ve ben sizin üzerinize vekil değilim." (Yunus 108)

Ayetlerde görüldüğü gibi her birey kendisinden sorumlu tutulmuştur. Benzer biçimde insanların bir ümmet ve topluluk olarak kabul edildiği ve onların önderleriyle beraber tanrının huzuruna çıkacaklarına dair ifadeler de vardır. Ancak bir dinin tüm üyeleri yine de aynı kategoriye konmamışlardır. İslam'ın en çok çatıştığı Yahudilik bile ele alınıp değerlendirilirken onların tümünün aynı olmadığı vurgulanmıştır. O halde topluma ve ümmete vurgu yapan bu ayetler, bireyin toplum ve ümmet içinde kaybolmasını meşru kılacak temelde ele alınamazlar. Tam aksine bireylere, bir topluluğa, cemaate, ümmete ve onun liderinin yoluna girebilme hakkı tanınmıştır. Çağdaş bir dille söylemek gerekirse, insanlara örgütlenme hakkı tanınmıştır. Ancak bireyler girdikleri bu örgütlerin pratiğinden de sorumlu tutulmuşlardır. Yani birey hem örgütünün -ümmet, cemaat, vs.- pratiğinden ötürü bir hesap verecek ve hem de ondan bağımsız kendi kişisel pratiğinden ötürü hesap verecektir. Bu başlı başına demokratik ve bireyi, onun haklarını ve sorumluluklarını bir arada gözeten çok ileri bir yaklaşımdır.

İslam’ın bir iktidar odağına ve bir devlete hitap ettiği herhangi bir ayet bulunmamaktadır. Kaldı ki, yukarıda da görüldüğü gibi peygamberin kendisi bile “hiç bir kulun” bireyin vekili olarak kabul edilmemiştir. Dolayısıyla İslamiyet'in kabile, ırk, cins, sınıf temelinde değil de, özüne uygun olarak birey temelinde örgütlenmesi mümkün olabilseydi bugün İslam dünyasının çok daha farklı olabilmesi mümkündü. Çünkü resmi İslam’ın toplumsal tarihi Kuran’ın özüne aykırı olarak bireyin inkar edildiği, kadının erkeğin vesayetine, bütün İslam aleminin bir tek halifenin vesayetine, Alevilerde olduğu gibi bütün bir kabileyi bir Pir’in vesayetine, Sünni tarikatlaşmasında görüldüğü gibi bütün bir cemaati bir şeyhin vesayetine bırakmıştır. Dolayısıyla peygamberin kendisi için reddedilen kimi sorumluluklar bu tek tek bireylerden alınarak, din ve toplum önde gelenlerine verilmiştir. Bunlar kendilerini bir tanrı olarak ortaya koymamışlardır ama insan üstü görünmekten ve insanların üstünde durmaktan da asla vazgeçmemişlerdir.

Benzeri şekilde İslamiyet’te yakın akraba bağlarına değinilmiştir ama vurgu her zaman bireye yapılmıştır. Ama zaten örgütlü olan bazı statükocu güçler istismar edebilecekleri kadarını almış, gerisini görmezden gelmişlerdir.

Doğudaki devlet de birey temelinde değil, topluluklar temelinde örgütlenmiştir. Karşısında dinsel ya da milli, aşiretsel yada kavimsel bağlarına uygun topluluklar belirlemiş, ya bunların eski egemenlerini yerinde bırakarak muhatap almış ya da onları görevden alarak kendisi yetkili atamış ama her koşul altında devlet bu bireyleri muhatap almıştır. Bu kişiler bulundukları yörenin mutlak hüküm merciidirler. Hukuk, vergi, din, güvenlik, asayiş vb. her şey bunların eliyle koordine edilir. Bunlar devlet/sultan istediğinde, onun istediği düzeyde vergi verirler yada savaşa (sefere) katılırlar. Dolayısıyla doğuda toplumsal örgütlenme son derece katıdır ve toplumun asıl olarak demokrasiye ihtiyacı vardır.

Türkiye örneğinde olduğu gibi devletin anti-demokratik yapısının açıkça ortada olduğu devletlerde devletin tanıdığı kadarıyla hakların kullanılmasını da toplum engeller. Devlet en büyük anti-demokratik yaptırım gücünü toplumda bulur. Bu nedenle bu toplumlarda devlet ve toplum iç içe geçmiştir ve Türk-İslam sentezi olarak konulan ideolojik çerçeve devletin tek yönlü olarak ürettiği bir olay-olgu değil ama asıl olarak toplumda zaten var olan bir düzeyin yeniden düzenlenerek devlet eliyle gerisin geri topluma götürülmesidir. Bugün Ortadoğu'da örgütlü derin devlet, toplumla iç içe geçmiş devlet gerçeğidir. Derin devlet toplumun bağrında saklıdır ve toplum bu devletle özdeşleşmiştir. Devlet kendi başına mutlak bir yaratım olmadığına göre, kendi kendine demokratikleşemez. Mekke'deki büyük put nasıl ki, kalkıp diğer putları kırma yeteneğinde değilse; bugün putlaşmış derin devlet de kendi kendini kırıp, parçalayamaz. Kendi kendisini dönüştüremez ve yeniden yapılandıramaz. Bu putu yaratan toplum, onu yüreğinden söküp atabilir ya da yeniden anlamlandırarak yeniden yaratabilir. İlk yaratan put değil, insan olduğuna göre bugün yeniden yaratacak ve dönüştürecek olan da yine insandır.

Burada yaratım ve dönüştürmeyle görevli gördüğümüz insan, birey olarak ve bireylerden müteşekkil topluluk olarak insandır. Genellikle devletler ve iktidar odakları bireyleri teker teker hedefleyerek, onların direncini kırmazlar. Bunu topluma havale ederler. Birey ölümü göze aldığı andan itibaren devlete ve iktidar odaklarının fiziksel baskısına direnebilir, ama bireyin doğal yaşamı için kaçınılmaz olan toplumsal ortam bireyin direncini kırabilir ve onu soluksuz bırakabilir. Marx’ın deyimiyle “İnsan ne topluma karşı çıkabilir ne de ondan kopabilir. İnsan ancak çevresiyle zenginleşebileceği gibi varlığıyla da çevresini zenginleştirerek var olabilir.” Dolayısıyla Ortadoğu’da demokratikleşmenin anahtarı olarak toplumun demokratikleşmesinin kaçınılmazlığını görmek gerekir.

Toplumun demokratikleşmesinin yolu da katılımın geleneksel temelde değil, bireylerin birer birey olarak toplumda yer aldığı, alabildiği ortamların yaratılmasından geçer. Yani her topluluk (dernek, tarikat, cemiyet, mezhep, siyasal parti, mesleki oluşum) üyesine/üyelerine eşit katılım hakkı tanımak ve bunun yerine getirilmesini de bir görev olarak kabul etmek zorundadır. Kendi içinde anti-demokratik bir siyasal parti, dernek yada cemiyetin kendi dışındakiler hoş görülü olması beklenebilir mi? Kendisine en çok benzeyeni, en çok hizmet edeni ve bağlı olanı hor gören bir oluşum, kendisini eleştiren, kendisine aykırı düşünen ve o temelde örgütlenen ve pratikleşen güçlere karşı hiç müsamahakar olabilir mi? İç barışa ve bu anlamda bir kararlılığa ulaşmamış güçlerden oluşan bir devlet yapısı asla bir barış yaşayabilir mi? Böyle bir konumda devlet zorunlu olarak farklılıkları bastırmaz mı? Güvenlik her türlü sosyal/manevi gelişmeye tercih edilmez mi? Demek ki, devletin ve toplumun demokratikleşmesinin birinci koşulu farklılıkları peşinen kabul etmek, ikinci koşulu ise, faklılıkların örgütlenmesine rıza göstermektir. Öte yandan kendi faklılıklarımızı başkalarına zorla benimsetmekten vazgeçmemiz ve barışçıl mücadeleyi ancak gerektiği kadar, Kuran'ın deyimiyle “tebliğ” düzeyinde ele almak, onun dışında zora dayalı her tür mücadeleyi reddetmek, demokratik olan tek yaklaşımdır.

Konu başlıklarına geri dön - İslamın Demokratikleşmesi

Gulbahar Koker
gulbahar, Son Güncelleme: 29.06.08

     

 Yukarı çık