İslamiyet'te Kadın
Günümüzde en önemli tartışma konularından biri olan İslamiyet’in kadın yaklaşımı da tıpkı Hz. Muhammed’in çağdaş yorumuna duyulan ihtiyaç gibi bir yorumlanma ihtiyacıyla karşı karşıyadır. Kuru din inkarcıları tarafından Muhammed’in kadın yaklaşımı somut koşullar gözetilmeksizin yorumlama adına karalayıcı yaklaşımlarla değerlendirilmekte, Muhammed şehvet düşkünü olarak ele alınıp bir çırpıda tarihi misyonunu da görmezden gelmenin dayanağı haline getirilmektedir. İslamiyet’in yarattığı değerler mirasına dayalı olarak kendisini yaşatan ama onun özüne beynini ve yüreğini kapatmış olan kuru din savunucuları için de, erkek egemenlikli dünyalarını beslemek için aynı nedenle basitleştirilen bir konu olmaktadır. Tüm bu gerçekliklerden uzak yorumların arasında Ortadoğu kadını, çağın en trajik yaşam gerçekliği içinde doğru değerlendirilme ihtiyacını bizlere anımsatmaktadır. Bu konunun genel bir çalışma içerisinde kısaca değerlendirilmekten çok daha kapsamlı ele alınması gerektiği açıktır. Ancak hiç olmazsa kendi dönemi içinde İslamiyet’in kadın yaklaşımını ana hatlarıyla da olsa değerlendirmek ve 1300 yol sonra yaşanan çelişkilere çözüm arayışlarında genel doğrularımızı saptamak açısından gereklidir. Hz. Muhammed’in özüne yakınlaşmanın, doğru değerlendirmenin bir gereği de kadın yaklaşımını gerçekçi değerlendirmektir. Çünkü Hz. Muhammed’in arayışlarına yön veren temel etkenlerden biri de Arap yarımadasında kadının yaşadığı trajik gerçekliktir. Bu konuda Arap yarımadasının İslamiyet öncesi karma kültürel yapısı doğru değerlendirilmemiş ve kadın konusunda yürütülen tartışmaların İslamiyet’in diğer tüm yönlerinden daha fazla bir çıkmaza girmesine neden olmuştur. Örneğin, Kabe’deki en büyük putlardan biri olan Lat’ın tanrıça olması ve anaerkil kabile yapılarının varlığı örnek gösterilerek Muhammed’in kadın yaklaşımı olumsuzlanmış ya da ataerkil kabile zihniyetinin giderek güçlenmesi sonucu yaşanan güncel kadın politikaları Muhammed’in kadın konusundaki ilericiliği de dayanak yapılarak; dönem koşulları soyutlanarak gerekli eleştirilerin önünü alma aracına dönüştürülmüştür. Bu konuda doğru yaklaşım Hz. Muhammed’in sadece anaerkil kabile yapılanmalarının olduğu koşulların değil ataerkilliğin kadın yaklaşımının da kendisini sonuna kadar gerçekleştirdiği somut verisinden yola çıkılarak gösterilmelidir. Nitekim anaerkil kabile yapılanmalarının varlığı sınırlıdır. Bu kabilelerdeki kadının konumu da neolitiğin görkemli tanrıçalarla sembolize edilen kadından oldukça farklılaşmıştır. Örneğin Serra Binti Necfehan gibi adı bugüne kadar kalabilen tapınak rahibeleri de varolmakla birlikte genel toplumsal yapıdaki kadının konumunu temsil etmekten uzaktır. Kadının etkinliği daha çok cinsel alana indirgenmiş konumdadır. Sümerler ile aşılmaya başlayan neolitik kültürü ve zihniyeti köleci toplum yaygınlaştıkça daha da silikleşmiştir. Yahudilik ve Hıristiyanlık ile yaşanan gelişmeler kadının konumunu da etkilemiş, Arap yarımadasındaki anaerkil kabile yapılanmasının da neolitiğe ilişkin taşıdığı izler oldukça sınırlandırılmıştır. Ekonomik, sosyal, siyasal alanda etkinliğini yitiren kadının yozlaşmış neolitik yapılanmaya dayalı cinsel alandaki özgürlüğünü, kadının genel özgürlük düzeyinin bir ifadesi olarak ele almak bu noktada gerçekçi değildir. Daha doğru olan ataerkil kabile yapılanmalarının yaygınlığına dayalı olarak anaerkil kabile yapılanmalarının da bunlarla içinde bulunduğu etkileşimle özünü yitirdiğidir. Nitekim “Zevac-ül Muta” denilen evlilik türünde de olduğu gibi cinsellik yozlaşmanın en derin yaşandığı alanlardan biri konumundadır.(Zevac-ül Muta: bu evlilikte erkek belirli bir süre -genellikle üç gün- kadınla evlenir ve sonunda karşılıklı bir anlaşmayla saptadıkları bir ücreti öderdi. Bu “Zevk evliliği” olarak da bilinir) Ataerkil kabile yapılanmalarında kadın ve çocukların köle olarak kullanılması savaşta esir alınan kadınların cariye olarak kullanılması ya da erkeklerin satın aldıkları kadınları fuhuşa zorlamaları da içinde olmak üçere daha fazla örneklendirmeyi gerektirmeyecek kadar düşürülmüş bir konum kadın açısından geçerlidir. Tüm bu koşullar gözetildiğinde, Hz. Muhammed’in kadına yaklaşımının ilerici olduğu görmezden gelinemez. Kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmekten kurtarılması, sınırlı da olsa kadının yaşam koşullarının iyileştirilmesi oldukça önemli adımlardır. Ancak yaşanan yozlaşma ve çelişkilere yanıt bulmadaki zorlanma kadın konusunda da oldukça yoğundur. Hz. Muhammed’in kadın yaklaşımında yeni bir düzey yaratmada ne kadar zorlandığı Kuran’da kadın konusundaki ayetlerin çelişkili olmasından da rahatlıkla anlaşılmaktadır. Örneğin Hz. İsa’nın geliştirdiği çözüm yönteminden farklı olmakla birlikte zina olayına ilişkin kadın ve erkeğin birlikte ele alınması ve sorumlu tutulması Kuran’da vardır. Nur Suresi 2. ayetinde “Zina eden kadınla zina eden erkek ..... yüz vuruş vurun her birinin ciltlerine. Allah’a ve ahret gününe inanıyorsanız Allah’ın dini konusunda bunlara acıma duygusu sizi yakalamasın. Müminlerden bir grup da bunların cezalarına tanık olsun” yine aynı surenin 4. Ayetinde, “İffetli kadınlara iftira atıp da dört tanık getirmeyenlere gelince onlara hemen seksen vuruş vurun ve onların tanıklıklarını ebediyen kabul etmeyin. Onlar sapmışların ta kendisidir.” denilerek, kadına yönelik korumacı yaklaşımlar geliştirilmiştir. Yine Nahl suresi 97. ayetinde, “Erkek yahut kadın her kim inanmış olarak hayra ve barışa yönelik bir iş yaparsa onu tertemiz bir hayatla yaşatırız”denilerek eşitlikçi bir yaklaşım yansıtılmıştır. Aynı surenin 58. ayetinde, “Onlardan birine kız çocuk müjdelendiğinde yüzü simsiyah kesilir, öfkeden kuduracak gibidir o” sözleri bugün bile Ortadoğu’da yaşanan kız çocuklarına yaklaşım sorununun daha Muhammed döneminde günümüzün ne kadar ilerisinde bir düzeyde ele alındığını gösterir. Yine Nisa Suresinin 15. ayeti de günümüzden çok daha ileri düzeyde bir çözüm yaklaşımının varlığının ip uçlarını verir. “Kadınlarınızdan eşcinscilik yapanlara karşılık içinizden 4 tanık getirin. Eğer tanıklık ederlerse o kadınları ölüm canlarını alıncaya kadar yada Allah kendileri için bir yol açıncaya kadar evlerde tutun.” Arap yarımadasında yoğun olan eşcinselliğin çözüm yolu öldürmek değil, eve kapatma yoluyla da olsa bireyin dönüşümünde aranmaktadır. Ancak Hz. Muhammed’in akılla din arasında yaşadığı zorlanma nasıl dönem koşullarının etkisi ile felsefe ve din sentezini doğurduysa; Kadın konusunda da var olan ataerkil sistemi gözetmeden en küçük bir ilerlemenin yaşanamayacağı gerçeği bu konuda eski ile yeninin uzlaşmasına dayalı yanları da doğurmuştur. Bu uzlaşmanın yansıdığı ayetler de Kuran’da mevcuttur. Örneğin Nisa suresinin 24. ayetinde “Harpte elinize geçmiş kadınlar hariç olmak üzere, nikahlı kadınlarla evlenmeniz de haram kılınmıştır” denilerek ataerkil kabilelerin savaşta esir alınan kadınları cariye olarak kullanma geleneği ile uzlaşma içine girilmiştir. Yine Bakara suresinin 282. ayetinde yer alan, “Erkeklerinizden iki kişiyi tanık tutun, eğer iki erkek yoksa rızanızla kabul edeceğiniz tanıklardan bir erkek ve iki kadın gerekir. Bu kadınlardan biri şaşırırsa diğeri ona hatırlatsın diyedir” ve Nisa suresinin 34. ayetinde yer alan, “Erkekler kadınları gözetip, kollayıcıdır. Şundan ki, Allah insanların bazılarını bazılarından üstün kılmıştır. Ve erkekler mallarından bol bol harcamışlardır.” ifadelerinde de görüldüğü gibi erkeğin tartışma götürmez üstünlüğüne de vurgu yapılmıştır. Kısaca, tek tanrılı din geleneği Arap ataerkil kabile yapılanmasının ve kültürünün de etkisiyle özde sürdürülmüştür. Havva’nın Adem’in kaburga kemiğinden yaratıldığı düşüncesi bu geleneğin etkin göstergesidir. Kısa da olsa İslamiyet’in kadın yaklaşımını vermeye çalıştığımız bu örneklerden çıkarılması gereken en önemli sonuç, bizce dönem koşullarının etkisiyle geliştirilen ve Muhammed’in tercihine dayalı geliştirilen kadın yaklaşımının ayırt edilmesi gerektiğidir. Bu nokta oldukça hassas olmakla birlikte gözetilmediğinden çok yoğun ve çelişkili tartışmalara yol açmıştır. Ancak Hz. Muhammed’in kadın yaklaşımının en somut ifadesi olan Hatice ile olan ilişkileri hem İslam yanlılarının hem İslam karşıtlarının uzlaştığı tek nokta olma özelliği taşımaktadır. Hatice kişiliği ve tarihsel rolü hiç kimse için istismar edilemeyecek denli açık bir konudur. Tam da bu noktada Hatice’nin ölüm yılı olan 619 yılına kadar 10 yıl süren evliliğin ve bu evlilik boyunca Hz. Muhammed’in başka hiçbir kadınla ilgilenmediği gerçeğinin ispat ettiği en önemli nokta, Muhammed’in kadın yaklaşımının en gerçekçi örneği oluşudur. Sonrasında geliştirilen politik evlilikler ve kadın yaklaşımında meydana gelen değişiklikler, Arap kültürünün dönem koşullarındaki zorlayıcılığının ürünüdür. Genel olarak da Hz. Muhammed’i arayışlarının bir bütünen ifade edildiği bir kişilik olarak görmek doğru değildir. Kendisinin içinde bulunduğu koşullar örneğin Hz. İsa’yı hazırlayan koşullardan oldukça farklıdır. İsa, ne kadar yoğunlaşan “Mesih” beklentilerine dayalı olarak, bireysel gücünden bağımsız açığa çıkmış bir kişilik gerçekliği ise Hz. Muhammed, dönemin tüm zorluklarına rağmen bireysel gücüne dayalı gelişmiş tarihsel bir kişiliktir. Hz. Muhammed’in kendisi kadına yöneliminde tanrı aşkının yansıtılmış bir biçimini yaşamakta en ileri kişi konumundadır. Daha sona tanınmaz hale getirilen bu aşk yaşantısı aslında dönemine göre bir kadın ve aile yüceltilmesidir. İlahi aşkla kadın aşkı arasındaki mesafe fazla uzak değildir. Fakat özün yitirilmesiyle bu ilişki de çok çarpıtılacak ve en aşağı uygulamalara alet edilecektir. Günümüzde de Ortadoğu, kadın-erkek ilişkisinin ve aşkın derin çarpıtılmışlığının etkisi üzerinde şekillenen bir yaşam biçiminin, bir kişilik gerçekleşmesinin adı olmaktadır. Yaşanan tutuculuğa karşı mücadele edilmeden, kadın konusunda en küçük bir ilerlemenin sağlanamaması ya da kadın konusunu ideolojik bir sorun olmaktan çok politik bir sorun olarak gören yaklaşımlarla kayda değer adımların atılmaması bu tarihsel gerçeklikle yakından bağlantılıdır. Ortadoğu’da yaşanan genel düşüşün yitirilen kadın özüyle dünyanın herhangi bir yerinden daha çok bağlantılı olduğunu gösteren en güzel örnekler Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Mem ile Zin gibi klasiklerdir. Halk toplumsal yaşamında yitirdiklerini sonu umutsuzlukla yok olma ile biten aşk hikayeleriyle edebiyata yansıtmıştır. Bu aşk hikayelerinde de kadın aşkı ile tanrısal aşk birbirine yakınlaşmakla birlikte sonunda başarı yoktu. Yazının Devamı >> Kaptializmin Çıkış Koşulları Gülbahar Köker gulbahar, Son Güncelleme: 28.06.08
|