Kapitalizmin Çıkış koşulları
Toplumsal sistemler tanımlanırken en temel özelliklerinin maddi üretim koşulları ve ona dayalı mülkiyet ilişkileri olduğu genel kabul gören bir görüştür. En çok hangi olanak üretime katkı sunuyorsa, yaygınlık kazanıyorsa onun etrafında şekillenen toplum biçimine o ad verilmektedir. İlkel komünal dönemde taştan yapılma aletler yaygın olduğu ve üretimde en temel rolü oynadıkları için Kaba Taş (Paleolitik) ve Yeni Taş (Neolitik) çağı denilmektedir. Köleci toplumla birlikte en verili araç kölenin kendisidir. Bu nedenle Köleci Toplum adını almıştır. Demirin bulunup yaygınlaşmasıyla toprağa dayalı üretim de yaygınlaşmış, kölenin varlığı üretimin zayıflığına götüren bir neden olmuştur. Köle beslemek astarı yüzünden pahalı bir iş durumuna gelmiştir. Feodal toplumda bu nedenle köle üzerindeki mülkiyet ilişkileri sınırlandırılmış, ve esas mülkiyet konusu toprak olmuştur. Sahip olunan toprağın büyüklüğü zenginliğin ana kaynağı durumuna gelmiştir. Kapitalist toplum biçimini şekillendiren ise maddi üretim alanında büyük bir üstünlük sağlayan endüstriyel -fabrika- üretimidir. Toprak ve insan gücü ikinci plana düşmüş fabrikanın seri ve bol üretimi üstünlüğünü kanıtladıktan sonra etrafında kurulan toplum sistemine de, kapitalist toplum denilmektedir.
Kapital'in (sermaye) yoğunlaşmış biçimi fabrika olmaktadır. Fabrika etrafında şekillenen yeni toplumun özü serbest bırakılan emek sahiplerinin önceden belirlenen bir ücret karşılığında belirli saatler için çalıştırılma yükümlülüğüne dayanır. Köleci sistemde birey her şeyiyle ve ölünceye kadar sahibinin mülkiyetindedir. Dilediğini çalıştırır, satar, hatta öldürebilir. Serflik düzeninde serf toprak sahibine belli bir payda ortakçı kılınarak bağlanır. Bir aileye sahip olacak kadar özgürdür. Ama toprağa bağımlıdır. Kapitalizmde ise kişi olarak hiç kimseye bağlı değildir. Emeğini dilediği kimseye belli bir ücret karşılığında satabilmektedir.
Yukarıda yapmaya çalıştığımız genel tanımlama kapitalizmin bazı ayırt edici yanlarını vermektedir. Örneğin kapitalizmin dayandığı teknik temel ve mülkiyet ilişkilerinin aldığı biçim nedeniyle köleci ve feodal sistemin çok daha ilerisinde bir sistem olduğunu böyle bir tanımlama ile belirtebiliriz. Fakat kapitalizmi tanımlamada ideolojik kimlik tanımı yapılmadan ulaşılacak sonuçlar gerçekleşmiş bir sistemin kısmen tanımlanmasının ötesine gedemez. Uygarlıkların doğuş, gelişme ve yozlaşmalarının temel kaynağını oluşturan ideolojik kimliğin önemi bu tanımlamayla göz ardı edilir. Uzak tarihe gitmeden sadece ortaçağ karanlığının tarihte bıraktığı izleri ve bu sürenin uzunluğunu göz önüne getirdiğimizde, bu yaklaşımın bizi ciddi yanılgılara götüreceği açığa çıkar. Çözümlenen toplum olduğuna göre son tahlilde maddi koşulların da yeterince çözümlenememesini ifade eder. Bizce fabrikanın kendisinden yani sistemin dayandığı teknik temelden çok insan zihninde yarattığı yansımalar ve motivasyon düzeyi sistemin hem gelişmesi hem de güncel olarak yaşanan sorunların çözümlenmesinde çok daha büyük bir önem taşır.
Günümüzde bilimler arasında en az teoloji kadar etkin bir role sahip olarak görülen ve önem atfedilen iktisat biliminin bu kadar yüceltilmesinin temelinde yatan gerçeklik de, ideolojik kimlik ve etkilerinin günümüzde de toplumsal sistemi şekillendiren temel güç olduğu gerçeğidir. Sistemin iktisadi yapısının çözümlenmesi ve eleştirilmesi bugün ideolojik yapının çözümlenmesi kadar büyük bir dirençle ve karşı saldırıyla karşılaşmıyorsa bunun en temel nedeni kapitalist sistemin yarattığı bilinç çarpıtmasıyla yapılacak iktisadi yapı eleştirilerinin boşa kürek çekmek anlamına gelmesidir. İktisat bilimi sistemin yarattığı zihniyet etkilenmelerinden bağımsız olmadığı sürece ezilenlerin de sistem eleştirilerini gerçekleştirecekleri tanrısal bir güç kaynağı olmasında egemenler hiçbir sakınca görmemektedir. Hatta çoğu zaman toplumsal muhalefet, özgürlüksel arayışların sistem çarkları içinde eritildiği, pasifize edildiği bir karaktere bürünmektedir. Çoğu zaman parçalı ve yanlışlarla dolu mücadele yöntemleri ile trajik sonuçlar kaçınılmaz bir son olarak karşımıza çıkmaktadır. Oysa günümüzde kapitalizmin yarattığı sorunlar bir sınıfı yada ulusu ilgilendirmenin çok daha ötesinde, tüm insanlığı ilgilendiren, dünyamızı tehdit eden bir düzeye gelmiştir. Her zamankinden çok daha fazla genişlikte toplumu kapsayacak muhalefete ve çözüm yollarına ulaştıracak bir tahlil düzeyi ve gelecek perspektifine ulaşmak kaçınılmaz bir görevdir. En başta Fransız Devriminin temel sloganı olan eşitlik, özgürlük, kardeşlik ütopyalarına sarılarak dinsel dogmatizm karşısında korkusuzca savaşan sayısız kahramanın ütopyaları üzerinden nasıl oldu da Hitler faşizmine ve oradan dünyayı tehdit eder hale gelen düzeyde yozlaşmış bir sistem gerçekliğine varan bir tarihin yazıldığı tüm insanlıkça cevaplandırılması gerek sorulardır. Soruların muhatabının bilim teknik alanında gerçekleşen gelişmelerde aranamayacağı gün gibi açıktır. Çünkü tüm insanlığı insanlık kavramının içeriğini dolduracağı bir yaşama ulaştıracak maddi koşullar (bilgi-iletişim-bilim-teknik-üretim vb.) çoktan yeterli düzeye gelmiş olmasına rağmen hala çözülmeyi bekleyen yığınlarla sorun, varlığını sürdüren savaşlar, toplumsal sorunlar, maddi-manevi her alanda insanlık yaşamının adeta bir parçası haline getirilmeye çalışılmaktadır. Sınıflı toplumun doğuşuna kaynaklık eden zihniyet çarpıtması günümüzde de yanılgılarımızı derinleştirmenin en temel aracı olma konumunu sürdürmektedir.
Kapitalizmin dayandığı bilinç çarpıtmasının en temel kaynağı zaman ve mekan gözetilmeksizin yapılan tarih çözümlemeleridir. İdeolojik yanılsamanın tarihe yansıyan boyutu öyle bir düzeye vardırılmıştır ki, sanki kapitalist uygarlık Avrupa’da yerden mantar bitercesine bitmiş ve adeta Avrupa’nın insanlığa lütfu gibi sunulmakta, kapitalizmin sonunun tarihin sonu olduğu teorileriyle insanlık adeta bilinç bombardımanına tutulmaktadır.
Kapitalist toplumun uygarlık tarihinde en göze çarpan yanı, feodalizme zıtlığı ve uygarlıksal akışta Batıda yarattığı öncülük düzeyidir. Feodal toplum da öncelikle bir ideolojik kimlik kazanımıyla zihinde ve ruhta kurulmuş, giderek bir toplumsal sistem haline gelmiştir. Ancak feodal toplumun köleci toplumdan kopuşu keskin değildir. Köle emeğinin giderek verimsizlik kaynağı olmasının yanında feodalizmin ideolojik kimliği de bu sonuçta önemli bir yere sahiptir. Feodalizm ideolojik kimliğini mitoloji ve felsefenin sentezine dayandırmış ve tek tanrılı dinler bu temel üzerinden şekillenmiştir. Kapitalizme geçişle kıyaslandığında çok kapsamlı ve çatışmalı değildir. Örneğin Roma'da kölecilik, feodalizmle sessiz bir uzlaşma içinde çözülmüştür. Kölelik ilişkileri ile feodal ilişkiler arasında çok derinlikli bir fark yoktur. Kısa süreli çatışmalar veya devrimci tarz biçiminde somutlaşsa da evrimsel bir gelişim geçerlidir. Tek tanrılı dinlerin kaynağı olan soyut tanrı fikri başlangıç itibarıyla insanlık arasında önemli bir özgürlük düzeyi yaratmış, insanları tanrı krallardan kurtarmışsa da, giderek tutuculaşan sistemin insanlık üzerinde yarattığı baskı ve sömürü de katmerleşmiştir.
MS. 1000-1250 yıllarında hem İslamiyet hem de Hıristiyanlık doruğa ulaşmış, yayılmalarını tamamlamışlardır. Köleci sistemin doruk aşamasında olduğu gibi yoğun çelişkiler barındırmakta, mevcut düzenleriyle toplumsal çelişkilere yanıt olacak düzeyi ifade etmemektedirler. Başlangıçtaki özgürlükçü ruh daha sonra ortaçağ karanlığı olarak tanımlanan izler bırakmıştır. Tarihte sistem yozlaşmasının başta ideolojik alanda olduğunu doğrularcasına gerek İslamiyet gerek Hıristiyanlık'ta sıkı bir felsefe tartışması başlamış, Aristo felsefesine dayanılarak sistem ayakta tutulmaya çalışılmıştır. Bir filozof olduğu kadar yürüttüğü iddialar dünyasıyla tek tanrılı din oluşumunda önemli bir kaynak durumuna geldi. Eflatun bu dönemde sistemin barındırdığı çelişkiler karşısında düzeni ayakta tutacak bir dayanak değildir. Yüceltilen idealar (düşünce) dünyası düşünceye dayalı sorgulamalara kaynaklık ettiği sürece sistem için bir tehlike konumundadır. Aristo ise tarihte Yunan Site Devletini ayakta tutmanın büyük gücü olarak doğuşunu feodal toplumda bir kez daha tekrarlamış ve yürütülen tartışmaların merkezine oturmuştur. Ancak insanlık tarihinde değer birikimine dayanan bilimsel düşüncenin gelişimi karşısında sistemin gerçek karakterinin giderek netleşmesi de kaçınılmaz olmuştur. İslam dogmatiklerinin derisini yüzdüğü Suhraverdi gibi özgür düşünce ve felsefe yapmanın peşinde olan kişilikler kafirlikle mahkum edilen İbn-i Sina, Farabi gibi filozof ve bilginler tüm mantık gücüne rağmen Aristo’ya dayanarak ayakta kalmaya çalışmanın, sistemde yarattığı çözümsüzlüğün kanıtları olarak geçmişlerdir.
MS 12.yy İslamiyet için aklın bağımsız düşünmesinin şeytan işi sayıldığı bir döneme geçiş sürecidir. Hıristiyanlık'ta da tarihte bir kıyım makinesi rolü oynayan Engizisyon mahkemelerinin damgasını vurduğu benzer bir dönem yaşanmakla birlikte 13.yy.da bilim yolunda önemli adımlar atılmış, çok farklı bir gelişim seyri açığa çıkmıştır. Ortaçağ karanlığı Avrupa da çok daha fazla çatışmalara sahne olmuştur. Ortadoğu da uygulanan baskı ve zulüm çok daha fazla çatışmalara sahne olmuştur. Ortadoğu'da uygulanan baskı ve zulmün çok daha katmerlisi tutucu Hıristiyanlığın uygulamaları olarak yaşanmıştır. Bir çok mistik tarikat üyesi ve bilim adamı diri diri yakılmıştır. Ancak başta Katolik ve Protestan kiliselerinin Avrupa’yı Hıristiyanlaştırmak mücadelelerinde Skolastik düşünceye aykırı görüşleriyle Engizisyonca diri diri yakılmadan önce, “Beni ölüme yollarken siz benden daha fazla korkuyor olabilirsiniz” diyen Bruno olmak üzere, verilen bilim şehitleri insanlık tarihinin yeni bir düşünce çağına adıma atmakta olduğunun birer kanıtı olmuştur.
13.yy.da bilim alanında yaşanan gelişmeler, 14.yy.da dinin reformasyonunu şekillendirmiş, 15.yy.da Rönesans’la yoğunlaşarak kapitalizmin ideolojik kimliğini ifadeye kavuşturmuştur. Ticaretin gelişimi kadar eskiye dayandırabileceğimiz burjuva sınıfı, MÖ.12. yy.da bir sınıf olarak şekillenmekle birlikte, diğer tüm gelişmeler (teknik temelinin uygarlıksal bir çıkışa kaynaklık etmesi, ancak Rönesans’ın gücüne dayanılarak gerçekleşmiştir.) Rönesans’la birlikte Haçlı Seferleriyle ve daha öncesinde tarih boyunca doğudan batıya akan değerler, yepyeni bir yoruma kavuşmuştur. 12.yy.da ve öncesinde astronomi, tıp, matematik ve daha da birçok bilim alanında Ortadoğu, Avrupa’nın çok ilerisindedir. Grek felsefe yapıtları batıda Hıristiyanlığın gelişimi ile birlikte önemini yitirmişken, doğuda birçok felsefe yapıtının (başta Aristo ve Eflatun olmak üzere) Arapça’ya çevrilmiş olması Grek felsefesinin ortaçağ karanlığına karşı korunabilmesini sağlamıştır. Haçlı Seferlerinin en önemli sonucu felsefenin batıya bu yolla taşınması olmuştur. Birçok bilim alanındaki gelişmeler de aynı yolla taşınmıştır. Coğrafik keşiflerde önemli olan pusulayı Çin’den Avrupa’ya taşırma da içinde olmak üzere doğu’nun çok daha gelişkin bir değerler birikimine sahip olduğunu gösteren birçok kanıt vardır. Ancak Avrupa’nın elinde de doğunun çoktan yitirdiği bir güç vardır. Tüm bu değerler birikiminin yeni bir uygarlıksal çıkışa kaynaklık edecek kadar özgür bir yoruma kavuşturma...
Tutuculaşan İslamiyet’in beton ağırlığıyla tutsak ettiği Ortadoğu zihniyet yapılanması bin yılların mirasını tüketmekten başka bir yaşam biçimine tanıklık edemezken, Avrupa aynı değerlerden beslenerek, uygarlıksal bir çıkış gerçekleştirmiştir.
Ancak Ortadoğu’nun Avrupa’yı beslemesi ve bu niteliksel farkın açığa çıkmasının Haçlı seferleri ile sınırlı olduğunu düşünmek yanılgılı bir yaklaşım olur. Çünkü sadece Haçlı seferleriyle hatta feodal çağın tümüyle de sınırlı olmayıp çok daha gerilere dayanan tarihsel bağlar vardır. Ortadoğu binlerce yıl boyunca Avrupa’yı yarattığı değerlerle beslemiştir. Ancak bir o kadar da bu değerler Avrupa’ya taşınırken kendi özgünlüklerine uyarlanmıştır. Kapitalist sistem bu anlamda tarihsel beslenmenin ve farklılaşmanın niteliksel bir sıçrayışa dönüşümünü ifade eder. Bu sistemin öncülüğünü yapan burjuvazinin de aynı biçimde ticaretle birlikte şekillenmeye başlayan 12.yy.da Avrupa’da belirginleşen ve ticaret nedeniyle feodal bey (Senyör) ya da serf kadar sistemle sıkı bağları bulunmayan bir sınıf oluşu bu tarihsel gerçekleşmede önemli bir faktördür. Burjuvazi yaşamda niteliksel dönüşümün gücünü elinde tutan sınıftır. Ortadoğu da feodal sistem kendi burjuva sınıfını yaratamamıştır. Ortadoğu tarihinin kökenleri bunun doruk ifadesini oluşturan İslamiyet ve ona dayalı siyasal kurumlaşmaları şüphesiz bunda en belirleyici etkendir. Binlerce yıllık tarihsel birikim üzerinden gerçekleşen farklılaşma Ortadoğu açısından giderek koyu karanlıklara gömülen bir tarihsel dönüşme biçiminde somutlaşmıştır. Ortadoğu ve Avrupa uygarlıklarının tarihsel bağ ve farklılaşmalarına değinmek, bu anlamda güncel olarak yaşadığımız yanılgıları gidermek açısından da yararlı olacaktır.
Ortadoğu yaratımı olan neolitik toplum, MÖ. 5 binlerde Avrupa’ya taşınmıştır. Ancak tarım, özellikle batı Avrupa’nın temel üretim biçimi haline geçemedi. Coğrafyanın da etkisiyle sığırlar temel besin kaynağı oldu. Gordon Childe, "Tarihte Neler Oldu" adlı yapıtında (53. syf) “Mutfak artıkları arasında sığır kemikleri diğer herhangi bir hayvanınkinden kat kat fazladır. Av hayvanlarının kemiklerine az rastlanılır... Böylece batı Avrupa’da en eski neolitik toplulukların toplumsal ekonomilerinde çobanların üretici faaliyetlerinin avcıların toplayıcı ekonomik faaliyetlerinin yerini alarak en önemli üretim biçimi durumuna geldiği anlaşılıyor” demektedir.
Tarım daha çok Tuna boylarında elverişli bir ortama kavuşularak gerçekleştirilmiştir. Ön plana çıkan çobanlık batı Avrupalıların hem yaşam biçimlerinde hem zihniyet yapılanmalarında Mezopotamya ve yakınındaki toplumların kültür ve düşünüş tarzlarından daha başta bir ayrışmayı getiriyordu.
Ortadoğu’da Sümerlerle birlikte vücut bulan köleci sistem neolitik toplum değer yargılarını ve yaşam biçimlerini koruyan etnik yapılar tarafından sürekli direnişle karşılanıp, yumuşatılarak batıya taşırılmıştır. Yunan kent devletlerinde gelişen köleciliğin biçimi de birçok nedenin ötesinde tanrıların savaşabilir bir konuma getirilmesiyle yakından bağlantılıdır. Ortadoğu’da tanrı karakteri bir aşamaya gelmişken, Zeus karakteri insana oldukça yaklaşmış ve Prometheus bu zemin üzerinde şekillenmiştir. Sümer mitolojilerinde giderek şiddete yönelen tanrı karakterinin yerini Zeus’ta hileye dayalı karakteri ön plana çıkan tanrı biçimi almıştır. Ancak Sümerlerin neolitiğe inkarcı yaklaşımı Grek mitolojisinde de tekrarlanmış, Avrupa, Fenike Kralı Egenor’un saf ve hoppa kızı olarak tanımlanmıştır.
Sümerlerin Ortadoğu düşüncesinde yol açtığı dogmatizm karşısında güçlü arayışlar varolmuş, ancak katı dogmatik düzenlerin varlığı nedeniyle insanlığa asıl katkıları batıda açığa çıkmıştır. Örneğin Zerdüşt hem felsefi düşünceye hem de tek tanrılı dinlere kaynaklık edecek kadar rol oynamış, hatta tanrısını sorgulama düzeyiyle önemli bir felsefi gelişmeyi ifade etmişse de, doğuda şekillenen zihniyet yapısı bu tarihsel gelişmeden tek tanrılı dinler sonucunu çıkarmıştır. Grekler ise felsefe düşünce tarzına ulaşmakla gelişim çizgisinde önemli farklılıklar yaratmıştır.
Hıristiyanlık Baskıcı Roma imparatorluğu karşısında bir vicdan ve ahlak devrimi olarak çıkmış, ancak değişik bir çok nedenin de temelinde Ortadoğu’da kalıplaşmış düşünce yapıtlarının ve buna bağı olarak şekillenen kültürlerin varlığı nedeniyle etkisini daha çok Batı toplumları üzerinde gerçekleştirmiştir. Greko-Roma köleciliğinin Hıristiyanlıkla yanıt bulması en çok Avrupa’nın gelişimine hizmet etmiştir. Avrupa, Hıristiyanlıkla tanıştığında henüz barbarlık aşamasındaydı. Avrupa adeta köleci toplumu yaşamadan Hıristiyanlık yoluyla uygarlık değerleriyle tanışmıştır. Hıristiyanlığın ideolojik karakteri bireysel vicdan ve ahlak oluşumunda önemli rol oynamıştır. Hıristiyanlığın tutuculaşan ve iktidar oyunlarına alet olan yanıyla birlikte ezilenlerin dini olmasından kaynaklı İslamiyet ve Yahudilikten çok daha fazla özgürlükçü çıkışlara dayanak olduğu tartışma götürmez bir gerçektir.
İslamiyet, Hıristiyanlığın aşmada yetersiz kaldığı köleci toplum yapılarının aşılmasında rol oynamış, Avrupa’da da feodalizmin gelişiminde hızlandırıcı rol oynamıştır. Dolayısıyla Avrupa’da burjuvazinin gelişiminde dolaylı da olsa rol sahibidir. Ancak Muhammed’in kendisini son peygamber ilan etmesini kanıtlarcasına derin bir dogmatikleşmeyi yaşamış, Ortadoğu’da yaşanan sorunların ve çıkmazın temel dayanağı haline gelmiştir. Yine de Haçlı seferleri yoluyla Batıda yarattığı etki düzeyi ile yaşanan sorunların ideolojik alanda olduğunu kanıtlama da bir kaynak rolü oynamıştır. Örneğin Batı’da coğrafi keşifler ve bilim alanındaki gelişmeler Haçlı Seferleriyle Avrupa’ya taşınan değerler birikiminden sonra gerçekleşmiştir. (12.yy) Burjuvazi de, varlığını bu zemine borçludur.
Özet biçiminde de olsa vermeye çalıştığımız bu gelişmeler kapitalizmin hiç de köksüz olmadığını açığa çıkarmaktadır. Hem üretim tekniği, hem de ideolojik kimlik oluşumunda gerçekleşen, tarihsel bir birikim patlamasıdır.
Yazının Devamı >> Kapitalizmin ideolojik kimliği - A) Bilimsel Düşünüş Tarzı
Gülbahar Köker
|