İslam'da Vicdan Özgürlüğü Ve Kardeşçe BirlikBilindiği üzere özgürlük eğer sadece bir kesim için varsa bu özgürlük olarak tanımlanamaz. Özgürlük; karşıtlarımızın varlığına, onların kendilerini ifade etmesine, bununla yetinmeyip, gerçekleşmelerine, pratikleşmelerine, bizimle yaşadıklarına göre hakkımızda görüşlerini belirtebilmelerine, şiddete başvurmamak koşuluyla bizimle mücadele edebilmelerine ihtiyaç duyar. Bütün bu konularda başkalarına hak tanımayıp, bütün bu hakları kendimiz için istemek tutarsızlık ve samimiyetsizliktir. Resmi İslam tarihi kimi konularda diğer dinlerden daha hoşgörülü olmuştur. Örneğin Hıristiyanlığa karşı Yahudilik kadar katı olmamıştır. Nitekim Roma valisi Hz. İsayı affetmek istediği halde, Yahudilerin dayatmalarıyla çarmıha gerildi. Oysa Hz. İsa barışçıl bir tebliğden başka bir şey yapmamıştı. Yine Nazi Almanya’sı ya da Ortaçağ Avrupa’sı gibi anti-Yahudi bir tutum benimsememiştir. Tabi onları hiç bir zaman Müslümanlara eşit olarak da görmemiştir. İslamiyet’e ve İslam toplumuna tanınan özgürlükler diğer inançlara ve inanç topluluklarına tanınmamıştır. Genellikle zorla dine sokma caiz görülmemiştir. Ama Yahudiler ve Hıristiyanlar gibi ehli-kitap toplumlar aşağılanmak amacıyla ve inançlarını yaşamak karşılığında cizye ödemeye mecbur bırakılmışlardır. Öte yandan "müşrikler pislik" olarak nitelenmiş (Tevbe-28) ve putları yıkılarak Kabe'ye girmeleri yasaklanmıştır. Oysa bu durum başta "Sizin dininiz size, benim dinim banadır." (Kafirun-6) diyen Kuran ayetine aykırıdır. Belirttiğimiz bu hoşgörüsüzlükler bir tarihsel sürecin algılayışlarının ürünüdürler ve bizim buradaki amacımız bir tarihi yargılamak değildir. Ortaçağda belli bir dinin diğer dinleri baskı altına alması ne yazık ki bir realite olarak yaşanmıştır ve bu konuda hiç bir dinin kendini savunabilecek bir durumu yoktur. Hatta ortaçağ Hıristiyan dünyası Hıristiyanlığın kendi iç savaşları nedeniyle kana bulandı; İslamiyet’in ise gerek dışına karşı gerek kendi içinde uyguladığı mezhep ve tarikat savaşları sadece Kuyucu Murat Paşanın bir zan üzerine 40.000 kelleyi bir kuyuya doldurması örneği bile göz önüne getirilse çok vahim yaşanmıştır. Oysa bugün Ortadoğu’da batıya yöneltilen eleştiriler bu temelde değildir. Batının kültürel özgürlükçü değerlerine, insan haklarına yaptığı vurguya yöneliktir. Türkiye’deki idam tartışmalarında görüldüğü gibi "ne yapalım bizde varsa Amerika’da da var" biçiminde yapılacak bir tartışmanın hiçbir özgürlükçü, ulusal bağımsızlıkçı değeri yoktur. Ali Bulaç’ın Hıristiyanlığın akıttığı kanın ayrıntılı dökümünü yapması da İslam’ı temizlemez. İslam’ın döktüğü kanın üzerine Hıristiyanlığın döktüğü kanı geçirirsek, kendi ayıbımızı örtemeyiz. Haksız yere döktüğümüz kanları gizleyip, başkalarını eleştirirsek yeni bir düşmanlık üretiriz. Oysa gerekirse döktüğümüz kanı müzelerde sergileyerek geçmişin utancını yaşamak, bu kanlı geçmişimizle ilişiğimizi kesmek, bizi bugün döktüğümüz Müslüman Kürt kardeşlerimizin kanını dökmekten vazgeçilebilir. Ancak kan dökücülüğümüzün tarihini göğsümüzü kabartarak onurlu geçmişimiz olarak hatırlarsak, bu geleceğe yönelik hiç bir iyileştirme umudu yeşertmez. Gerek dinsel gerek milli hiç bir ayıbımızı gizlememek, kirlerimizden, üzerimize sıçrayan kandan gizleyerek değil; pişmanlık duyarak kurtulmak, iyi olmayı geçmişi karartma temelinde değil olumlu güzel pırıl pırıl gösterme temelinde de değil "biz şöyle şöyle tarihsel süreçler yaşadık, yaşadığımız olumlulukların üzerinde şöyle şöyle güzellikler kuracağız, yaşadığımız kötülüklerden, çirkinliklerden, döktüğümüz kandan şöyle şöyle temizlenerek sürekli geçmişimizi ayak bağı halinde taşımayacak gözümüzü geleceğe dikeceğiz" diyebilmeliyiz. Bu konuda doğru anlayışa ulaşma temelinde gerekli destek noktası olarak Kuran’ın en özgürlükçü ayetlerine baş vurabiliriz. "Dinde zorlama yoktur." (Bakara -256), "Onların yola gelmesi senin üzerine vazife değildir." (Bakara- 272) Ayetleri, geçmiş ve geleceğin kendi başına özgürlük manifestosu değerindedir. Kuran’ın kendisi ortada dururken özgürlükleri batıya ABD’ye mal etmek silikliği, sinikliği, itaati, iradesizliği, sindirilmişliği, İslam’ın "güzel ahlakı" olarak benimsemek; böyle yaparak koca bir İslam ümmetini bir sürüye dönüştürmek ve kendimizi de onun çobanlığına tayin etmek Ortadoğu toplumunun ve siyaset-din adamının basiretsizliğinin ve çapsızlığının bir göstergesidir. "Bizi güt diyorlar böyle diyeceklerine -dinledik itaat ettik- dinle ve bizi gözet deselerdi elbette haklarında daha hayırlı ve daha dürüst olurdu." (Nisa-46), İslam’ın dili gütmek değildir, gözetmektir. Bir tarikat şeyhinin bir müridine karşı, bir Müslüman’ın diğer bir Müslüman’a karşı, bir Müslüman yöneticinin bir mümine, bir yönetilene karşı varsa bir görevi bu görev gütmek değil gözetmektir. 1400 yıl önce formüle edilen bu ayet bugünün demokratik kriterlerinin başlıcasıdır. Kuran’da eksik olan özgürlük anlayışı değildir, eksik olan onu doğru okumak, doğru yorumlamak ve çağa, çağın değerlerine en uygun bir biçimde pratikleştirmektir. Bu bakımdan insana güvenmek onun aklına, mantığına, duygusuna güvenmek ama hata yapabileceğini de kabul etmek, hata yapmayı da bir hak görmek, onu yaptıklarından sorumlu tutabilmek için, yaptıklarına karar verebilmesi için onu özgür bırakmak eğer insanları gerçekten kardeşçe algılıyorsak kendimize tanıdığımız din seçme hakkı dahil bütün hakları ona da tanımak, kendi doğrumuzu ona dayatmamak kabul edilebilir tek ölçüdür. Ortadoğu insanı bu anlamda kötürümdür ve bütün Ortadoğu şovenizmine ve gözü karalığına rağmen, Ortadoğulular en başta birbirlerine güvenmezler. Türkler, Kürtler, Farslar, Araplar, Şiiler, Sünniler, Dürziler, Yahudiler, Hıristiyanlar, dinsizler hep birbirinden kuşkulanırlar ve birbirine güvenmezler. Çünkü Ortadoğu’nun birliği zoraki bir birliktir ve mutlaka bazıların lehine bir birliktir. Eşitçe ve özgürce değildir. İnsanların tüm kesimlerinin rızası alınmamıştır, alınmaya gerek duyulmamıştır. Devlet, devlet başkanı, generaller, şeyh, ağa, pir hep kendilerini en bilen ve en doğru, diğerlerini ise her an için ihanet edebilir, potansiyel suçlular olarak görürler. Ve bu düşüncelerinde de kesimlikle haklıdırlar. Ortadoğu kadar ihanetin güçlü olduğu bir coğrafya daha yoktur. Çünkü ihaneti, üreten şey bu coğrafyanın baskıcı kültürüdür. Kendisine hizmet ederken, düşüncesi sorulmamış ve duygusuna saygı gösterilmemişlerinde bu yöneticilere ve devletlere bağlı kalması için her hangi bir neden yoktur. Anayasalar oluşturulurken, bütün insanların görüşü sorulmamış ve iradesi bu anayasalara yansıtılmamıştır. Antlaşmalar tek yönlüdür, devlet ve onu temsil edenler hepimiz adına sözleşmeyi kaleme alırlar ve hepimizin onayladığını var sayarlar. Hatta bazen Saddam Hüseyin örneğinde olduğu gibi, yüzde yüzümüzün oyunu da alırlar. Ama ihanete uğrayınca nasıl olup da Kuran’ı bile kendi kanlarıyla yazdıkları halde halkların onlara ihanet ettiğini merak ederler. Onlar ne Kürtlerin, Arapların, Şiilerin, sağlarına saygı gösterirler ne de Halepçe’deki ölülerine sahip çıkarlar. ne de Türkiye de olduğu gibi başbakanlar, “Kürt sorunu siz vardır diye düşündüğünüz için vardır, ben öyle düşünmüyorum, benim için Kürt sorunu yoktur" derler. Ama “Kürt ihanetine, bölücülük tehdidine” karşı tetikte olmaktan da kendilerini asla alıkoyamazlar. Dinsel, mezhepsel, milli, cinsel, sınıfsal hiçbir ayrım gözetmeden birbirimize baskı altına almadan ve birbirine ihanet etmeden özgür, eşit demokratik bir Ortadoğu federasyonu temelinde İslam’ı yaşanılır kılmak beklenen ve olması gereken tek çıkar yoldur. Konu başlıklarına geri dön - İslamın Demokratikleşmesi Gülbahar Köker gulbahar, Son Güncelleme: 29.06.08
|