AnasayfaspaceHaberlerspaceForumspaceYazılarspaceBilgilerspaceSitemapspace
BulunduÄŸunuz bölüm:   Anasayfa / Yararlı Bilgiler / Düşünce ve İdeoloji


3: Yeni Bir Peygamberin Çıkışı

Hz. Muhammed 571 yılında Arap yarım adasının en önemli merkezlerinden biri olan Mekke’de dünyaya geldi. Henüz doÄŸmadan babasını ve henüz birkaç yaşındayken annesini kaybeden Muhammed yoksul bir ailenin çocuÄŸudur. Yetim kalınca amcası Ebu Talib’in yanına yerleÅŸir. Ebu Talib saygın bir kiÅŸilik olmakla beraber yoksul bir insandır. YoksulluÄŸu ilerde daha da artacak çocuklarına bakmakta zorlanacak bu nedenle Hz. Ali’yi Hz. Muhammed’in yanına diÄŸer bir oÄŸlunu da baÅŸka bir yakınının yanına verecektir. Her ÅŸeye raÄŸmen Hz. Muhammed’i geleneksel-toplumsal statüsünün verdiÄŸi avantajla sonuna kadar himaye edecektir.

Peygamber ekonomik imkansızlıklarına raÄŸmen soylu bir aileye mensuptur. Dedesi Abdulmuttalip, zengin bir tüccar ve kabile önderidir. KureyÅŸ kabilesinin Hz. Muhammed’in de üyesi bulunduÄŸu HaÅŸimi kolu Kâbe’nin Ruhani liderliÄŸini bir baÅŸka deyiÅŸle Kâbe’nin anahtarını elinde bulunduran koldur. Bu asaletin bir kabile üyesine çok önemli bir avantaj saÄŸlayacağı açıktır. Yani Hz. Muhammed için varsıllığın ve yoksulluÄŸun, asaletin ve sefaletin ne olduÄŸunu en iyi bilen bir insandır dense yeridir. Üst bir sınıftan gelen ama sınıfsal pozisyonunu kaybeden bu haliyle de sıradan bir aile sıcaklığından dahi mahrum kalan erkenden yaÅŸam mücadelesine atılan, amcası Ebu Talip ile beraber dünyayı ve siyaseti tanıyan peygamber, 25 yaşındayken kendisinden çok yaÅŸlı, daha önce iki kez evlenip dul kalmış, zengin ve asil bir kadınla evlenerek yeniden bir sınıfsal avantaj saÄŸlamış ve yaÅŸamını çeliÅŸkilerin uzlaÅŸtırılmasına, bu temelde çözümüne adamıştır. Bu yönüyle Hz. Muhammed dinsel gelenekte Konfüçyüs ile ilginç benzerlikler gösterir. İkisi de statü kaybetmiÅŸ ve yeniden konumlanmak isteyen üst sınıfları iyi tanıyan ama alt sınıflara da duyarsız kalamayan iyileÅŸtirmeleri esas alan, ÅŸiddeti dışlamayan ama uzlaÅŸmayı da temel mücadele yöntemi olarak gören, az reddeden, hizmet etmek isteyen ama çok reddedilen ve horlanan iki dini ÅŸahsiyettir.

Dinsel bir geleneÄŸin temsilcisi bir ailede doÄŸan ve dinsel bir düşünce ve ruhla yoÄŸrulan Hz. Muhammed doÄŸal olarak sorunları daha çok dinsel olarak algılamış ve öylece deÄŸerlendirmeye almış olmalıdır. Dolayısıyla KureyÅŸ’in dinsel çeliÅŸkilerini en güçlü görebilecek durumdadır da. Din ve Allah (tanrı) kavrayışında güçlendiren ve zayıflatan noktaların hangileri olduÄŸunun doÄŸru ve yerinde tespitinin yanı sıra ihtiyaç duyulanın da özellikle inanç bazında hangi öğeler olduÄŸunu iyi biliyordu. Öte yandan gerek Hz. Hatice ile evlenmeden önceki ticari yaÅŸamında gerekse de Hatice ile evlendikten sonraki ticari yaÅŸamı ve özel iliÅŸkileri çerçevesinde tek tanrılı dinlerle de sürekli bir temas halinde oldu. PeygamberliÄŸini ilan ederken de kendisinin yeni bir ÅŸeriat getirmediÄŸini, var olan ÅŸeriatı doÄŸrulayan bir ÅŸeriat getirdiÄŸini belirtir. Bu anlamda kendisinden ÅŸeriatlara özellikle Hz. İbrahim temelinde süregelen tek tanrılı din ÅŸeriatlarına ve Büyük İskender ile geliÅŸen Helenizm geleneÄŸine/ÅŸeriatına vakıftır. Farklı yorumlamakla birlikte Sabii’lik gibi göksel bir inanca sahip ama yıldız ve aya da tapınan inanç sistemine de vakıftır. KiÅŸisel olarak zeka, kararlılık, cesaret, gerektiÄŸinde esneklik gösterebilme -kimi belgeleri İslam peygamberi olarak imzalamamayı kabul edecek düzeyde- savaÅŸ meydanlarında katlık, somut koÅŸullara uygun tutum alabilme, deÄŸiÅŸikliklere gidebilme, hoÅŸgörü, sevecenlik, tartışmaya açıklık, iknaya özel bir yer ve önem verme, bir devlet baÅŸkanı düzeyine varınca dahi yaÅŸam alışkanlıkları deÄŸiÅŸtirmeyecek düzeyde bir inanca ve davaya baÄŸlılığa sahip olma, akla deÄŸer biçme, kısır tartışmalardan ve kör çatışmalardan kaçınma ama kimi zaman cezalandırmada tavizsizlik peygamberin özellikleridir. İslam’ın Allah inancı da tıpkı YahudiliÄŸin ve Hıristiyanlığın Allah inanışları gibi peygamberinin özelliklerine uygunluk gösterir. YahudiliÄŸin tanrısı Yehova, Hz. Musa gibi sert, Hıristiyanlığın tanrısı Hz. İsa gibi sevecen, merhametli, kucaklayıcı, affedici; İslamiyet’in tanrısı da Hz. Muhammed gibi bazen “kötülüklere iyilikle” cevap veren, bazen de “bir düşmanın nasıl öldürüleceÄŸini, nasıl parçalanacağını” ayrıntılarıyla tasvir eden bir tanrıdır. (Maide-33)

Bu bakımdan Hz. Muhammed’i özel bir kiÅŸilik temelinde soyutlayarak deÄŸil, Allah inanışı ve bu inanç uÄŸruna verdiÄŸi mücadele temelinde tanımlayacağız. Arabistan yarım adasında dışarıdan etkilenmelerle de oluÅŸan Allah kavramı Hz. Muhammed’in ele aldığı en temel noktadır. Çünkü Araplarda puta tapınmanın dışında bir ilah olarak Allah tapımı-inancı bulunsa da bununla kastedilen ÅŸey neredeyse kabileden kabileye deÄŸiÅŸiyordu. Bu ise dinsel temelde bir siyasal ve askeri birliÄŸi güçleÅŸtiriyordu. Dolayısıyla Hz. Muhammed Allah’ın varlığının yanı sıra birliÄŸinin kanıtlanması açısından da çok özel bir çaba harcadı. Aksi taktirde birliÄŸin gerçekleÅŸmesi imkansızlaşıyordu. Bu nedenle Allah kavramı İslamiyet’te nitelikte bir sıçrama yaÅŸayarak ve 99 sıfatı yüklenerek etkileme anlamında büyük bir güce eriÅŸtiÄŸi gibi baÅŸka bir ilah gerektirmeyecek biçimde güçlendirilmiÅŸ oldu.

Peygamberin yoÄŸunlaÅŸmalarının çok ÅŸiddetli olduÄŸu biliniyor. Bunun etkisiyle ÅŸiddetli titreme sarsıntı, ter içinde kalma, bayılma gibi durumlar yaÅŸadığı da tarihsel olarak sabittir. Bu peygamberin sürecin tarihsel anlamının ve yaptığı iÅŸin büyülüğünün farkında olduÄŸunu gösterir. Hz. Muhammed’in tanrı kavrayışı büyük ölçüde siyasal niteliklerle bezelidir. Bir sultanın, hükümdarın, kralın, mülk sahibinin yöneticinin ve babanın nitelikleriyle sıfatlarıyla tanımlanmıştır. Rahman, rahim, mülk sahibi (malik) kahredici, Adil, Muktedir, vb. sıfatların tümü adil bir yöneticinin siyasal niteliklerini betimler. Bu siyasal düşünüşün özel mülkiyet dünyasıyla ilgisini ayrıca belirtmeye gerek yok. Allah’ın bu tarzda siyasal tanımlanışı bir yandan baÅŸlangıç itibariyle büyük bir siyasal, askeri güçlenmeye, sımsıkı bir yumruk gibi ilerlemeye yol açarken; aynı zamanda Zul-Allah olarak kendilerini tanımlayan hükümdarlar, sultanlar da nasıl ki, yukarda Allah tekse, aÅŸağıda da onun gölgesi olarak hükümdarın tek olması gerektiÄŸi; nasıl ki, Allah bütün alemlerin rabbi ise (efendisiyse) aÅŸağıda onun gölgesi olan hükümdarın da alemlerin efendisi ve sultanı, her ÅŸeyin sahibi, karar verici otoritesi, kahredicisi, cezalandırıcısı, rahmet yaÄŸdırıcısı, lütuf dağıtıcısı vb. sıfatlarla donanması gerektiÄŸi düşüncesinden hareketle bu Allah tanımlamasını istismar etmiÅŸlerdir. Allah’ın birliÄŸi İslam aleminde tek din, tek ümmet, tek mezhep, tek devlet, tek fikir, tek sultan, tek ÅŸeriat ve yine nasıl ki, bütün insanlar ve hükümdarlar Allah karşısında secdeye inerse sultanın tüm kullarının (tebaasının) da onun huzurunda secdeye inmesi uygun, yerinde ve gerekli görülmüştür. Oysa Hz. Muhammed hiçbir zaman kendisini tanrıyla, Allah ile bu tarzda eÅŸitlememiÅŸ, karşılaÅŸtırmamış, karşılaÅŸtırmamıştır. Bu yönüyle İslam aleminin siyasal yapısının despotik-monarÅŸik yapısının Kur-andan kaynaklandığını söyleyenler kuÅŸkusuz nedensiz yargıda bulunmuyorlar ama dinin bunca yanlış yorumlanmasından ve bu gerçekliÄŸin bu tarzda istismar edilmesinden acaba din karşıtları mı sorumludur, yoksa Allah’ın gölgesi olduÄŸunu düşünen İslam halife ve sultanlarıyla onların önünde secdeye duran samimi ama Allah’a ÅŸirk koÅŸtuÄŸunun farkında olmayan müminler mi? İyi niyetli olmak yaptığımız kötülüğü güzel kılmaz sadece trajik kılabilir. Hz. Muhammed Allah kavramlaÅŸtırması temelinde yeryüzündeki cezalandırma, ÅŸiddete baÅŸvurma, kahretme niteliklerini kulların elinden alıp göklere havale etmek istedi ama onun izinden gidenler mutlak bir tanrının niteliklerini de yere indirerek bazen Deli İbrahim gibi bir deliye bazen II. Beyazıt örneÄŸinde olduÄŸu gibi yeteneksiz bir sofuya ama bazen de Selahaddin Eyyubi gibi örnek bir hükümdara yakıştırdılar. Ama bu sürecin tanrısal kahrı nereden bakılırsa bakılsın kullara ağır gelmiÅŸtir. Bin yıllardır onları ezmiÅŸtir ve halen de ezmektedir.

İslam’ın tutunmasının ve niteliÄŸinin belirlenmesinin diÄŸer bir yönü olarak akla yaptığı güçlü vurgudan bahsetmek gerekir. İslam’ın kendisini son din, peygamberini de son peygamber ilan etmesi; İslam’dan sonra yeni bir din ve yeni bir peygamber iddiasını önleyememiÅŸtir ama yeni hiç bir din ve yeni bir peygamber iddialarının hiçbiri pratik itibariyle tutunamamıştır. Bu İslam’ın ilgili tespitinin ne kadar doÄŸru ve yerinde olduÄŸunu gösterir. Gerçekte kapanmış olan dini düşünce ve liderlik çağıdır. Esasen de dinsel düşüncenin insanlara yedirilmesi İslam’ın kendisi açısından da çok güç olmuÅŸtur. Klasik dinsel gelenekte var olan doÄŸa ötesi yorumlardan belki de daha fazla -kuÅŸkusuz tanrı anlayışının kendisi doÄŸa ötesidir. Bu kastımız yanlış anlaşılmamalı- akla ve doÄŸaya vurgu yapılmıştır. Tanrının varlığı ispatlanmaya çalışılırken örnekler doÄŸadan seçilmiÅŸtir. Gece ile gündüzün peÅŸ peÅŸe gelmesi, doÄŸadaki mükemmel uyum, bulutların oluÅŸumu, yaÄŸmurların yağışı, bir kan pıhtısından, bir utfeden baÅŸlayarak insanın insan haline geliÅŸi hep birer doÄŸal süreçten kaynaklı örnekleme olarak alınmıştır. Asıl mucize olarak bu doÄŸal öğeler insanlara sunulmuÅŸtur. Bununla da yetinilmemiÅŸ doÄŸanın farklı unsurları üzerine pek çok ayette yemin edilmiÅŸtir. Bunun bir kaynağı antik çaÄŸ Yunan felsefesi alabileceÄŸi gibi diÄŸer bir kaynağı olarak da animist düşünce döneminin doÄŸa tanrıcı yaklaşımı düşünülebilir. Ama doÄŸa ötesi öğelere de o zamanki insan algısı ve dinsel düşünüş geleneÄŸi nedeniyle sürekli vurguda bulunulduÄŸu da görülmektedir. Her ne olursa olsun İslamiyet Allah’ın varlığını ve birliÄŸini, kendi koyduÄŸu kuralların doÄŸruluÄŸunu ve yerindeliÄŸini ispat etmeye çalışırken sürekli insan aklına, onun sosyal-siyasal-ticari kabullerine dünyevi varlığına vb. baÅŸvurmuÅŸtur. Bu anlamda tek tanrılı dinler açısından en dünyevi, en maddi din İslam’dır ve maddi dünyanın din dışı yorumunun diÄŸer dinlerden daha çok İslam’da yapılmasının nedeni de budur.

Hiç bir din somuta iliÅŸkin, maddi olana iliÅŸkin İslam kadar konuÅŸmamıştır. Bu durum tutucu zihniyet yapısı ve İslam’ın bu konumuna dayanarak toplumsal statü oluÅŸturmuÅŸ dinsel ve siyasal elit tarafından da yoÄŸunca istismar edilince ve bu kesimler diÄŸer kesimlere göstermeleri gereken dinsel kanıtlar göstermekte zorlanmayınca ve yine geniÅŸ toplumsal kesimlerde bu temelde geleneÄŸe güçlü bir biçimde oturunca İslam’da yeni koÅŸullara uygun yeni yapılanmalar imkansız hale gelmiÅŸtir. Yeni geliÅŸen olaylara günün gereklerine ve olayın, geliÅŸmenin somutluÄŸuna göre cevap verme yerine olay somut baÄŸlamından koparılarak, genel ve soyut bir düzeyde ele alınmış ve İslam’ın kitap ve sünnet itibariyle bu konuda ne dediÄŸine bakılmıştır. Böyle olunca bugünün olayına bir cevap, bir perspektif oluÅŸturulurken, İslam’ın genel doÄŸrultusu gözetilerek, güncelin gereklerine uygun bir yaklaşım gösterme yerine, dogmatik bir yaklaşımla 1400 yıl öncenin Arabistan’ına uygun bir yaklaşım esas alınmıştır. İslam alemi deÄŸiÅŸen çağın koÅŸullarına uygun sosyal, siyasal, kültürel, teknolojik, bilimsel, sanatsal, moral yenilikler yapmakta zorlanmıştır. KuÅŸkusuz burada İslam’ın çıkışında akla yapılan bu güçlü vurgunun günümüzde akla en çok deÄŸer vermeyen bir toplumsal yapı ortaya çıkarmış olması en çok üzerinde durulması gereken bir durumdur. Her ne olursa olsun bu gün dezavantaja dönüşen bu durum İslam’ın çıkışında çok büyük bir avantajdı ve İslam bununla güçlenmeyi bildi.

İslamiyet’in geliÅŸiminde en önemli dönüm noktası olarak Hicret’i ele almak lazım. İslam’da bir milat olarak Hz. Muhammed’in doÄŸum gününün ya da ilk vahyin indiÄŸi 610 tarihinin deÄŸil de, Hicret’in (yani Mekke’den Medine’ye göçün) alınması olayın İslam tarihindeki belirleyici önemini gösterir. Hatta İslamiyet’i İslamiyet yapan ve onu tarihin malı ve aynı zamanda tarihin en belli baÅŸlı güçlerinden biri yapan durum, Hicret olayı ve ona yol açan koÅŸullardır.

İslamiyet’teki hicret tarihsel olarak Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesine ve Hz. Musa’nın Mısır’dan çöle çıkış yapmasına benzer. Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesi Hıristiyanlığın en temel simgesi haline geldiÄŸi gibi onun insanların yüreÄŸine hitap eden duygu boyutu nedeniyle de aynı zamanda Hıristiyanlığın en büyük güç kaynağı olmuÅŸtur. Hz. İsa denilince insanların aklına ilk gelen ÅŸeyin haç olması ve milyonlarca Hıristiyan’ın da kendilerini bu simge ile özdeÅŸleÅŸtirmeleri bu nedenledir. Öte yandan YahudiliÄŸin de tarihin malı haline gelmesinin belirleyici noktası Yahudilerin Filistin’e ulaÅŸmak için Mısır’dan çıkış yapmasıdır. Bu iki nedenden böyledir. Birincisi bir taban oluÅŸturmuÅŸ olmakla beraber (72 kabile, 25 bin kiÅŸi) Mısır’da kalması durumunda YahudiliÄŸin Mısır’ın yerli halkı ve resmi sistemi içinde eriyip yok olması kaçınılmaz görünüyor. Nitekim Hz. Musa’dan önce Mısır’da Akhen-Aton tek tanrılı dinsel anlayışı kısa bir süre devlet dini haline geldiÄŸi halde Mısır’da yer etmiÅŸ eski dinsel anlayış karşısında uzun süre dayanamayarak yok oluyor. Kimi araÅŸtırmacılara göre -Muazzez İlmiye Çığ’ın “İbrahim Peygamber” adlı kitabına bakılabilir- Musa bir Yahudi deÄŸil bir Mısırlıdır. Bunun böyle olmasının nedeni olarak Hz. Musa’nın Yahudi halkla konuÅŸmak için aracı kullanması ve Yahudilerle beraber yıkanmaması gösteriliyor ki, bu olasıdır.

Yahudilerin peygamberinin baÅŸka bir ulustan olamayacağına dair ne dinsel ne de din dışı bir kayıt ve koÅŸul bulunmuyor. Ama üzerinde durduÄŸumuz konu ÅŸudur; tek tek bireyler düzeyinde Mısır’da da tek tanrıcı anlayış mevcuttu. Ancak bunun bütün bir halkın ve devletin dini haline gelmesi o günkü koÅŸullarda güç görünüyordu. Bu nedenle Yahudilik, varlığını Mısır’dan çıkışına borçludur. İkinci neden ise ÅŸudur; Yahudilik sahip olduÄŸu kimlik itibariyle de kendi kiÅŸiliÄŸini çölde bulmuÅŸtur. Yahudi dini, eÄŸer Mısır’da kalsaydı, kendi içinde daha hoÅŸ görülü ve esnek olacak ancak, Mısır resmi geleneÄŸine ve sistemine karşı eleÅŸtirisel bir tutum almaya devam edecekti. Oysa YahudiliÄŸin Mısır’dan kopup çölde manevra yapmaya koyulması onun kendi içinde hem daha sert bir eleÅŸtirisel üslup takınmasına neden olmuÅŸtur ve hem de buna raÄŸmen kitlelerin bir arada kalmasının moral dayanaklarının ortaya çıkarılmasının bir ihtiyaç olarak hissedilmesi nedeniyle bilinen Yahudi ÅŸovenizmi ortaya çıkmıştır.

İslamiyet Mekke’de kaldığı sürece sınırlı bir kesimin dini idi. Daha sonra Medine’de toplanılınca toplam 1500 kiÅŸi olduÄŸuna göre bu sayı on yılın çalışması olarak küçümsenmesi doÄŸru olmamakla beraber gelecek baÅŸarılarla karşılaÅŸtırılınca sınırlı bir sayıdır. Ancak Mekke döneminin tüm esnek ve barışçı yaklaşımlarına karşın Müslümanların ağır bir baskı ve ekonomik ambargo altına alınması yalıtılıp, tecrit edilmesi Müslümanların ve Müslümanlığın kendine tutunabileceÄŸi yeni alanlar bulmasını gerekli ve zorunlu kılmıştır. Esasen özü itibariyle yani Allah kavrayışı, imanın ÅŸartları, ibadet yöntemleri itibariyle bir deÄŸiÅŸiklik olmamakla birlikte araçlarda ve dünyevi amaçlarda deÄŸiÅŸiklikler olmuÅŸtur. Özellikle İslamiyet’in yayılmasında ÅŸiddet öğesi araçlara dahil edildiÄŸi gibi, fetih ve talan da diÄŸer bir öğe ve dünyevi amaç olarak gündeme alınmıştır. Daha sonra da kadın konusunda genişçe ele alınacağı gibi İslam’ın kadın konusunda daha da tutuculaÅŸtığı dönemde bu dönemdir. Tesettür, kadınların evlere kapanması vb gibi ayetler bu döneme aittir. Bu durumun Hz. Hatice’nin vefatı ve İslam’ın iktidara geliÅŸiyle de ilgisi vardır. Ama nihayetinde süreçler ve olayların bu biçimde örtüştüğü bir gerçektir. İslam’a karşı son derece katı olan anti İslam’i ortam ve İslam’ın bu ortamla onlarca yıl süren düşmanca duygular içindeki iliÅŸkisi İslamiyet’inde katılaÅŸmasına neden olmuÅŸtur. İslam’ın baÅŸlangıçtaki yapıcı yöneliminin, kendini iyinin ve güzelin ortaya koyucusu, yapıcısı, yaratıcısı olarak gören tanımlamasının yerini zamanla, İslam’ın kendini diÄŸerlerine düşmanlık temelinde yeniden tanımlaması almıştır. BaÅŸlangıçta diÄŸer hukukları tanıyan, anlara saygı gösteren “onları tasdik etmek üzere geldiÄŸini” söyleyen ve onlarla ortak noktaları ön plana çıkaran İslam, Medine dönemi süreci ilerledikçe diÄŸer hukuklarla, dinsel geleneklerle farklılıklarına daha fazla vurgu yapar hale gelmiÅŸtir. Olay İslam’ın bir bütün olarak kendini, karşıtlarını ve bu temelde dünyayı yeniden tanımlaması düzeyine varmıştır. Mekke’nin saygı gösterse belki de kendi sisteminin içinde eritebileceÄŸi bir olgu düşmanca duygularla kışkırtılarak kaçırtılmış ve sonunda baÅŸa dönerek Mekke’yi yutmuÅŸtur. 

Gülbahar Köker
gulbahar, 22.04.08