İslam'ın Şiddet Anlayışı ve DemokrasiYaşadığımız son on yılın en dikkat çekici şiddet dalgalarından biri İslam dünyası ve İslam düşüncesinden kaynaklı. Gerçi İslam doğduğu günden itibaren şiddetle içli dışlı olmuş, kimi zaman şiddete maruz kalmış, kimi zaman kendisi hem içte hem dışa karşı şiddet kullanmıştır ve adı neredeyse şiddetle özdeşleşmiştir. Ama özellikle son on yılda bunun böyle dikkat çekmesinin nedeni, Sovyet sisteminin de çökmesi nedeniyle Amerikan örgütlenişine direnen tek odak olarak kalmasıdır denebilir. Ama ABD'nin ve genelde batının bir manipülasyonu, karşıt karalama kampanyası olarak tanımlamak da yanlıştır. İslam doğuda, kendi coğrafyasında ve kendi içinde bugün hala sorunlarını çözerken, sorunların çözüm dili olarak şiddeti esas almaktadır. Bu nedenle Ortadoğu’da demokratikleşme sorunu tartışılırken İslam’ın şiddet anlayışı çözümlenmezse en ufak bir adım atılamaz. Tek tek sorunları tartışabilmek için önce tartışma ortamına ve yöntemine, tartışma imkanına ve olgunluğuna sahip olmak gerekir. Bu husus çözümlenmeden diğer sorunları tek tek ele almanın bir anlamı olamaz. İslam'da şiddetin iki kaynağı vardır ; 1- Kendisinden önce var olan ve kendisinin de içinde doğduğu gelenek (şiddet geleneği) 2- Kuran'da var olan savaş ve cihat ayetlerinin yanı sıra Allah’ın cezalandırıcı/kahredici sıfat ve tasvirleri. Genelde doğunun despotik, şiddeti kutsallaştıran ve siyasetle şiddeti özdeşleştiren anlayışı biliniyor. Bu bakımdan genel anlamda bir doğu şiddet kültürü değerlendirmesi yapmayacağız. Ancak özgün olarak bugün ve 1400 yıl öncesinin Mekke kökenli şiddet anlayışını ve onun çıkışını değerlendireceğiz. Henüz tarihin başında insanlar sınırlı olarak toprağa yerleşme sürecinde tarıma elverişli alanlarda yerleşir ve düzenli yaşam olanaklarına kavuşurken, asıl büyük kitle görece elverişsiz alanlarda, göçebe bir yaşam sürüyordu. Bu düzensiz ve istikrarlı olmayan hayvancılığa ve göçebeliğe dayalı topluluklar iştahları kabardıkça yerleşik hayat yaşayan insanlara göre, görece daha savaşçı bir ruha sahip olmanın yanı sıra, organizasyon olarak da askeri oluşlarının ve yeterince silahlanmış olmanın avantajlarını, kuraklık vb. zorunlu yaşam koşullarını sabote eden kıtlık süreçlerinin yarattığı ölmemek için öldürüp başkasının yaşam kaynaklarına el koymak gibi motive edici gücü çok yüksek gerekçelerle birleştirerek, yerleşik olan topluluklara sürekli baskınlar düzenlediler. Çoban kardeşlerle, çiftçi kardeşler yaşam kaynakları bir birilerine benzeyenler olarak da birbirleriyle savaştılar. (Yani çobanlar, çobanlarla, çiftçiler çiftçilerle) Ama asıl dikkat çeken savaşlar kutsal kitapta geçen Hz. Adem'in çoban ve çiftçi oğulları arasındaki kardeş kavgaları oldu. Çünkü tarihin dikkat çekici ölçüde sık görülen savaş gerçekleşmesi yerleşik olmayan göçebe, çoban kabilelerin yerleşik tarım toplumlarına saldırması şeklinde tezahür ediyordu. "Bu durum Semitik kökenli Arap, İsrail çöl kabileleri açısından da geçerliydi. Bu kabileler bir taraftan kendi içinde çatışmalı iken bir taraftan da komşu sınırdaş Mısır ve Sümer’le ilişki, çelişki içinde idiler. Öte yandan önderliğin savunmalar da izah ettiği gibi M.Ö. 3000’li yıllarda Arabistan'da kuraklık baş gösterince bu kabileler Sümer ve Mısır’a göç etmeye başladılar. Fakat gerek kültürel nedenlerle gerekse de buralarda işgücü konumunda olmaları nedeniyle bu yönetimlerle düştükleri sınıfsal çıkar farklılıkları nedeniyle bir kez daha kendilerini çatışır durumda buldular ve tekrar çöle, anavatana Urfa üzeri Hz. İbrahim'le, Mısır üzeri Hz. Musa ile dönüş yaptılar." Allah fikri etrafında birleşen Yahudiler de dahil bu kabileler siyasal bir birlik sağlayamadılar ve gerek Yahudiler, gerekse Araplar arasında kabile savaşları sürüp gitti. Bu kabile savaşları yenilenlerin köleleştirilip yerleşik uygarlıklara satılmasıyla son bulurken ticaretin mantığı da korsanlığın mantığına eş gelişti. Yani Roma-Bizans-Sasani ve Habeşistan örneklerinde ticaret ve ticaret yollarının güvenliğini imparatorluk/devlet sağlıyordu. Dolayısıyla güvenlik içinde yapılabilme imkanı çok yüksekti. Oysa Mekke, Medine, Taif üçgeninde ticaret ve ticaret yolunun güvenliğini ticaret yapan kabilelerin kendileri sağlıyordu. Tüccar, korsan ve savaşçıydı. Kervan baskınları en sık rastlanan eylem biçimiydi. Bu kabilelerin Yahudilik ve Hıristiyanlık temelinde siyasal birliği sağlanamamıştı. Puta taparlık itibariyle de hiç bir kabile bütün kabileleri sindiremediğinden putlarda genelin değil, kabilelerin putları olduğundan bir siyasi birlik bu temelde de oluşmadı. Gerçi bu puta tapar Araplar da Hz. Muhammed'den öncede Allah fikri vardı. Nitekim peygamberin babasının ismi Abdullah yani “Allah’ın kuluydu”, ama bu fikir bir siyasal kimlik düzeyine çıkmamıştı. Hz. Muhammed’le birlikte "Bir tek Allah, ortak kabul etmeyen Allah” düşüncesi gelişince ve kabileler üstü bir inanış haline gelince Allah fikri etrafında iktidarda da şirk kabul etmeyen, siyasal birlik oluşumunun objektif ve subjektif koşulları oluştu. Arapların zaten var olan savaşçı ruhu birleşerek akacak kanallar arıyordu. Bir kez daha göçebe çobanlar uygarlık merkezlerine saldırıyorlardı. Kültür olarak yerleşik uygarlıklardan bir üstünlükleri doğal olarak yoktu. Fakat motive edici moral güç ve siyasal-askeri birliği çok güçlü bir biçimde temsil eden Allah fikri -kaldı ki, savaşlarda her zaman çoban göçebe toplumlar yerleşik toplumlara dinsel motifler olmadan da baskın çıkmışlardı- onları yerleşik toplumlar karşısında çok avantajlı bir konuma yükseltti. Böylece Araplar kültürel olarak fethettikleri uluslara bir şey veremezken onları etkilemenin en güçlü yolu olarak askeri etkileme unsuru ön plana çıktı. Diğer yandan henüz erkenden İslamiyet’i kabul eden uluslar onu kendi değer yargılarına uydurmaya başladılar. İslamiyet’in Araplara yerleşecek yeterli alan sağlamasından sonra ve yerleşik alanlarda yaşayan halklar İslamiyet’i kabul edip de din savaşları için bir gerekçe kalmayınca, İslamiyet yayılamaz hale geldi. Yeni bir yayılma dalgası için Orta Asya’dan kopup gelen çoban göçebe Türk’leri beklemek gerekti. Bu İslamiyet’te ikinci şiddet dalgası olarak gelişip dünyayı tehdit eden ikinci dalga oldu. Gerek çöl Arap geleneği gerekse Türk göçebe askeri geleneği üretimi dışlıyordu. Gerçi çölün tarıma elverişliliği söz konusu olamazdı ama Anadolu da pekala yerleşik, üretici bir toplumsal sistem kurulabilirdi. Ama toplumsal genler buna mani oldular. Dolayısıyla kendisi üretmeyen bu topluluklar (Türkler ve çöl Arapları) talan etmeyi ve haraç almayı yaşamanın tek yolu olarak bellediler. En önemlisi de savaştan, savaş ruhundan kopmayı bir aşağılanma, kadınsılık olarak gördüler. Gerçekten de yerleşik uygarlıklar kadın ekseninde gelişmişlerdi ve ister olumlu gözle bakılsın isten olumsuz gözle kadınsı uygarlıklardı. Daha az şiddet daha çok organizasyon öngörüyorlardı. Bu uygarlıklarda belirleyici öğe üretimdi. Oysa erkeksi uygarlıklar üretimi değil, onun sonuçlarını ele geçirmeyi hedefliyorlardı ve bunlarda belirleyici öğe şiddet, fetih ve savaştı. 19. yüzyıla gelindiğinde yeni dünya Türkleri durdurdu. Türk savaş makinası artık işlemiyordu ve savaşa dayalı geçim kaynakları yaratılamıyordu. Kendilerinin de üretim süreçlerine dahil olmaları gerekiyordu. Yeni Türkiye Cumhuriyeti sürece bu temelde dahil oldu. Askeri şiddet geleneği bu gün hala Türk toplumunda çok güçlü olmakla beraber çaresiz üretime de geçmeleri gerekti. Dünyanın kendi kendine yeterli olabilecek potansiyellere sahip yedi ülkesinden biri olan Türkiye bu potansiyeline rağmen belirtilen kültür geleneğinden ötürü gerçek üretim alanında 77. sıraya bile oturamadı. Başta Kürt sorunu ve radikal İslam sorunu olmak üzere kendi içinde sorunları vardır ve hakim mantık bugün hala sorunların şiddet temelinde çözümüdür. Ekonomisi de halen büyük ölçüde rantiyeye dayanır ve TOBB örneğinde olduğu gibi şiddet üretmekten başka bir sonuç üretebilecek durumda da değildir. Türklere savaş kapısı kapanınca Tanrı onlara üretime geçmeden yaşayabilmeleri için bir ihsanda bulunmadı. Oysa Arapların petrolü vardı. Onlar savaşmadan ve üretime geçmeden de yaşayabilirlerdi. Dünya zaten üretiyordu. Gelip yerin altından Arap petrolünü alabilirler ve yerine Arapların yaşamsal ihtiyaçlarını koyabilirlerdi. Ama bir şey daha değişmemişti Arabistan’da yolların denetimini ellerinde bulunduran korsanlar şimdi de petrol kuyularının denetimini ellerinde bulunduruyorlardı. Bu durum Arapların sadece tüccar kalmalarını sağladı. Petrol satıp temel ihtiyaç maddeleri alacaklardı. Arap dünyası bütün sermaye biriktirme imkanlarına rağmen bir sanayi toplumu olamadı ve teknolojik donanımın yanı sıra askeri donanımını da dışardan transfer etmek zorunda kaldı. Petrol zenginliği ise toplumun tüm kesimlerine eşit, hiç değilse adil olarak dağıtılmadı ve sınıf farklılıkları bugün hala en belirgin olarak bu coğrafyada yaşanıyor. Bir kültür geleneği olarak çağdaş dünyaya uyumsuzluk, çağdaş dünyanın, 21. yüzyılın insani değerlerine sırt çevirme ve insan haklarına en riayet etmeyen rejimler olma konusunda bu bölge şampiyondur. Dünyanın en ilkel hukukuyla yönetilen ülkesi Suudi Arabistan'dır. Kendi vatandaşlarına kitlesel kırım uygulayan Irak'tır. Cezayir'de ister devletten kaynaklansın ister farklı terör odaklarından 100 bin sivil-savunmasız (kadın-çocuk) insan bıçaklarla doğrandı. Bu geleneğe Türkiye’nin Kürtlere dayattığı kirli savaşı da dahil edelim. Geriye kalan Arap ülkelerinin de çağdaş, insani, demokratik değerlere hiç bir biçimde riayet etmediklerini belirtelim. Bütün bu şiddetin yaşanmasında emperyalizmin parmağı vardır ve bu şiddetin asıl mağduru bu bölge insanının kendisidir. Batının bu şiddetten aldığı pay, bu şiddetin küçük bir kısmıdır. 11 Eylül eyleminde ölen insanların sayısı sadece Halepçe'de ölenlere eşittir. Dolayısıyla bu şiddet geleneği iddia edildiği gibi anti-emperyalist değil, anti-yerel, anti-ulusal, anti-bölgesel, anti-Ortadoğusal, anti-İslam’dır. Bizim iddiamız bu şiddetin meşru olmadığı tarihten geldiği, İslam’ın amaçları doğrultusunda gelişmediği, İslam’ı bir amaç olarak almadığı onu bir araç olarak kullandığı ve İslam’a, Kurana ve Hz. Muhammed’e dayandırılarak meşrulaştırılamayacağıdır. Hatta iddiamız İslam’ın özü itibariyle bir meşru müdafaa dini olduğu, Kuranın da onun manifestosu olduğu ve Kuranın meşru müdafaa dışında her türlü şiddeti reddettiğidir. Kuşku yok ki, arayanlar Kuran da şiddetin en kabul edilemez biçimlerine örnekler sıralayabilirler. Biz de bu örneklerden bazılarını buraya alacağız ama şu farkla ki, savaş sürecinde yürürlükte olacak şey savaş hukukudur ama barış sürecinin ve barışçı mücadelenin dili ve hukuku farklıdır. Dolayısıyla Kuran ayetlerini kendi bağlamına doğru bir biçimde oturtmak çözümleyici tek yöntemdir. "Size savaş açanlarla siz de Allah yolunda çarpışın; fakat haksız taarruz etmeyin çünkü Allah haksız taarruz edenleri sevmez." (Bakara-150) "Eğer onlar, barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah'a dayan." (Enfal-61) "Eğer Rabbin dileseydi yeryüzünde kim varsa hepsi toptan iman ederlerdi. O halde insanları hep mümin olsunlar diye sen mi zorlayacaksın." (Yunus-99) "Kendilerine savaş açılan kimselere savaş izni verildi çünkü onlar zulme uğradılar. Şüphesiz Allah onları zafere ulaştırmaya gerçekten kadirdir." (Hac-39) "Onlar Rabbibimiz Allah’tır demelerinden başka hiç bir haklı gerekçe olmaksızın yurtlarından çıkarıldılar. Allah insanların bir kısmını bir kısmı ile def etmeseydi şüphesiz manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah’ın adı çok anılan mescitler yıkılıp giderdi. Elbette Allah kendi dinine yardım edenlere yardım edecektir." (Hac-40) "Eğer müminlerden iki grup birbirleriyle çarpışırlarsa hemen aralarını bulun barıştırın, şayet biri ötekine saldırıyorsa Allah’ın emrine dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer dönerse yine adaletle aralarını düzeltin ve hep insaflı davranın." (Mümtehine-8) "Allah yalnızca sizinle din hususunda savaşanlara, sizi yurtlarınızdan çıkaranlara ve çıkarılmanıza arka çıkanlara dostluk etmenizi yasaklıyor." (Mümtehine-9) Ayetler yeterince açıktır. Bu yüzden bu ayetlerin ne anlama geldiği konusunu durup burda tartışmayacağız. Bu ayetlerin hepsi İslam’da şiddetin ne düzeyde meşru olduğunu gösterir. Ama bir konuyu tartışmalıyız. Yüz yıllar boyunca Müslümanlar, kendi şiddet anlayışını yine Kurana dayandırarak Hindistan'dan İspanya'ya, Viyana'ya kadar gittiler. Bunun nedeni neydi? Bu şiddet neye dayanılarak meşrulaştırıldı? Bunun bir nedeni bu yaklaşımın oportünist, münafık, istismarcı anlayışlarını dini siyasete alet ederek, ondan işine gelen kısmı ön plana çıkarması, yukarda örneklerini sunduğumuz ayetleri ise görmezden gelmesidir. İkinci neden ise aşağıda üzerinde duracağımız ayetlerin ya keyfi, ya da iyi niyetle yanlış yorumlanması olabilir. "Sizde ortalıkta hiç bir fitne kalmayıp din tamamıyla Allah’ın dini oluncaya kadar onlarla cihat edin." (Enfal-39) "Kendilerine kitap verilenlerden oldukları halde Allah’a ve ahret gününe inanmayan Allah’ın ve peygamberinin haram ettiğini haram tanımayan ve hak dinini din edinmeyenlere, küçülmüş oldukları halde kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın." (Tevbe-29) Bu ayetler de özellikle ikinci ayet yeterince açıktır. Diğer dinlerin ya baskı altına alınması, İslam’a döndürülmesi ya da vergi ödettirilmesi amaçlanmıştır. Ancak şu soru sorulabilir; peki diğer din mensupları İslam’ı baskı altına alıp vergi ödetmeye çalışırlarsa ne olur? Ortaçağ realitesinde zorun bir anlamı vardı. Devletler kurulur kurulmaz, yayılmak zorundaydılar. Yayılmazlarsa çağın mantığı gereği diğer yayılmacı güçler tarafından yutulurlardı. Ama barışçı gelişmenin kendini dayattığı ve savaşın gelişen savaş teknolojisi nedeniyle tarafların fiziksel varlığını tümüyle ortadan kaldırabileceği bir süreçte yaşıyoruz. O halde bu ayetlerin zaman ve mekan koşullarından bağımsız ele alınması en başta savaş yeteneği olarak bugün batının çok çok gerisindeki İslam aleminin aleyhine olur. Cihat İslamiyet’te bir amaç değildir, bir araçtır. Siyasal amaçlar ortaya konulmuştur. Bu amaçları desteklemeyen aksine, ona zarar veren, hiç bir yaklaşım doğru görülemez. Kaldı ki mücadele yöntemine ve şiddet mantığına ilişkin Hz. İsa'yı ve Hıristiyanlığı çağrıştıran ayetler vardır; "Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel güzel öğütle davet et ve onlarla en güzel şekilde mücadele yap!" (Nahl-125) "Eğer ceza ile karşılık verecek olursanız ancak size yapılan cezanın misli ile cezalandırınız. Şayet sabrederseniz andolsun ki bu sabredenler için elbette daha hayırlıdır." (Nahl-126) "Hem iyilik de bir değildir kötülük de. Kötülüğü en güzel olan hasene (iyilik) ile önle! o zaman bakarsın ki seninle arasında düşmanlık bulunan kimse yakılgan (şefkatli) bir hısım gibi olmuş." (Fusilet-34) Kuşkusuz İslamiyet "bir yanağına vurulunca ötekinin çevrilmesini emreden" Hıristiyanlık kadar barışçıl değildir. Ama yine de Müslümanlık adına yüz yıllardır kan dökenlerin uyguladığı kadar kan dökücü ve şiddet heveslisi de değildir. Hatta savaşta bile sonucun bir vuruşma gerçekleşmeden alınmasını daha değerli bulur. "Onlar kendileriyle anlaşma yaptığın halde her defasında anlaşmalarını bozar ve hiç çekinmezler." (Enfal-56) "Onun için onları ne zaman savaşta yakalarsan kendileriyle arkalarındakini ürküt; belki ibret alırlar." (Enfal-57) "Sizler de onlara karşı gücünüzün yettiği her çeşit kuvvetten, savaş için beslenen atlardan hazırlayın. Onunla hem Allah’ın düşmanını hem sizin düşmanınızı ve hem de sizin bilemediğiniz Allah’ın bildiği diğer düşmanlarınızı korkutursunuz." (Enfal-60) "Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sende ona yanaş." (Enfal-61) "Fetih istiyorsanız (ey kafirler) işte size fetih; eğer vazgeçerseniz hakkınızda daha hayırlı olur. Eğer döner yine başlarsanız biz de başlarız." (Enfal-19) Çok uzatmayı anlamlı bulmuyoruz. Özellikle Enfal suresinden yaptığımız son alıntılar İslam’ın savaş felsefesini anlayış ve amacını çok güzel yansıtıyor. Hedef en az kan dökerek amaçlarımıza ulaşmaktır. Enfal suresi 19. Ayetinden yaptığımız alıntı Bedir zaferinden sonra yapılmış bir izah olması itibariyle özellikle önemlidir. Buradaki yaklaşımın kurnazca bir taktik olmaktan öte felsefi bir yaklaşım olduğunu bize gösterir. Son olarak İslam’da şiddet uygulamakla kimlerin sorumlu olduğu sorusunu cevaplamamız gerekecek. Daha önce de İslam’ın siyaset anlayışı ele alınırken İslam’ın devlete değil; topluma ve bireye ama özellikle de, bireye hitap ettiğini belirtmiştik. Tanrı karşısında sorumluluk bireyseldir. Bireyin "hak yoluna" dönüp dönmeyeceği kendisinin bileceği iştir. "Peygambere düşen ise sadece tebliğdir, din de zorlama yoktur.” ( Bakara-256) ama; "Allah’ın ayetlerini tanımayanlara şüphesiz şiddetli bir azap var, öyle ya Allah’ın izzeti var intikamı var.” (Al-i İmran-4) Peki bu azap kim tarafından nasıl uygulanacak? "Senin elinde yapacak bir şey yok. Allah ya onların tövbesini kabul eder, ya da onlara azap eder.” (Ali-İmran-128) "Allah’ın saptırdığını doğru yola getirmek mi istiyorsunuz? Allah her kimi saptırırsa artık sen onu doğru yola getiremezsin." (Nisa-88) "De ki, çabuk gelmesini istediğiniz azap benim elimde değil; hüküm ancak Allah’ındır gerçeği o anlatır." (Enam-57) "De ki, o çabuk gelmesini istediğiniz azap benim elimde olsaydı aramızdaki iş çoktan sonuçlanmış olurdu." (Enam-58) "De ki, ben ancak bana verilen vahye uyarım." (Enam-50) Ayetlerde net bir biçimde şiddete başvurmanın Allah’ın elinde ve tekelinde olduğu sonucunu çıkarıyoruz. Peygamber ise ancak kendisine vahiy inerse savaşabilir. Kendi başına karar veremez. Peygamberin bu kadar sınırlandığı şiddet konusunda diğer insanların Allah adına şiddete başvurması, “Allah’a şirk koşmaktır.” Dolayısıyla diyebiliriz ki, İslam tarihi boyunca savunma amacı taşımayan, (peygamberin savaşlarını hariç tutuyoruz, çünkü bunlar Allah’tan gelen vahye dayandırılmışlardır) bütün savaş ve şiddet hareketleri din dışıdır. Kuran sadece soyut planda değil somut planda da peygamberin savaşlarını Allah’a bağlamıştır. "Sonra onları siz öldürmediniz, fakat onları Allah öldürdü. Attığın zamanda sen atmadın, Allah attı." (Enfal-17) Allah’ın vahyi ile gerçekleşen savaşlar için gerekli olan bu durum diğer durumlar için geçerli mi? Bu bir yorum meselesi ama bizce geçerli değil. Şiddete başvurmanın bütün diğer çeşitleri ve kısmı dini değil dünyevi görünmek durumundadır. Daha evvel alıntıladığımız gibi, gruplar ancak kendilerine saldırı olursa ya da mümin kardeşleri haksız yere saldırıya uğrarsa şiddete başvurabilirler ama bu konuda aşırı gidemezler. Yine bireysel düzeyde yaşanan şiddet eylemleri vardır ki, bu konuda intikam çerçevesinde şiddet kullanma hakkı bir bireye ya da onun yakınlarına tanınmıştır. "Biz onda, onların üzerine şöyle yazdık. Cana can, göze göz, buruna burun, dişe diş, yaralamada ödeşme. Kim de bu hakkını sadakasına sayarsa o günahlarının bağışlanmasına vesile olur. Her kim de Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse onlar hep zalimlerdir." (Maide-45) Görüldüğü gibi bireysel çapta intikam hakkı tanınmıştır. Ama bu durumda bile intikam alınmaması ve sonucun Allah’a bırakılması daha uygun görülmüştür. Öte yandan, "Her kim bir kişiyi bir kişi karşılığı ve yeryüzünde bir bozgunculuğu olmaksızın öldürürse sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir adamın hayatını kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur." (Maide-32) denilerek insan hayatı kutsallaştırılmıştır. (Maide-45) ayetinde görüldüğü gibi Allah’ın gazabı esasta diğer dünyada görülecektir. Özellikle din dışı çevreler Kuran’da yapılan cehennem tasvirlerine dayanarak İslam’ın baştan aşağı bir şiddet dini olduğunu savunurlar. Oysa öyle değildir. Bu konuyu inananlar ve inanmayanlar açısından ayrı ayrı değerlendirmeliyiz. İnananlar açısından şu görülmek durumundadır; Allah kişisel olarak muhatap kaldığımız şiddetin intikamının bile, hesabı diğer dünyada görülmek üzere kendisine bırakmamızı daha hayırlı buluyor. "Kim de bu hakkını sadakasına sayarsa o günahlarının bağışlanmasına vesile olur" Kötülüklerin iyilikler ile önlenmesini emrediyor. Hiç bir insan gerçeği Allah kadar iyi bilemez ve Allah kadar adil hüküm veremez. İnsanlara yakışan "hikmetle" ve "güzellikle" bir arada yaşamaktır. Siyasal planda dinin alet edilmesi ise ancak kötülük yaratabilir. Madem ki asıl yargı günü ahirettedir, o halde geçici dünyada hata yapmaktan kaçınmak, "doğru hüküm vereceğiz ve doğru uygulama yapacağız " diye hataya düşmekten kendimizi men etmek ve şiddetten uzak durmak en doğrusudur. İnanmayanlara gelince ahirete ve cehenneme inanmayanların cehennem azabından korkmaları için ne gibi bir gerekçe olabilir ki? Eğer İslam’ın dediği gibi cehennem azabı varsa onlarda paylarına düşeni alacaklardır. Yok eğer cehennem azabı onların dediği gibi yoksa varsın kutsal kitapta bulunsun: onlara nasıl bir zararı olabilir ki? Tartışmamız, yani demokratikleşme tartışması diğer dünyaya ilişkin bir tartışma değildir. Bu dünyaya ilişkin bir tartışmadır. Bu dünyada insanların birbirleriyle nasıl kardeşçe yaşayacaklarına dair bir tartışmadır. Şiddetin olmadığı, her bireyin kendi inancına bağlı olduğu, karşısındaki insanın inancına saygılı olduğu, ne Müslümanların bir cihat temelinde diğer insanları zorla dine getirmeye kalkıştığı, ne Müslüman olmayanların adeta bir karşı cihat ilan ederek Müslümanları dinden çıkarmaya kalkışmadığı bir dünyevi yaşam hepimiz için en gerekli ve en kabul edilebilir yaşam yoludur. Nitekim bir türban örneğinde olduğu gibi Kürtlerde ne tarihte, ne günümüzde bir çelişki noktasını oluşturmayan bir konunun bugün Türkiye’nin en çok başını ağrıtan konu olması bu cihat, karşı cihat dayatmasından kaynaklanmıştır. "Demokrasi köklü bir özeleştiri rejimidir. Zor karşısında tavır taktiksel hatta stratejik değil, ilkeseldir. Demokrasinin en temel ilkesi zoru dışlayan bir tarihsel dönemin varlığına inanma, bilim ve tekniğin gücüyle buna ulaşmadır. Bu ilke derin bir felsefi temeli ifade etmektedir. Siyasal ve yönetsel strateji ve taktikleri esas almamakta, bunları daha çok pratiğin gerekleri biçiminde değerlendirmektedir. Zora yönelik bu yaklaşım, çağdaş demokrasinin barışçıl karakterini öne çıkarmaktadır. Toplumsal barış doğal gelişmenin biçimi olarak kavranmakta buna inanılmaktadır. Barışın zora boyun eğme olarak anlaşılmaması gerekir. Tersine zorun devreden çıkarılması gibi bir anlamı vardır. Savaşsız bir toplum ve uygarlık dünyasına inanmakta, bunu esas almaktadır." (A. Öcalan, Savunmalar Syf.370) Bu temelde tanımlanabilecek bir demokrasi anlayışı en çok İslamiyet'in özüyle ilişkilendirilebilir. İslamiyet meşru müdafaa temelinde bir araç olarak şiddeti dışlamaz ama İslam'ın şiddet anlayışı son derece bilinçli ve politik bir araç olma düzeyindedir. Amaç ise insanların kardeşçe birliğidir. Bunun yolu ise İslam'ın demokratik yorumundan geçecektir. Konu başlıklarına geri dön - İslamın Demokratikleşmesi Gulbahar Koker gulbahar, Son Güncelleme: 29.06.08
|