kEditor - Yararlı Bilgiler / Din ve İnançlar / Tek Tanrılı Dinlerin Doğuşu

http://www.keditor.com/bilgi_din_ve_inanclar_211.html


Bulunduğunuz bölüm:   Anasayfa / Yararlı Bilgiler / Din ve İnançlar

Tek Tanrılı Dinlerin Doğuşu



İnsanlığın tek tanrılı din düşüncesine ulaşması binlerce yıllık bir gelişimin ürünüdür. İnsanlığın ilk oluşumundan beri varolan zihniyet yapılanmasının değişik koşullar altında şekillenerek, üzerinde şekillendiği koşullara etki ederek yeni bir düzey kazanması biçiminde sürekli bir gelişimin ürünüdür. Bu gelişimde belirleyici olan bir önceki zihniyet yapılanmasının maddi koşullar karşısında yetersiz kalması, varolan toplumsal sorunlara yanıt vermemesi karşısında yeni düşünsel düzeyin derinliğini kanıtlamasıdır. Ancak yeni düşünsel düzeyin farklılıklarını olduğu kadar, geçmişle bağlantısını görüp değerlendirmek, ortaya çıkardıkları toplumsal değişmeleri anlamlandırmak açısından vazgeçilmez bir yöntemdir. Tek tanrılı din kavramı, tıpkı insanın toplumsallaşmasıyla birlikte sürekli gelişen yeni yaşam olanaklarına kavuşması gibi, değişik dönemlere ait zihniyet yapılanmalarının da izlerini taşır.

Toplumsal biçimlenmenin ilk örnekleri olan klanlardaki toplumsal ideoloji olan ruhçuluk, tabuculuk gibi daha çok kutsallığa ve anlaşılmaktan ziyade hissedilmeye dayalı düşünce yapılanması bir anlamda doğada en güçsüz canlı olan insanın güçlü canlı haline gelmesinin temel aracı olan toplumsallaşma ile ifade edilen güç olmaktadır. Toplumsallık dışında dolayısıyla bu olgunun açığa çıkardığı güç ve enerjinin ifadesi olan ruhçuluk, tabuculuk ve onun simgesi olan totem dışında yaşam şansının varolması düşünülemez. Toplumsallaşmadan değil güçlenmek, yaşanılabileceği düşüncesi bile şekillenmemiştir. Toplusallaşma insanı yaratan olmasına rağmen bugün olduğu gibi bilimsel izah şansı dönem koşullarında söz konusu olmadığından yaratım gücü toplumsallığın kendisine ve onun birleştirici gücü olan varlıklara yüklenmiştir. (Bir anlamda insanlığın çocukluk aşaması da diyebileceğimiz bir dönemde çocuk psikolojisine yakın bir zihniyet ve ruhsal yapılanması söz konusudur).

Totem bu aşamada klan kimliğinin de simgesidir. Bir yandan geçmiş hafıza bir yandan gelecek ütopyaları totem ile adlandırılmıştır, toplum için yaşamdaki vazgeçilmez önemlerinden ötürü sembolize edilen eşya veya hayvan dokunmazlık kazandığından, özünde korunan geçmişin zorluklarına dayanılarak edinilmiş kazanımlar ve geleceğe dair beslenen ütopyalardır. Toplumun maddi varlığının manevi olanağa yansıması simgeleştirilmiştir. Bu anlamda toplumlaşma ile birlikte din kavramının varlığından bahsetmek gereklidir.

Tanrı-din kavramı totemik din aşamasının gelişmiş biçimidir. Toplusallık insanın doğadan ve kendi tecrübesinden kazandığı birikimlerle güçlendikçe tanrı kavramı da tüm doğa ve toplumsal gücün ifade edildiği yeni bir zihniyet yapılanması ve kavramlaştırma düzeyi olarak ortaya çıkmıştır. Neolitik toplumda yaşam ve üretimle bağı giderek açığa çıkan toprak, bitkiler, hayvanlar, ağaçlar, sular vb. gibi olgular tanrısallaşmış, bir anlamda daha da somut ve ihtiyaca yanıt veren nesnelerin kutsallaştırılmasıyla tanrı kavramına ulaşılmıştır. Kadının toplumsal yaşamdaki etkinliğinin Ana tanrıçayla ifadelendirilmesi de bu anlamda önelidir. Günümüz bilimlerinin ilk biçimleri bu düşünce tarzıyla ifade edilmiştir. Totem döneminin basit bir tapımdan öteye gidemeyen ideolojik kimliği bir adım aşılmıştır. Tanrılar toplumsal yaşamı yansıtır nitelikte ve dost karakterlidirler. Yine insanın üretim gücünü tanımasına paralel olarak tanrılar da insan biçimlidirler. Neolitik toplumun üretim tarzının ve toplumsal yaşamının kendisinden önceki sistemlerle de kıyaslanmayacak belli yaratıcı ve keşfedici gücü, tanımlanan ne kadar önemli gücü varsa tanrısallaşmasına da götürmüştür. Sümer mitolojisinin gelişmesiyle birlikte tanrı kavramına da farklı anlamlar içerilmiştir. Bir yandan neolitik dönemin zihinsel yapısına dayalı olarak yaşam bulan bir zihniyet yapısı söz konusu iken, bir yandan tanrı kavramı giderek egemen karakter kazanan elit tabakanın içerdiği güç anlamını ifade etmiştir. Bir anlamda sınıfsız toplum dönemlerinin toplumsallığının gücü olan tanrı kavramı egemenlerin gücünü ifade eden bir formüle dönüştürülmüştür.

Tanrı kavramına içerilen anlam farklılaşması en bariz olarak mitolojilere yansıyan tanrı-tanrıça savaşımı ile ifade edilmektedir. Başlangıçta Aryen ve Semitik kültür sentezine dayalı Sümer uygarlığının dengede bulunan tanrı-tanrıça otoriteler giderek güçlenen (Semitik kültür etkileri dolayısıyla) erkek hakimiyetine paralel olarak kadının düşüşünü ifade edercesine tanrıçanın düşüşüyle karakter değiştirmiştir. Babil tanrısı Marduk, Sümer mitolojisinin Semitik kültürle yoğunlaşmış yorumuna dayalı olarak ortaya çıkmıştır. Bir kez mitolojilerde Enki ile Ninhursag -İnanna- şahsında tanrılar-tanrıçalar savaşı kızgınlaşıp, kul-tanrı ikilemi doğuştan ve insan yaratılışlı tanrılara mal ettirildikten sonra tanrıçaların izleri de Marduk’un son darbesiyle silinmiştir. Sümer uygarlığının başlangıçtaki belirgin olmayan yönü Marduk ile net ifadeye kavuşturulmuştur. Kısmi de olsa Sümer’e yansıyan neolitiğin son izlerinin yerini de gittikçe güçlenen Semitik çöl kabilelerinin tek düze ve ataerkil yaşam düzenleri almıştır. Aslında gerçekleştirilen biraz da Sümer mitolojisinin Semitik karakterle yetkinleştirilmesi ve monark, despotik bir yönetimin belirginleşmesidir. Hammurabi şahsında çöl kabile geleneğinin “Kanun benim” biçimindeki krallık anlayışı, tanrı Marduk’a dayalı olarak şekillenmiştir. Bir yandan topluma dönük baskıların yoğunlaşmasını ifade eden ideolojik kimliğin, bir yandan da toplumsal muhalefette yeni aşamaları doğurması kaçınılmazdır. Kendini tanrı ile özdeşleştiren merkezi politik güce karşı sistemin yayılma aşamasına ve tutuculaşan karakterine paralel olarak muhalefette yoğunlaşmış ve giderek daha geniş toplumsal kesimleri etkisine almıştır. Şüphesiz köleci toplum karakterine taban tabana zıt kültür yapılanmasının olduğu yerler (neolitiğin yaygın yaşandığı) ve çok kültürlülüğün olduğu yerler muhalefetin de yoğunlaştığı yerlerdir. Bunlardan Aryen kültürünün yoğun etkilerinin en köklü yaşandığı çıkış da Zerdüşt çıkışına daha önce değinmiştik. Tek tanrılı dinlerin atası sayılan İbrahim’in dayandığı zemin daha çok kültürel zenginliğe dayalı yeni bir zihniyet oluşumudur.

Urfa ve yöresi MÖ. 2000 yıllarına yakın Sümer kolonilerinin yaygın kurulduğu bir yerdir. Yine diğer önemli bir özelliği Semitik kökenli göçebe Amorit gruplarla, Aryen kökenli kuzeyli tarımcı Hurrilerin karşı karşıya geldikleri, zaman zaman çatıştıkları, zaman zaman kurulan Sümer ticaret kolonilerinde ticarete alıştıkları bir yer olması nedeniyle Sümer köleciliğine karşı muhalefetin çok kolay geliştiği bir yer olmasıdır. Sümer emperyalizmine karşı gelişen muhalefetin karakteristik örneği olan peygambersel çıkışların en yoğun yaşandığı yerin Urfa olması yine bu tarihsel gerçeklikle bağlantılıdır. Sistemin yaşadığı genel tıkanıklığın ve bunun göstergesi olan baskıcı yöntemlerin kültür farkı nedeniyle en çok uygulandığı hem de aynı nedenden kaynaklı arayışlarda daha köklü bir yenilenmeye yönelme söz konusudur. Bir anlamda yine aynı bölgede yaşanan büyük acıların ve umutsuzluğun temsilcisi olan Eyüp peygamber efsanesinin ifade ettiği çözümsüzlük ve arayış İbrahim peygamberle birlikte yeni bir çıkış olarak şekillenmektedir. Acıların ve sabrın derinleştirdiği iradede karşı çıkış ve alternatif olma iradesi doğmuştur. Tek tanrılı dinlerin gelişiminde Kudüs de Mısır köleciliğine karşı benzer bir rolü oynamış, bir muhalefet merkezi olmuştur. Dönemin ağır koşulları altında köleci sistem karşıtı özgürlük arayışlarının yoğunlaştığı yerler olması nedeniyle Urfa ve Kudüs günümüzde de kutsal sayılan merkezler olmaktadır.

Urfa ve Kudüs’te yoğunlaşan peygambersel çıkışlar hem kültürel zenginliğin söz konusu olduğu yerlerde olması nedeniyle sistemin bunalımının ağır etkilerinin yansıdığı, hem de alternatif arayışının daha gelişkin bir ideolojiyle sonuçlanmasının birer adımıdır. Ancak bağımsız bir ideolojik şekillenmeden çok, ağırlıklı olarak Sümer mitolojisinden de etkilenen daha çok var olan gerçeklikle çarpıcı biçimde çelişen yanlarının düzeltilmesine dayalı bir çıkış söz konusudur.

Tüm tek tanrılı dinler kaynağını Sümer mitolojisinden aldıkları halde bu gerçeğin inkar edilmesi kuru din savunuculuğu ya da inkarcılığının temel dayanağı haline getirilmiştir. Oysa tek tanrılı dinlerle gerçekleştirilen tarihsel gelişmelerin değerini gün ışığına çıkarmak açısından da bu tarihsel bağın doğru değerlendirilmesi gerekir.

Sümer ve Mısır kültüründe insan-tanrı bileşimi vardır. Sümer köleciliğinin ürü olan Nemrutlar ve Mısır köleciliğinin ürünü olan Firavunlar bu bileşime dayanarak kendilerini tanrılaştırmıştır. Adeta kölelerinin kendi ekleri gibi görüldüğü açığa çıkan piramit ve Sümer mezarlarından anlaşılmaktadır. Kölelerin tanrı-kraldan bağımsız yaşam hakkının olmadığını gösteren en çarpıcı örnekler diri diri mezara gömülen insanların kanıtı olan dev mezarlıklardır. Aynı zamanda bu örnekleriMısır Firavunları sistemin genel uygulamalarının en somut ifadesi olarak da ele alıp değerlendirmek mümkündür. Tüm bunların dayandığı temel güç insan-tanrı düşüncesidir. Hz. İbrahim’in dönemin yoğun çelişkileri karşısında putları kırma eylemi aslında insan-tanrı düşüncesine en büyük darbedir. Bu adımla insanın tanrı olamayacağı düşüncesine geçiş, Nemrut ve Firavunların politik güçlerinin temel dayanağı olan ideolojik kimliklerine vurulan en büyük darbedir. Bu adımla insanın tanrı olamayacağı düşüncesine ulaşılmış, böylece yapılan baskı ve zorbalığın tanrı değil insan eylemi olduğu düşüncesine dayalı yeni bir zihniyet şekillenmesinin temel dayanağı oluşturulmuştur. “İnsan Allah olmaz” kuralı, tek tanrılı din düşüncesinin birincil ayrım noktasıdır. Uzun süre Mısır ve Sümer uygarlıkları arasındaki gidiş-gelişlerin ürünü olan ideolojik etkilenmeden yeni bir aşama doğmuştur. Bir anlamda sistem karşısında bağımsızlık önce tanrının bağımsızlaştırılmasıyla sağlanmıştır.

Tanrısal kimliğin tümüyle insandan farklı ölümsüz ve putlaştırılamaz nitelikte oluşu, düşünsel olarak üst düzeyde bir soyutlamayı ifade ettiğinden daha gelişkin bir zihniyet yapılanmasını da temsil etmektedir. Bir anlamda Nemrut ve Firavunların politik güçlerinin temel dayanağı olan tanrı fikrinden, yeni özgürlüksel çıkışların temel motivasyon gücü olan tanrı fikrine ulaşılmıştır. Aynı zamanda insanların tanrı olamayacağı düşüncesi politik olarak da iktidarın sınırlandırılmasını ifade etmektedir. Henüz tam bir sınıflaşmayı yaşamamış olan kabilelerin yöneticileri olan şeyhler tanrı-kralların otoritesine göre daha sınırlı bir otoriteye sahiptirler. Bizzat tanrının kendisi değil ancak elçisi olabilecek konumdadırlar. Bu bir yandan şeyhin tanrısal gücü elçilik biçiminde de olsa temsil etmesini dolayısıyla politik iktidarının dayanağı haline getirmesini sağlarken bir yandan tanrı-krallara göre sorgulanmaya daha açık bir konuma geçişin de ifadesidir.

Diğer önemli ayrım noktaları tek tanrı fikrinin köleci sistemin yoğunlaşan bunalımı karşısında var olan arayışların ve mücadelenin birleşmesi gerektiği düşüncesi temelinde bir boyut kazanmasıdır. Babil tanrısı Marduk ile merkezileşen otoriteye birlik temelinde bir mücadeleyi esas alan bir ideolojik kimlik oluşumuyla yanıt verilmiştir. İbrahim’in kendi kabileleri içinde bile birlik ihtiyacı olduğu Eski Ahit’ten anlaşılmaktadır. Kabile totemlerinin giderek yozlaşmanın ve çözümsüzlüğün ifadesi olduğu bir dönemde tek tanrı fikri söz konusu yozlaşmanın aşılması açısından da önemli bir dayanağın oluşturulmasını ifade eder. Kabile yapısının henüz tam bir sınıflaşmaya uğramaması tek tanrı fikrinin temel ayrım noktaları üzerinde belirleyici olsa da, Semitik karakter nedeniyle köleci toplum ideolojisinin en temel yansımaları kadının statüsündeki keskin düşüşle kendisini göstermiştir. Zerdüşt’te gözlemlenen Aryen kültürün derin etkilerinin sonucu olarak açığa çıkan kadına değer verme Hz. İbrahim’de tersinden düşüşle ifade edilmektedir. Babil tanrısı Marduk’la panteon dışına atılan kadına özgürlüksel arayışlarda da yer olmayacağını ifade eden bir şekillenme söz konusudur. Hz. İbrahim’in Babil’den, Hz. Musa’nın Mısır’dan etkilenmeleri dayandıkları Semitik kültür zemininden dolayı güçlü olmuş ve kadının dışlanmasında çok etkili olmuştur. Semitik kültürde belirgin olan erkeğin etkin gücü yeni zihniyet oluşumuyla daha sistemli bir ideolojik dayanağa kavuşturulmuştur.

Hz. İbrahim’in bir yandan Sümer mitolojisine karşı alternatif olma bir yandan ataerkil kabile şefliğini korumak zorunda oluşu daha sonraki tek tanrılı din ideolojilerine dayalı gelişmenin de temel karakterini oluşturmuştur. Bir yandan sınıflı toplumun yayılmasına yönelik politikalar kabile özgürlüğünü ve eşitlikçi yapısını tehdit ettiğinden; kabile özgürlüğünü korumaya dönük arayışlar söz konusu olsa da, kabile şefliğinin korunması temelinde bir alternatif geliştirmeye yöneldiğinden Sümer mitolojisinin daha da katılaşarak içinde bir tutuculuğu barındırması kaçınılmaz olmuştur. Hem kabile totemlerinin aşılması hem de Sümer mitolojisinin aşılmasını ifade ettiğinden ileri bir aşama olduğu tartışma götürmez.

Göğe yükseltilmiş, put olmaktan çıkarılmış tanrı kavramı bu anlamda büyük yenilikler içerir. Sümer geleneğindeki çok tanrıcılık ve put geleneği hedeflenerek köleciliğe tavır alınmıştır. Diğer yandan kabile dininin kalıntısı olan totem de kabile birliğini engellediğinden aşılması kaçınılmaz olmuştur. Böylece tek tanrılı inanç hem Sümer mitolojisine alternatif olma açısından hem de buna dayalı köleci sistem karşıtı mücadelelerin güçlenmesi açısından önemli etkiler yaratmıştır. Gücü büyütülmüş putun somut güçsüzlüğünden kurtarılmış, gökte buyruk veren düzeye geçmiş tanrı anlayışı somut toplumsal gerçeklikte hem direniş ve özgürlük hem de bunun için gereken birlik ihtiyacına yanıt olmakta temel güçlendirici kavram rolü oynamıştır. Sadece canlandıran değil kullarına rahmet de yağdırabilen bu yönüyle daha özgür bir yaşamın müjdesini veren bir tanrı anlayışıyla geleceğe yönelik ütopyaların güçlendirilmesi de gerçekleştirilmiştir. Yine insanın tanrı olamayacağı fikri ile yalnızca kölelik değil; efendileri de bağlayan bir toplumsal sistem ve denetleme mekanizması oluşturularak antik çağ köleciliğinin aşılmasında önemli bir rol oynamıştır. Ancak tek tanrılı din ideolojilerinin dayandığı “Yaratılış” hikayesinden tutalım, cennet-cehennem fikrine, tufan öyküsüne kadar köleci toplumda zamanla yaşanan sınıf farklılaşmasının bir ürünü olarak değişik biçimlerde tek tanrılı dinlere yansımıştır. Dönemin ideolojik üretimi de, siyaseti de hep bu kavramlar üzerinden gerçekleştirilmiştir. Sümer mitolojilerinin etkileri yalnızca “Allah”, “Cennet-Cehennem” vb. temel kavramlarla da sınırlı kalmamış, cin, şeytan, melek, tasarımları Sümer tanrılarının değişik versiyonları olarak yansımış, tek tanrılı dinlerin politik güç dayanağı olmada önemli bir rol oynamışlardır. (Bkz. M. İlmiye Çığ. Kuran, İncil, Tevrat’ın Sümer’deki kökeni.)

Din ideolojilerine dayalı olarak şekillenen feodal sistem çok köklü farklılıklar içeren bir toplumsal sisteme yol açamamıştır. Feodal bey ile serf arasındaki ilişki, efendi-köle ilişkisinin bir versiyonu olarak şekillenmiştir. Çünkü ideolojik kimlik oluşumunda ana kaynak Sümer mitolojisidir.

Yazının Devamı >> Musevilik ve Etkileri

Gülbahar Köker
gulbahar, Son Güncelleme: 28.06.08

     

 Yukarı çık