AnasayfaspaceHaberlerspaceYazılarspaceForumspaceBilgilerspaceYazılımspaceLinklerspaceResimlerspaceSitemapspace
Bulunduğunuz bölüm:   Anasayfa / Yararlı Bilgiler / Din ve İnançlar

Felsefi Düşünüş Tarzının Gelişim Ve Etkileri


Felsefi Düşünüş Tarzının Gelişim Ve Etkileri
Toplumsal pratiğin toplum ve doğa güçlerini insan açısından anlaşılır kıldığı bir aşamada insan düşüncesinin mitoloji ve dinle tatmini giderek zorlaşmıştır. Daha ikna edici düşünce biçimlerine ihtiyaç duyulmuştur. Toplumsal pratikten çıkan dersler sonucunda mitoloji ve dinin bir çok hükmü insanlık açısından gülünç durumuna düşmüştür. Mitolojik düşünüş ile dini düşünüş insan, doğa, evren ve insan-doğa, insan-evren arasında gerçekleşen olaylara neden olarak tanrıların düşüncelerini ve eylemlerini görürken, insanın giderek kendisini dünyayı ve gökyüzünü tanıması ve tecrübeler çıkarması sonucunda önceleri orada olduğu var sayılan tanrıların mevcut olmadığı görüldükçe, doğa yasalarını sezme, ilk madde, ilk neden ve insan nedir? biçimindeki kuşku ve sorgulama tarzıyla felsefi düşünce kendisini göstermeye başlamıştır. Felsefi düşünce tarzıyla insan ilk defa kendi varlığı hakkında kendisine dayanarak açıklama yapmaya başlamıştır. Felsefi düşünceye yönelme yaklaşımının kendisi bu anlamda yerleşik dogmaları parçalama girişimidir. Tek tanrılı dinler nasıl totemik putları ve tanrılar kurulunu aşarak zihniyet yapısında köklü değişimlere yol açtıysa, felsefi düşünce de tanrısız veya tanrıyı işe karıştırmadan da bunun yaşanabileceğini kanıtlayarak düşünce tarihinin en büyük devrimini yapmıştır. Felsefi düşünüşe genel bir tanımlama getirdiğimizde insan, dünya, evren ve bunların kendi aralarındaki ilişkilerin neler olduğu yine toplum ve birey arasındaki ilişkilerin zorunluluk veya nedensellik sorgulamalarını dile getirir. İnsanın toplumsal gelişimde olay ve olgular karşısında tutum belirlemesinde bakış açılarını oluşturur. Temel gücünü kuşkudan ve bunu temellendiren bilgiden alır. Zaten kelimenin kökeni de, bilgiyi sevmektir. Bilgi arayışçısı olmak veya felsefe yapmak bir şeyin özünü aramaktır. Felsefe bu noktada her yerde ve her zaman insanlarla birlikte var olmuştur. Antik çağda felsefi düşüncenin gelişimi ve somutluk kazanması yaşanmadan önceki çağlarda da insanlar ilk taşı yontmadaki neden ve ilk totemi simgeleştirme nedeni ile mitolojik kurguların sorunlara getirdiği cevaplarda felsefi etkiler kendisini göstermiştir. Ancak yine de insan aklının insan dışı varlıklara dayalı olarak izah getirmesi dogmatizmin varlık kazanma zeminini oluşturmuştur.

Köleci uygarlığın doruk sürecinde yaşanan toplumsal çelişkiler bu noktada felsefi düşünce tarzının dogmalar karşısında üstünlük kazanması zeminini doğurmuştur. Köleci uygarlığın doğuş merkezlerindeki bulanım ve çözümsüzlük bir yandan daha yumuşatılmış ve etnik bilinci güçlenmiş çevre devletçiklerine yol açarken, diğer yandan ideolojik planda Hz. İbrahim'in tek tanrılı din düşüncesi ile insanın tanrılaşamayacağını temel inanç konusu yapması Zerdüşt'ün tanrılara bağlı olmadan iradeli davranış ahlakını siyasallaştırması ve tek tanrılı dinlerle mistik grupların ortaya çıkması ile felsefi düşüncenin gelişimine elverişli bir ortam gelişmeye başlamıştır. Üst yapıda bunlar gelişirken, alt yapıda felsefeyi hazırlayan zemin üretim araçlarındaki gelişmelerdir. Özellikle demirin keşfi ve yaygınlaşmasıyla; üretimde sağladığı bolluk, güvenlik, refah ve boş vaktin artması yol açtığı olumlu sonuçlar olmuştur.

Felsefenin ilkin geliştiği Batı Anadolu'daki İyon'ya ile Güney İtalya'daki Elaa bölgeleri merkezi Grek'ten uzak oldukları için daha fazla özgür ortama da imkan vermiş olması nedeniyle felsefe gelişimin yoğun olduğu yerlerdir.

İyonya okulunun kurucusu Tales, felsefi düşünce tarzının gelişiminde önemli bir yere sahiptir. Matematikçi ve gök bilimci olan Tales, evrenin çıktığı ilk ilkeyi (arkhe) araştırmış ve bunun su olduğunu ifade etmiştir. Bu düşünceye göre her şey sudan gelir, suya döner. Bu düşüncenin temelinde Sümer tanrısının önce suyu yaratması veya sudan tanrının yaratılması düşüncesi yatsa da, tanrıyı işe karıştırmadan, doğayı kendi öz ilişkileriyle izah etme çabası insanlık tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır. İlk doğa felsefecilerinde henüz mitolojiden tam kopuş gerçekleşmemiştir. Bu bir yönüyle düşüncenin gelişim diyalektiği gereği de böyledir. Zaten Tales ve diğer ilk çağ doğa filozoflarının hem Mısır, hem de Babil'de eğitim gördükleri bilinmektedir. Buralarda eğitimlerini alan Anaksimandros ile Anaksimenes, astronomi, fizik ve teknik gelişmeleri insan iradesinin gelişiminin hizmetine sunmuşlardır.

İyonya filozoflarının en önemlisi Epphesos'lu Heraklitos'dur. Felsefesinde öncüllerinin görüşlerini çok aşan köklü bir bakış ve eğildiği sorunların çeşitliliği göze çarpar. Bir nevi ilk doğa filozoflarının attıkları adımlar kapsamlılaştırılarak sürdürülmüştür. Çelişkilerle dolu bir çelişkiler felsefesidir. Hareket ve değişimin doğasal ve insansal yapıda temel olduğunu ilkin Heraklitos görmüştür. Heraklitos, "dünya birdir, ne tanrı ne de bir insan tarafından yaratılmıştır, bir yasaya göre yanan ve bir yasaya göre sönen ve başı sonu olmayan canlı bir ateştir" deyişiyle evrenin, ne tanrılar ne de insanlar tarafından yapılmış olduğunu söyler. Heraklitos evrensel birliği ve ilişkileri “logos” kavramıyla dile getirir. Logos’un anlam yasası olarak değerlendirebilecek kendi iç yasalarının düzeniyle hareket ettiğini, dıştan hiç bir tanrısal etkiye ihtiyaç duymadan sürekli değiştiğini söylemekte, düşüncesini "bir nehirden geçen suda ikinci kez yıkanamaz"biçiminde formülleştirmektedir. Bu biçimiyle diyalektik düşünce tarzının başlatıcısı olarak kabul görmektedir.

İyonya okulunun etkinliğini Pisagorculuk izler. Pisagorculuk İyonya okuluyla Elea okulu arasında bir geçiş yeri gibidir, bir felsefe olduğu kadar, bir tarikattır. Pisagorcu topluluklar yalnızca erkekleri değil kadınları da içine alır. Pisagor öğrencilerine din, töre ve siyaset de öğretmiştir. Bu bilimlerin tümüne matematalar adını vermiştir. Ki ilk anlamı “insan bilgisinin tümünü kuşatan” demek olan matematik sözcüğü buradan gelir. Pisagora göre evren bir sayı uyumudur (harmonia). “Dünyanın kurucu öğeleri zıtlıklardır. Ancak doğadaki bütün zıtlıkların kökü ‘bir’ le ‘çok’ arasındaki zıtlıktır. Oysa saltık (arı) bir, ne tek ne de çifttir. Hem tek hem de çifttir. İlk varlık olan bir noktadır. Nokta, hareketle çizgi hareketli alan hareketle cisim olmuştur. Öyleyse her başka cisim bir başka sayının karşılığıdır. Duyum ve zeka işte bu cisimden çıkar” biçiminde formüle edilen düşüncesiyle evrendeki uyum dilinin müzikle duyulabileceğini öne sürmüştür. Her şeyin temelinde ruhsal varlıkları öngörmekte, maddi ve bedensel gerçeği kafes rolünde görmektedir. Pisagor'un yaptıkları aslında Sümer ve Mısır yönetimlerine esas teşkil eden ilkelerin güncelleştirilmesi, ve yerel koşullara uyarlanmasıdır. Bu merkezlerden yoğun bir biçimde etkilendiği açıktır. Tıbbın, mimarinin ve müziğin geliştirilmesinde büyük katkıları vardır. İlişkilere sayı, ölçü ve sınırı yerleştirmesi de önemli bir ilerlemedir. İdealist felsefenin ilk temellerini atmıştır.

İyonya okulu en yetkin karşıtını Elea okulunda buldu. Elea filozofları duyumcu bakış açısını tersine çevirerek, usçu bir bakış açısıyla tekçi, hatta hep tanrıcı bir bakışa yöneldiler. Elea okulunun kurucusu Ksenephones, şair olduğu kadar, bir düşünür ve bir araştırmacıydı. Deniz fosillerini incelediği sanılır. Ksenephones'in en ilgi çekici yanı, Yunan inancına yerleştirmiş insan biçimli tanrı anlayışını eleştirmiş ve onun yerine hep tanrıcılığı önermiş olmasıdır. Bu da çok tancılıktan tek tanrıcılığa geçişi ifade eder. Duyulur dünyayı bir yanılmasalar dünyası saydı. Tek bir tanrının varlığını bildirdi, ayrıca evren kavramı ile tanrı kavramını bütünleştirdi. Ksenephones insanları çok tanrıcı inanışlarından dolayı kınarken, şöyle der; "Etiyopyalılar tanrılarının kendileri gibi kara ve basık burunlu, Trakyalılar da mavi gözlü sayarlar. Öküzlerin, atların, aslanların eli olsaydı da, insanlar gibi elleriyle resim yapabilselerdi, atlar atlara benzeyen tanrılar çizeceklerdi, öküzler de öküzlere benzeyen tanrılar çizecekti."

Tek tanrıcılığa geçişte Ksenephones'te tipik bir örnektir. O yalnız birin tanrı olduğunu söylemiştir.

Elea okulunun en büyük filozofu Parmenides'tir. Büyük önemi her şeyin temelinde mantığı, anlamı, us yeteneğini öngörmesidir. Duyular yoluyla öğrenmeye güvenilmeyeceğini, duyulardan gelen bilgilenmenin aldatıcılığını öne sürerken, usla bilgilenmenin esas olduğuna, bu tarz bilgilenmeyle gerçekliğe ulaşabileceğine inanmaktadır. Aslında Parmenides'in önemi uyanan insan aklına, usuna, büyük değer vermesinde yatmaktadır. Öğretisi şöyle özetlenebilir: Varlık vardır ve yokluk yoktur. Varlığın var oluşu, yokluğun yok oluşunu yadsır. Buna göre varlık tek gerçekliktir ve tek yoldur. Duyulur dünya çelişkilidir ve açıklanamaz. Yokluğun yokluğundan giderek Parmenides varlığın önemsizliğini, birliğini, sürekliliği ve değişmezliğini belirler.

Demokritos'a göre ise varlık, sonsuz sayıda çok küçük parçacıklardan oluşmuştur. Atom denilen bu parçacıklar yer kaplayan, ölümsüz, bölünemez belli bir biçimi olan, boşlukta devinen parçacıklardır. Bu parçacıkların birleşmesi ve ayrılması, doğum ve ölümü getirir. Demokritos'ta böylece yaradılış fikrinden uzak Yunan düşüncesi kendisini gösterir. Filozof varlığın oluşmadığını ve yok olmayacağını benimsemiştir. Demokritos'un fiziği tümüyle mekanikçi bir fiziktir. Ruhta yuvarlak, hafif, sıcak ve ince atomlardan yapılmıştır. Atomcular, yani Demokritos, Empedokles ve Anaksagoras duyumcularla usçular arasında ya da İyonyalılarla Elealar arasında denge oluşturdular. Hem devingenliğin varlığını, hem değişmezin varlığını gösteriyorlardı.

Atina devletinin Persler karşısında uğradığı zor durumlar, verdiği kayıplar, Ispartayla rekabet, artan sınıfsal farklılıklar, MÖ. 5. Yüzyılın sonlarından itibaren giderek derinleşen bir buhran dönemine yol açar. Toplumsal sorunlar gittikçe kendisini dayatır. Ortam, bu noktada sofistler (bilgi satanlar) için olgunlaşmıştır. Bu durum iki yönlü bir etkiye yol açmıştır. Bir yandan dini dogmalar inandırıcılığını yitirmiş tanrılara inanç zayıflamış, diğer yandan ise, birbirine zıt felsefe okulları sürekli kafa karıştırmıştır. Bir yozlaşma, istismar durumu söz konusu olmuştur. Felsefe çıkışında ifade ettiği anlamı yitirmiş, ne dinde nede felsefede ölçü diye bir şey kalmamıştır. Felsefenin tersinden amaçsızlık aracı haline getirilerek dogmalarla aynı rolü oynaması anlamına gelirdi.

Ağırlaşan toplumsal sorunlar izah ve çözüm ararken, bunun yöntem ve içeriğinin nasıl olması gerektiği konusu bu noktada önem taşımıştır. Sofistler kargaşayı körüklemekten öteye bir rol oynamamışlardır. Sokrates'e göre Sofistler insan sorunlarıyla uğraşmakta haklıydılar. Ne var ki, sorunlara yöneliş biçimleri yani yöntemleri yanlıştı. Sofistler öğretmekle sınırlanırken, Sokrates yöntem sorunlarına çözüm aramış, yalnızca aramayı öngörmüştür. Bilginin insandan insana değişen bir olgu olduğunu savunan Sofistlerden ayrılarak bilginin her insan için geçerli olan genel karakterini meydana çıkarmıştır. Bilginin her usta bulunduğunu ve bireysel usları doğru düşünmeye yönelterek meydana çıkarılabileceğini ileri sürmüştür. Böylece Sofizmin muğlaklaştırdığı ortama felsefeyi çıkış özüne denk anlama büründürerek yanıt vermiştir. Sokrates'in esasen cevaplamak istediği soru, her şeyin özellikle her işin bir erdemi olduğudur. Bu konuda parola “kendini bil” ilkesidir. Bilgisi olmayanın yaptığı iş eninde sonunda çıkmaz bir yola sapacaktır. Bir anlamda "sağlam pratik, sağlam teoriye dayanır" ilkesinin temelini dile getirmiştir.

Sokrates'in "çok bilgi edinmek değil, bilginin niçin ve nasıl elde edileceği önemlidir" ilkesi önemlidir. Nedeni ve nasılı olmayan bilginin değerli olduğuna inanmaz. Aynı zamanda niçin bilgi sorusuna cevap doğru verilince o bilgi ve ona dayalı iş de Sokrates'e göre doğru da ortaya çıkar. Sokrates'te doğru düşünmek iyi yapmaya götürür. İyi yapılan işte, güzel olan iştir. Gençliğin ahlakını köklü bir reformdan geçirerek, doğru ilkelere dayalı bir dönüşümden geçirilmesi fikri, yargılanmasının esasıdır. Yasalara uymayı erdem olarak kabul etmiş, erdem ilkesine göre yaşamıştır. Öğrencileri kaçmayı teklif ettiklerinde bunu erdemsizlik sayıp reddetmesi felsefesinden aldığı gücün yoğunluğu ile yakından bağlantılıdır.

Batı metafiziğin kurucusu olması yönüyle Platon'da felsefe tarihinde önemli bir yere sahiptir. Antik Yunan düşüncesinin tarihsel gelişiminde materyalist yan, Demokritos'ta uçlaşırken, idealist yan da Platon'da uçlaşmıştır. Felsefenin temel sorunu olarak görülen materyalizm ile idealizm karşıtlığı antik çağ felsefesinde bu iki büyük düşünürün teorilerinden geliştirilmiştir.

Platon felsefesinde "idea" esastır. Bir tek at değişir, yaşlanır, topallamaya başlar, zamanla hastalanır ve ölür. Ancak at biçiminin kendisi mutlak ve değişmezdir. Mutlak ve değişmez olan şey, tüm şeylerin ona benzeyerek oluştuğu bir takım tinsel ya da soyut örnek resimlerdir. Bu dünyada, doğada gördüğümüz olayların arkasında mutlak ve değişmez örnek resimler idealar öğretisinde dile getirir. Duyular dünyasındaki tüm tekler tükense de, idealar her zaman var olacaktır. Yani doğadaki her şey ve çeşitlikler idealardaki bir ideanın bozuk yüzlerce kopyalarıdır.

Platon bir üst dünya araştırmacısıdır. Metafizik bir evrenin gizlerini felsefi bir tutarlılıkla ortaya koymaya çalışırken, dinsel düşünsel bir tutum içindedir. Platon hocası dönemindeki karmaşıklıktan dolayı Atina devletinin kurtarılmasında ve filozofça yönetilmesinde bir model haline getirmek için “Devlet” adlı kitabını yazmıştır. Devlet modeli ona göre üç bölümden meydana gelir. Bunlardan ilk aşamayı en tepede filozof yönetici kadro sınıfı oluşturur. İkincisini doğuştan yürekli güçlü ve çevik olan kurucular sınıfı ve son olarak kafaları işlemeyip yalnızca bedenleriyle çalışmayı bilen besleyici sınıflardır. Bu haliyle Platon sınıflı toplum filozofudur. Tüm insanların eşitliğini düşünmemektedir. Köleci uygarlığı doğal ve sürekli bir düzen olarak düşünmektedir. Atina devleti bu doğal düzenin en güçlü ideası olarak devlet kavramında tasarlanmıştır. Kendinden sonra bir çok idealist düşünür Platon’u çeşitli biçimlerde yorumlayarak, dönemlerinin öğretilerini onunla izah etmeye çalışmıştır. Yeni Platonculuk, genelde dini düşünceyle felsefi düşünceyi, özelde de Hıristiyanlık somutunda olmak üzere Maniciliği ve İslamiyet’in çıkışını hazırlamıştır.

Antik çağın Yunan düşüncesinde Aristoteles bir başka önemli isimdir. Kendisinden önceki bütün bilgileri toplamış, iç içe geçmiş olanları birbirinden ayırmış, sınıflandırmış, eleştirmiş ve bütünlemeye çalışmıştır. Özellikle sonradan “metafizik” adlı yapıtı Tales'ten kendisine kadar gelen felsefe tarihinin çok başarılı bir özetidir ve güvenilir bir kaynaktır. Formel mantık adı verilen bu mantık Aristoteles’in saptadığı kurallardır. Onu en çok ilgilendiren konu, yaşayan doğaydı. Bir yönüyle niyeti mağaradan çıkmak ve Platon'un mutlak idealar dünyasına girmektir. Platon mantığını Aristoteles ise bunun yanında duyularını da kullandı. Platon'un aksine Aristoteles felsefesinde doğanın dışında bir yerlerde mükemmel ideal biçimler yoktur. Çünkü biçimler şeylerin içindedir. Şeylerin ayırt edici özellikleri olarak onlarda mevcuttur. Platon için gerçeklik aklımızla "düşüncemiz" bir şey iken, Aristoteles için gerçeklik duyularımızla "algıladığımız" bir şeydi. İnsanların doğuştan gelen fikirleri olmadığına inanır. Aristo içimizdeki her türlü düşünce ve fikri bilincimize görüp işittiklerimiz yoluyla yerleşmiş şeyler olduğunu söyler. Onun için "özdek" bir şey oluşturan madde, "biçim" ise, şeylerin kendisine özgü özellikleridir.

Aristoteles'in devlet kuramı üç iyi devlet türünden söz eder. Bunların ilki monarşidir, ikincisi ise bugünkü cunta yönetimleriyle karşılaştırabileceğimiz aristokrasidir. Üçüncü devlet biçimi politeta, yani demokrasidir.
Aristoteles tanrıyı yadsımaz. İlk neden olarak düşünüp, daha sonraki süreçleri doğanın kendi kendine gelişimi olarak inisiyatifli sayar. Her şeyin sonuçta ilk nedenle, yani tanrıyla birleşeceğini söylemekle evren anlayışını ortaya koyar. "Her şeyin bir nedeni ve bir amacı vardır" ilkesi Aristosal bir formüldür. Dolayısıyla tanrısaldır. Bu yönlü tek tanrılı dinler üzerinde büyük bir etkisi olmuştur.

Grek düşünce yapısında daha sonra bu büyük filozofların çeşitli yorumlarına dayanan bir çok okul geliştirilmiştir. Yakın çağa, Rönesans’a kadar başta İslam ve Hıristiyanlık olmak üzere, bir yandan çok çeşitli dinsel felsefeler, diğer yandan din dışı bir çok felsefe okulunun gelişiminde dolaylı veya doğrudan kaynak rolünü oynamışlardır.

Diyalektik olarak felsefi düşünce ancak mitolojik izahların artık yetmezliğe düştüğü, insan zihnini doyuramadığı, hatta gülünç duruma düştüğü bir ortamın ürünüdür. Grek toplumunda dinsel ve mitolojik inancın Mısır ve Babil toplumuna göre çok zayıf olması, olanın da katı olmaması, siyasi rejimin cumhuriyet ve demokrasiye yatkınlığı, maddi zeminin refah ve bol boş vakte imkan vermesi, yeni düşünce ortamının ana özelliklerini elverişli kılmıştır. Tanrılardan korkma çağı geçtiği gibi, karmaşık kent devleti daha rasyonel, akla dayalı düşüncelere ihtiyaç duymuştur. Hepsinin altında yatan temel etken, köleci uygarlığın olgunlaşması ardında ciddi bir yıpranmayı yaşamasıdır. Greko-romen uygarlığı bu gerçekliğin itirafıdır.

Filozoflar çağında mitolojik kopuştan sonra iki temel üzerinde çelişkili bir düşünce sürecine girildiği gözlemlenmektedir. Bunlardan ilki pratik ağırlıklı duyumları esas alma yöntemi, diğeri ise ussal düşünme yöntemidir. Nasıl ki, inanç dünyamızın temelinde Sümer mitolojisi rol oynuyorsa, felsefi ve bilimsel düşüncemizin temelinde de bu iki ana koldan akıp gelen düşünceler rol oynamaktadır. Felsefi düşünce özellikle Platon ve Aristo ile Atina site devletini kurtarmaya çalışıyordu. Özellikle Sokrates'in tüm çabası bilgili yurttaşın mümkün olduğunu göstermek ve böylelikle Atina devletinin böylesi bilinçli bir yurttaş anlayışıyla kurtarılabileceğini kanıtlamaktır. Platon bu anlayışı devlet haline getirmeyi temel amaç edinmişti. Aristoteles ise bu en iyi ve pratik yolun Aristokratik yöntemden geçtiğini esas alıyordu. Tüm bunlar tersinden sonuç vermiş, Atina devleti ve demokrasisi çökmüştür. Felsefi düşünce tarzı insan aklına verdiği değerle objektif olarak köleci kent devletlerinin yıkımına yol açmıştır. Çünkü köleci sistemin doğasında insan aklı ve iradesi olmadığı gibi, bunların gelişimi karşısında ayakta kalacak gücü olamaz. Orada köle insan hiç bir hakka sahip olmayan üretim aracı konumundayken, köle sahipleri tanrılaştırılıyordu ve bunun insan aklına temel çelişki olarak yansıması diyalektik gelişimin gereğiydi. Felsefi düşüncenin kendisi daha ilk Sofistler döneminde çelişkiyi ve bağdaşmazlığı görmüştür. Sofistler yasaların tanrı yapısı değil, insan yapısı olduğunu açıkça söylüyorlardı. Aklın ilk eleştirisi dönemini başlatmışlardı bile. MÖ. 500'ün sonlarında bu sürece girilmiştir. Grek uygarlığının hem büyüklüğü hem de çözülüşü bu gerçeklikle bağlantılıdır.

Felsefe ve diğer Ortadoğu zihniyet ve ahlak devrimleri, özünde köleci uygarlığa karşı olmak kadar, etnik yapıların dar töreciliğine karşı da bir yanıt niteliğindedir. Din ve felsefe adına geliştirilmiş tüm düşüncelerin yeni bir uygarlık yaratmak üzere, zihin ve vicdan hareketiyle reformdan geçirilmeleri büyük zihniyet ve dönüşüm devrimlerinde rol oynamıştır.

Yazının Devamı >> Feodal Uygarlık Çağı İdeolojik Kimliği ve Etkileri

Gülbahar Köker
gulbahar, Son Güncelleme: 21.04.08