Musevilik Ve Etkileri
Hz. İbrahim ile başlayan tek tanrı inancının sistemleştirilmesine dayalı ilk din olması yönüyle Musevilik tarihte önemli etkileri olan bir dindir. Tek tanrı düşüncesinin ortaya çıkışı nasıl ki, binlerce yıllık bir gelişmenin ürünü olduğu kadar var olan toplumsal biçimlenişlerin etkisine de dayalı olarak gelişmişse, Museviliğin gelişimi de benzer bir çok farklılaşmayı yaşamış, böylece bir din şekillenişi gerçekleşmiştir. Her ne kadar tek tanrılı din düşüncesinin oluşumuna kısmen de olsa değindiysek de Hz. İbrahim’in çıkış koşullarında var olan çelişkilerin daha sonra Museviliğin şekillenişinde de sürmesi nedeniyle farklı açılardan değerlendirmek gereklidir. Musa’nın tek tanrılı din düşüncesinde iktidar perspektifine kazandırdığı boyut gelişim tarihiyle yakından bağlantılıdır. Çözülmeye çalışılan köleci Sümer ve Mısır uygarlıkları karşısında Semitik kökenli çöl kabilelerinin yaşadıkları geri düzey ve buna bağlı olarak gelişen zorlanmalardır. Semitik kökenli çöl kabilelerinin Sümer ve Mısır’a yönelik hareketliliği MÖ. 3000 lerden beri başlamıştı. Köleci sistemin gereksinim duyduğu taze işgücünü karşılamak ya da zaman zaman saldırarak talan etmek temelinde bir ilişkilenme söz konusuydu. Ne var ki, ideolojik düzey açısından sistemle baş edecek güçleri yoktu. Daha çok yağma ve talan hareketliliğinin getirdiği savaş deneyimleri söz konusuydu. Köleci sistem karşısında kabile varlığını korumaya yönelik savaş deneyimleri bir anlam ifade etse de, asıl güçlenme daha gelişkin bir zihniyet yapılanmasına ulaşmakla mümkün olmuştur. Bu anlamda savaşçılık geleneğinden çok daha etkin bir öğe olarak ticaretin ele alınması önemlidir. Aynı zamanda mal ve fikir değişiminin de ifadesi olan ticaret, Semitik kabilelerin değişik düşüncelerle tanışması ve yeni aşamalara ulaşması açısından etkin bir olgudur. Kabilelerin erkenden ticaretin önemini kavrayıp ticarileşmeleri bu gerçeğe dayalı olarak gelişmiştir. İbraniler çizgisi olarak da değerlendirilebilecek bu gelişmenin başlangıcını Hz. İbrahim’in Babil ve Asur’lu hanedanların egemenliğine geçen Urfa ve yörelerindeki koloni merkezlerinden çıkışıyla başlatmak mümkündür. İbrahim’in put kırma efsanesi onun eski geleneklere ve onun eski geleneklere ve arkasındaki mitolojiye inançsızlığı ve başkaldırısı anlamına gelir. O dönemde yoğun olan kabilelerin özgür hareket etme isteminin yoğunlaşmış ifadesidir. Sümer ve Mısır’ın çözülüş işaretlerini çoktan veren alt ve üst yapı kurumlaşmalarının ayakta kalamayacağı sinyalinin verilmesidir. Yeni bir yaşam biçimi olarak topluma biraz nefes aldırmanın önemli bir basamağıdır. Etkisini günümüze kadar taşırabilmesi bu tarihsel gerçeklikle bağlantılıdır. Bu hareketin diğer önemli bir özelliği de bölgede iç içe olan Aryen-Hurri ve Semitik-Amorit kültürlerinin sentezine yakın olduğundan dönemin evrensel yanıtı olma potansiyelini de taşımasıdır. Ortalama MÖ. 1800lerde yoğunlaşan baskılar sonucu şehir kralıyla, çıkarı bozulan, barınma imkanı kalmayan bir kabile hareketliliği olarak da değerlendirilebilecek bir çıkış söz konusudur. Hz. İbrahim’in kuzeyden güneye hicreti o dönem yaygın tüccar kabile hareketlerinden biridir. Yarı çoban tacirler olan bu kabileler konar-göçer biçimde yoğun bir hareketliliği yaşamaktadır. Hz. İbrahim gelişen baskılar karşısında mücadele etmenin en temel dayanağını Sümer Ur şehrinin çok tanrılı yapısından da etkilenerek ama kendi kabile totemini esas alıp bunların sentezine dayalı tek kabile tanrısı kavramına ulaşmıştır. Hz. İbrahim’in kabilesi MÖ.1700lerde Mısır’a yerleşmeye çalışmıştır. Urfa, Harran’dan Mısır’a gidip yerleşme, ticaret ve hareketlenmenin gelişim düzeyini yansıtan önemli bir göstergedir. Mısır’da bazı memurluklar kazansalar da Hz. İbrahim’in kabilesi yarı köle olmaktan kurtulamamış, ve bu yönlü çelişkiyi sürekli yaşamıştır. Sümer ve Mısır’ın uygarlık düzeyleri kadar mitolojilerinden de etkilenme söz konusu olmuşsa da kabilenin yaşadığı çelişkiler ataerkil dinlerini korumanın da güçlendirici bir etmeni haline gelmiştir. Bir anlamda yarı köle konumunda bulunmaları karşısında tüm güçlerini ve dayanaklarını ataerkil dinlerine ve kabile yapılarına dayandırmışlardır. Buna dayalı olarak gelişen yoğun ilişki ve çelişkiler kabile yapılarına dayalı çıkışlara sık sık yol açmıştır. Tarihte peygambersel çıkışların yoğun olduğu bir süreç olması bu çıkışların yoğunluğuyla yakından bağlantılıdır. Peygamberlik kurumu habercilik anlamına gelmektedir. Kabilelerin yoğun hareketi sistemden beslenmeleri ve kalıcı etkiye yol açan çıkışlarına Önderlik eden kişilerine toplum tarafından önem atfedilmiş ve bugün de etkilerini sürdüren peygamber kişilikleri olarak değerlendirilmişlerdir. Sümer, Mısır köleci toplum merkezlerinin zayıf olduğu coğrafyada gelişimlerini sürdürmüşlerdir. Hz. İbrahim’in çıkışı da bu kabile hareketlerinin somut ifadesidir. Gerek köleliğin aşılmasında en temel rolü oynayacak bu geleneğin başlangıcındaki sistemi yumuşatma ve reforme etme eğilimi nedeniyle gerek Hz. İsa ile birlikte köleci sistemin çözülüş sürecine girmesinde en başta gelen bir ideolojik ve siyasal hareket rolünü oynaması nedeniyle Hz. İbrahim’in çıkışı önemlidir. Göç öyküsü bir anlamda ideolojik kimlikte netleşme öyküsüdür. Örneğin Fenike inançlarında var olan kendi çocuklarını Tanrı Baal’e kurban etme ibadeti karşısında Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’i kurban etmekten vazgeçmesi, yeni ideolojik kimliğin önemli bir yönünü açığa çıkarmaktadır. Giderek tutuculaşan sistemin ifadesi olan ilkel dinsel fanatizme karşı insan vicdanının uyanmasıdır. Hz. İbrahim’in tek tanrı düşüncesinin asıl netleştiği dönemlerde yine bu dönemlerdir. Kenan’da gök tanrısı olarak kabul edilen El’i kendi kabile önderliği ile uyumlu hale getirerek (Elohim) kabul eden Mısır’a göç öyküsü de, ideolojik kimlikte giderek yetkinleşmenin yaşanmasına tanıklık etmiştir. MÖ. 1700-1300 yıllarında bir çok kabilenin Mısır’a işgücü olarak hareket ettiği yıllardır. Aynı zamanda bu süreç İbrani kabilelerinin Mısır köleciliği ile çelişkilerinin derinleştiği süreçlerdir. Mısır’da sarayda bazı küçük hizmet memurlukları elde etseler de yarı köle durumunu aşamamışlardır. İbraniler için Mısır süreci 300 yıl sürmüştür. Bu arada Yusuf öyküsünden de anlaşıldığı gibi Mısır bürokrasisi içinde yer bulanları da söz konusudur. Musa da bürokraside yer edinenlerden biridir. Ancak kabile geleneğinin güçlülüğü ve sistemle yaşanan çelişkilerin derinliği çeşitli iktidar arayışlarına da yol açmış, Mısır köleciliğine karşı gelişen isyanlara katılım gerçekleşmiştir. Bu isyanlardan birinde Musa’nın da yer alması ve konumunu bu nedenle tehlikeye atmış olması ile dönem çelişkileri birleştiğinde Mısır’dan göç kaçınılmaz olmuştur. Yaklaşık MÖ.1300lerde başlayan bu göç çıkışında 72 kabilenin varlığından ve 25 bin kişilik bir sayıdan bahsedilir. Hz. İbrahim geleneğinin etkisi, Mısır’a girişte birkaç yüz kişiyi aşmayan kabilenin ulaştığı binlerce kişilik kavim oluşumunda önemli rol oynamıştır. Tevrat’ın ana konusu Mısır’dan çıkış ve yeni topraklara doğru göç öyküsüdür. Yaklaşık 40 yıl sürdüğü kabul edilen bu uzun göç süreci oldukça zorludur. Sina Çölünden geçiş ve daha sonda karşılarına çıkan yerleşik ve göçebe bir çok kabileyle hem çatışma hem de ilişki geliştirme bu göçün işlenen ana temalarıdır. Musa Mısır’dayken ilk defa tek güneş tanrısı “Aton” inancının zorla resmileştirildiği dönemden kalma bir rahipten etkilenmiştir. Çıkış süreci çok yoğun çelişki ve zorlanmalarla doludur. Kabile yapısına özgü yönetim ve zihniyet yapısıyla varolan çelişki ve zorlanmaları karşılamak mümkün değildir. Bu süreç kavimsel aşamayla kabile yapılanmasının çatışma izinde olduğu bir süreçtir de aynı zamanda. Maddi zorluklar tüm yaşanan çelişkilere rağmen Mısır günlerine özlem uyandırmış ve buna dayalı olarak geri adım atmalar, Musa’ya karşı direnişler baş göstermiştir. Kabilelerin birbirlerine karşı üstünlük kurma çabaları da aynı nedenden kaynaklı olarak gündeme gelmiştir. Bir yandan yerleşik arazilerle varolan halklarla girilen çatışmalar bir yandan iç çelişkiler ağır yönetim sorunlarının doğmasına yol açmıştır. Musa’nın, Hz İbrahim’in din anlayışına getirdiği en büyük yenilik bu dönemi karşılamak için içine girdiği yöntem arayışıyla mucizesel gelişmeler olarak da değerlendirilen gelişmelere yol açmasıdır. Bu yolla tüm İbrani kabilelerini eski kabile anlayışlarından radikal bir tarzda koparmayı ve tek bir kavmin ulusal dinini oluşturmayı hedeflemiştir. Hz İbrahim’de Elohim olarak formüle edilen tek tanrı inancı Yehova adı altında millileştirilerek İbrani kabilelerinin bağımlı kılındığı bir güç yaratılmıştır. Dönem dönem Altın Buzağı tapıcılarının Musa’ya karşı giriştikleri isyanlarda olduğu gibi ideolojik yenilenmeyle yanıt olunamayan isyanlar karşısında ölümle cezalandırmalar da söz konusu olmuştur. Yehova’nın özel kavim tanrısı haline getirilmesi Eski Ahit’te şöyle geçer; ‘Sizi kendimle evlendirdim ve tüm insanlardan üstün tuttum.’ Böylece kavim olma bilinciyle zorluklar aşılmaya çalışılmış, üstünlük fikriyle mücadele motivasyonu ve bilinci derinleştirilmeye çalışılmıştır. Yahudilik dininin temeli sayılan On Emir, bu göç koşullarının ağır etkisi altında oluşturulmuş ve kavimsel niteliği bu nedenle aşamamıştır. Tüm kabileler arası ve kabile içi çelişkilere ve Musa’nın Kenan iline varmadan ölmesine rağmen yarattığı ideolojik kimlik gücü, özgürlük yürüyüşünün sonuçlanmasını ve Eski Ahit oluşmasını sağlayabilmiştir. On Emir’in İbranilere özgü kural ve vaatlerle dolu olması evrenselleşmesinin de önünü almıştır. Yahudi dini oluşum koşullarının da etkisiyle millileşmiştir. Tanrı Yehova’ya kıskanç özellikler yüklenerek erimemek ve karşılaşılan tehlikelerden zaferle sonuçlanan bir mücadeleyle çıkmak amaçlanmıştır. On Emir göçün son aşamasında formüle edilen mücadele esasları ve şekillenen yeni dinin temelleridir.bu süreçte Musa birçok hukuki, mali ve örgütsel tedbir geliştirmiştir. Yeni dinin temsilini, ideolojik ve mali önderliğini kardeşi Harun’a vermiştir. Yeşu’yu askeri komutan olarak atamış, kabile başkanlarından oluşan bir danışma meclisiyle yönetim sorunlarını aşmaya çalışmıştır. Daha Musa’nın varlığında güçlü bir yönetim geleneği ve devlet mekanizmasının temelleri atılmıştır. Mısır bürokrasisinden edinilen tecrübeler kendi siyasal organizasyonunu gerçekleştirmiştir. Musa’nın kendisi Neba dağında kutsal topraklara ulaşmadan ölmüştür. Bir diğer önemli özelliği Semitik kültürün ve göç koşullarının etkisiyle kadının giderek dışlanmasıdır. On Emir’in sadece erkeğe yönelik olmasıdır. Sümer mitolojisinde Ana Tanrıça Ninhursag’ın Kurnaz Tanrı Enki’yi kaburga kemiğindeki hastalığı Ninti adı verilen yaşam veren adlı tanrıçayla iyileştirmesi mitosu Semitik karakterle yorumlanarak Adem-Havva yaratılış öyküsüne dönüştürülmüştür. Tevrat’ta yer alan Havva’nın Adem’in kaburga kemiğinden yaratıldığı inancı kadın düşüşünün tamamlanmasına yönelik katına vurulan önemli bir darbedir. Zina yapan kadının taşlanma cezası, özünde İslamiyet’te olmayıp, Tevrat’ta yer alan (Tesniye 13-233) bir cezadır. Bu uygulamanın kaynağının da Sümerler’e dayandığı ve Kagaş Kralı Urukapina zamanında tek eski aile kurumunu korumaya dönük gerçekleştirilen uygulamalardan alındığı belgelidir. (Bkz. M. İlmiye Çığ, Kuran, İncil ve Tevrat’ın Sümer’deki kökeni, syf: 20) Tanrı Yehova’nın karakteri tarih boyunca İsrailliler için önemini korumuştur. Bir yandan milli karakteri bu kadar yoğun olan ve kıskanç özelliklerle donatılmış tanrı anlayışı nedeniyle İsrailliler bulundukları her yerde etkin olmaya çalışmışlar, bir yandan da bu nedenle tarihte benzerine zor rastlanan bir diasporaya uğrayan halk olma gerçeğine sahip olmuşlardır. En bariz örneğini 2. Dünya Savaşında yaşanan Yahudi Katliamında gördüğümüz gibi yoğun yönelim ve katliamlar bu ideolojik şekillenme ve kültür yapılanmasıyla yakından bağlantılıdır. Yine günümüzde Yahudi sermayesinin dünyada en etkin güç olma konumu, Siyonizmin tarihsel arka planında yatan bu gelişmelerle yakından bağlantılıdır. İsrail ulusuyla evlilik bağı olan tanrı Yehova bir Yahudi için nerede olursa olsun ulusal bağlarını güçlendiren temel faktördür. Günümüz koşullarında globalleşen dünya gerçeğinde her Yahudi için bulunduğu koşullarda Yahudiliği beslemek ve Kutsal toprakların nüfuz alanını genişletmeye yönelmek neredeyse temel amaç halindedir. Klasik ibadet törenlerinin değişen dünya koşullarıyla ve kültürel gelişmelerle birlikte etkisini yitirmesi daha çok biçimsel bir değişimini ifadesi olup, özde önemli bir değişikliği ifade etmemektedir. Yahudiliğin gelişimi Hakimler Dönemi denen önder kadrolardan oluşan bir grubun yarattığı gelişmelerin efsaneyle karışık anlatımlarıyla Tevrat’ta yer almaktadır. Saul ile birlikte rahipten krallığa yani ideolojik kimlik oluşumundan siyasal kurumlaşmaya geçilmiştir. Kutsal topraklarda kurulan Kudüs Krallığı MÖ 7.yy da Asurluların, MÖ 585 te Babillerin Kudüs’ü yakıp yıkmalarıyla sona ermiş, Yahudilerin büyük bir kısmı Babil’e göç etmiştir. Babil sürecinde Sümer mitolojisi özümsenmiş, Pers imparatoru Kiros’un 538 de Babil’i ele geçirmesiyle özgürlüklerine kavuşmuşlardır. Kudüs bu dönemde yeniden inşa edilmiştir. İskender sürecinde İskenderiye’de Grekçe’den de etkilenme söz konusudur. Günümüzde bilinen Eski Ahit’in şekillenmesinde Grek, Babil ve Persler kanalıyla Zerdüşt etkileri önemli rol oynamıştır. Kabile totemlerindeki farklılık ve dayattığı ayrılıkçılık Tanrı Yehova’yla aşılmaya çalışılmış ve somut koşulların dayatmasıyla bir birlik oluşmuşsa da tarihsel gelişim sürecinde yaşanan farlılaşma zeminine dayalı olarak Yahudiler Helen işgali sürecinde birkaç mezhebe bölünmüşlerdir. Muhafazakar ve işbirlikçi Sadukiler (Dost)-Grek aristokrasi etkisinde-, Farsların etkisinde kalan Ferisiler ve isyancı karakterleri öne çıkan Mokobiler önemli mezhep çatışmalarına da neden olmuştur. Roma imparatorluğu döneminde Roma işbirlikçiliği haline gelen resmi Yahudi kahinliği kurumu karşısında ad aynı ideolojik kimliğe dayanmakla birlikte gelişen Esseniler Hareketi kavimsel sınırı zorlayıp sınıfsal bir temele dayalı olarak yoksulların çıkarlarını temsil etme arayışına yönelmiş ve İsa’nın çıkışını etkileyerek tarihte önemli bir dönüm noktasına kaynaklık etmiştir. Yazının Devamı >> Hıristiyanlık ve Etkileri Gülbahar Köker gulbahar, Son Güncelleme: 28.06.08
|