kEditor - Yararlı Bilgiler / Düşünce ve İdeoloji / 3: Yeni Bir Peygamberin Çıkışı

http://www.keditor.com/bilgi_dusunce_ideoloji_180.html


Bulunduğunuz bölüm:   Anasayfa / Yararlı Bilgiler / Düşünce ve İdeoloji


3: Yeni Bir Peygamberin Çıkışı

Hz. Muhammed 571 yılında Arap yarım adasının en önemli merkezlerinden biri olan Mekke’de dünyaya geldi. Henüz doğmadan babasını ve henüz birkaç yaşındayken annesini kaybeden Muhammed yoksul bir ailenin çocuğudur. Yetim kalınca amcası Ebu Talib’in yanına yerleşir. Ebu Talib saygın bir kişilik olmakla beraber yoksul bir insandır. Yoksulluğu ilerde daha da artacak çocuklarına bakmakta zorlanacak bu nedenle Hz. Ali’yi Hz. Muhammed’in yanına diğer bir oğlunu da başka bir yakınının yanına verecektir. Her şeye rağmen Hz. Muhammed’i geleneksel-toplumsal statüsünün verdiği avantajla sonuna kadar himaye edecektir.

Peygamber ekonomik imkansızlıklarına rağmen soylu bir aileye mensuptur. Dedesi Abdulmuttalip, zengin bir tüccar ve kabile önderidir. Kureyş kabilesinin Hz. Muhammed’in de üyesi bulunduğu Haşimi kolu Kâbe’nin Ruhani liderliğini bir başka deyişle Kâbe’nin anahtarını elinde bulunduran koldur. Bu asaletin bir kabile üyesine çok önemli bir avantaj sağlayacağı açıktır. Yani Hz. Muhammed için varsıllığın ve yoksulluğun, asaletin ve sefaletin ne olduğunu en iyi bilen bir insandır dense yeridir. Üst bir sınıftan gelen ama sınıfsal pozisyonunu kaybeden bu haliyle de sıradan bir aile sıcaklığından dahi mahrum kalan erkenden yaşam mücadelesine atılan, amcası Ebu Talip ile beraber dünyayı ve siyaseti tanıyan peygamber, 25 yaşındayken kendisinden çok yaşlı, daha önce iki kez evlenip dul kalmış, zengin ve asil bir kadınla evlenerek yeniden bir sınıfsal avantaj sağlamış ve yaşamını çelişkilerin uzlaştırılmasına, bu temelde çözümüne adamıştır. Bu yönüyle Hz. Muhammed dinsel gelenekte Konfüçyüs ile ilginç benzerlikler gösterir. İkisi de statü kaybetmiş ve yeniden konumlanmak isteyen üst sınıfları iyi tanıyan ama alt sınıflara da duyarsız kalamayan iyileştirmeleri esas alan, şiddeti dışlamayan ama uzlaşmayı da temel mücadele yöntemi olarak gören, az reddeden, hizmet etmek isteyen ama çok reddedilen ve horlanan iki dini şahsiyettir.

Dinsel bir geleneğin temsilcisi bir ailede doğan ve dinsel bir düşünce ve ruhla yoğrulan Hz. Muhammed doğal olarak sorunları daha çok dinsel olarak algılamış ve öylece değerlendirmeye almış olmalıdır. Dolayısıyla Kureyş’in dinsel çelişkilerini en güçlü görebilecek durumdadır da. Din ve Allah (tanrı) kavrayışında güçlendiren ve zayıflatan noktaların hangileri olduğunun doğru ve yerinde tespitinin yanı sıra ihtiyaç duyulanın da özellikle inanç bazında hangi öğeler olduğunu iyi biliyordu. Öte yandan gerek Hz. Hatice ile evlenmeden önceki ticari yaşamında gerekse de Hatice ile evlendikten sonraki ticari yaşamı ve özel ilişkileri çerçevesinde tek tanrılı dinlerle de sürekli bir temas halinde oldu. Peygamberliğini ilan ederken de kendisinin yeni bir şeriat getirmediğini, var olan şeriatı doğrulayan bir şeriat getirdiğini belirtir. Bu anlamda kendisinden şeriatlara özellikle Hz. İbrahim temelinde süregelen tek tanrılı din şeriatlarına ve Büyük İskender ile gelişen Helenizm geleneğine/şeriatına vakıftır. Farklı yorumlamakla birlikte Sabii’lik gibi göksel bir inanca sahip ama yıldız ve aya da tapınan inanç sistemine de vakıftır. Kişisel olarak zeka, kararlılık, cesaret, gerektiğinde esneklik gösterebilme -kimi belgeleri İslam peygamberi olarak imzalamamayı kabul edecek düzeyde- savaş meydanlarında katlık, somut koşullara uygun tutum alabilme, değişikliklere gidebilme, hoşgörü, sevecenlik, tartışmaya açıklık, iknaya özel bir yer ve önem verme, bir devlet başkanı düzeyine varınca dahi yaşam alışkanlıkları değiştirmeyecek düzeyde bir inanca ve davaya bağlılığa sahip olma, akla değer biçme, kısır tartışmalardan ve kör çatışmalardan kaçınma ama kimi zaman cezalandırmada tavizsizlik peygamberin özellikleridir. İslam’ın Allah inancı da tıpkı Yahudiliğin ve Hıristiyanlığın Allah inanışları gibi peygamberinin özelliklerine uygunluk gösterir. Yahudiliğin tanrısı Yehova, Hz. Musa gibi sert, Hıristiyanlığın tanrısı Hz. İsa gibi sevecen, merhametli, kucaklayıcı, affedici; İslamiyet’in tanrısı da Hz. Muhammed gibi bazen “kötülüklere iyilikle” cevap veren, bazen de “bir düşmanın nasıl öldürüleceğini, nasıl parçalanacağını” ayrıntılarıyla tasvir eden bir tanrıdır. (Maide-33)

Bu bakımdan Hz. Muhammed’i özel bir kişilik temelinde soyutlayarak değil, Allah inanışı ve bu inanç uğruna verdiği mücadele temelinde tanımlayacağız. Arabistan yarım adasında dışarıdan etkilenmelerle de oluşan Allah kavramı Hz. Muhammed’in ele aldığı en temel noktadır. Çünkü Araplarda puta tapınmanın dışında bir ilah olarak Allah tapımı-inancı bulunsa da bununla kastedilen şey neredeyse kabileden kabileye değişiyordu. Bu ise dinsel temelde bir siyasal ve askeri birliği güçleştiriyordu. Dolayısıyla Hz. Muhammed Allah’ın varlığının yanı sıra birliğinin kanıtlanması açısından da çok özel bir çaba harcadı. Aksi taktirde birliğin gerçekleşmesi imkansızlaşıyordu. Bu nedenle Allah kavramı İslamiyet’te nitelikte bir sıçrama yaşayarak ve 99 sıfatı yüklenerek etkileme anlamında büyük bir güce eriştiği gibi başka bir ilah gerektirmeyecek biçimde güçlendirilmiş oldu.

Peygamberin yoğunlaşmalarının çok şiddetli olduğu biliniyor. Bunun etkisiyle şiddetli titreme sarsıntı, ter içinde kalma, bayılma gibi durumlar yaşadığı da tarihsel olarak sabittir. Bu peygamberin sürecin tarihsel anlamının ve yaptığı işin büyülüğünün farkında olduğunu gösterir. Hz. Muhammed’in tanrı kavrayışı büyük ölçüde siyasal niteliklerle bezelidir. Bir sultanın, hükümdarın, kralın, mülk sahibinin yöneticinin ve babanın nitelikleriyle sıfatlarıyla tanımlanmıştır. Rahman, rahim, mülk sahibi (malik) kahredici, Adil, Muktedir, vb. sıfatların tümü adil bir yöneticinin siyasal niteliklerini betimler. Bu siyasal düşünüşün özel mülkiyet dünyasıyla ilgisini ayrıca belirtmeye gerek yok. Allah’ın bu tarzda siyasal tanımlanışı bir yandan başlangıç itibariyle büyük bir siyasal, askeri güçlenmeye, sımsıkı bir yumruk gibi ilerlemeye yol açarken; aynı zamanda Zul-Allah olarak kendilerini tanımlayan hükümdarlar, sultanlar da nasıl ki, yukarda Allah tekse, aşağıda da onun gölgesi olarak hükümdarın tek olması gerektiği; nasıl ki, Allah bütün alemlerin rabbi ise (efendisiyse) aşağıda onun gölgesi olan hükümdarın da alemlerin efendisi ve sultanı, her şeyin sahibi, karar verici otoritesi, kahredicisi, cezalandırıcısı, rahmet yağdırıcısı, lütuf dağıtıcısı vb. sıfatlarla donanması gerektiği düşüncesinden hareketle bu Allah tanımlamasını istismar etmişlerdir. Allah’ın birliği İslam aleminde tek din, tek ümmet, tek mezhep, tek devlet, tek fikir, tek sultan, tek şeriat ve yine nasıl ki, bütün insanlar ve hükümdarlar Allah karşısında secdeye inerse sultanın tüm kullarının (tebaasının) da onun huzurunda secdeye inmesi uygun, yerinde ve gerekli görülmüştür. Oysa Hz. Muhammed hiçbir zaman kendisini tanrıyla, Allah ile bu tarzda eşitlememiş, karşılaştırmamış, karşılaştırmamıştır. Bu yönüyle İslam aleminin siyasal yapısının despotik-monarşik yapısının Kur-andan kaynaklandığını söyleyenler kuşkusuz nedensiz yargıda bulunmuyorlar ama dinin bunca yanlış yorumlanmasından ve bu gerçekliğin bu tarzda istismar edilmesinden acaba din karşıtları mı sorumludur, yoksa Allah’ın gölgesi olduğunu düşünen İslam halife ve sultanlarıyla onların önünde secdeye duran samimi ama Allah’a şirk koştuğunun farkında olmayan müminler mi? İyi niyetli olmak yaptığımız kötülüğü güzel kılmaz sadece trajik kılabilir. Hz. Muhammed Allah kavramlaştırması temelinde yeryüzündeki cezalandırma, şiddete başvurma, kahretme niteliklerini kulların elinden alıp göklere havale etmek istedi ama onun izinden gidenler mutlak bir tanrının niteliklerini de yere indirerek bazen Deli İbrahim gibi bir deliye bazen II. Beyazıt örneğinde olduğu gibi yeteneksiz bir sofuya ama bazen de Selahaddin Eyyubi gibi örnek bir hükümdara yakıştırdılar. Ama bu sürecin tanrısal kahrı nereden bakılırsa bakılsın kullara ağır gelmiştir. Bin yıllardır onları ezmiştir ve halen de ezmektedir.

İslam’ın tutunmasının ve niteliğinin belirlenmesinin diğer bir yönü olarak akla yaptığı güçlü vurgudan bahsetmek gerekir. İslam’ın kendisini son din, peygamberini de son peygamber ilan etmesi; İslam’dan sonra yeni bir din ve yeni bir peygamber iddiasını önleyememiştir ama yeni hiç bir din ve yeni bir peygamber iddialarının hiçbiri pratik itibariyle tutunamamıştır. Bu İslam’ın ilgili tespitinin ne kadar doğru ve yerinde olduğunu gösterir. Gerçekte kapanmış olan dini düşünce ve liderlik çağıdır. Esasen de dinsel düşüncenin insanlara yedirilmesi İslam’ın kendisi açısından da çok güç olmuştur. Klasik dinsel gelenekte var olan doğa ötesi yorumlardan belki de daha fazla -kuşkusuz tanrı anlayışının kendisi doğa ötesidir. Bu kastımız yanlış anlaşılmamalı- akla ve doğaya vurgu yapılmıştır. Tanrının varlığı ispatlanmaya çalışılırken örnekler doğadan seçilmiştir. Gece ile gündüzün peş peşe gelmesi, doğadaki mükemmel uyum, bulutların oluşumu, yağmurların yağışı, bir kan pıhtısından, bir utfeden başlayarak insanın insan haline gelişi hep birer doğal süreçten kaynaklı örnekleme olarak alınmıştır. Asıl mucize olarak bu doğal öğeler insanlara sunulmuştur. Bununla da yetinilmemiş doğanın farklı unsurları üzerine pek çok ayette yemin edilmiştir. Bunun bir kaynağı antik çağ Yunan felsefesi alabileceği gibi diğer bir kaynağı olarak da animist düşünce döneminin doğa tanrıcı yaklaşımı düşünülebilir. Ama doğa ötesi öğelere de o zamanki insan algısı ve dinsel düşünüş geleneği nedeniyle sürekli vurguda bulunulduğu da görülmektedir. Her ne olursa olsun İslamiyet Allah’ın varlığını ve birliğini, kendi koyduğu kuralların doğruluğunu ve yerindeliğini ispat etmeye çalışırken sürekli insan aklına, onun sosyal-siyasal-ticari kabullerine dünyevi varlığına vb. başvurmuştur. Bu anlamda tek tanrılı dinler açısından en dünyevi, en maddi din İslam’dır ve maddi dünyanın din dışı yorumunun diğer dinlerden daha çok İslam’da yapılmasının nedeni de budur.

Hiç bir din somuta ilişkin, maddi olana ilişkin İslam kadar konuşmamıştır. Bu durum tutucu zihniyet yapısı ve İslam’ın bu konumuna dayanarak toplumsal statü oluşturmuş dinsel ve siyasal elit tarafından da yoğunca istismar edilince ve bu kesimler diğer kesimlere göstermeleri gereken dinsel kanıtlar göstermekte zorlanmayınca ve yine geniş toplumsal kesimlerde bu temelde geleneğe güçlü bir biçimde oturunca İslam’da yeni koşullara uygun yeni yapılanmalar imkansız hale gelmiştir. Yeni gelişen olaylara günün gereklerine ve olayın, gelişmenin somutluğuna göre cevap verme yerine olay somut bağlamından koparılarak, genel ve soyut bir düzeyde ele alınmış ve İslam’ın kitap ve sünnet itibariyle bu konuda ne dediğine bakılmıştır. Böyle olunca bugünün olayına bir cevap, bir perspektif oluşturulurken, İslam’ın genel doğrultusu gözetilerek, güncelin gereklerine uygun bir yaklaşım gösterme yerine, dogmatik bir yaklaşımla 1400 yıl öncenin Arabistan’ına uygun bir yaklaşım esas alınmıştır. İslam alemi değişen çağın koşullarına uygun sosyal, siyasal, kültürel, teknolojik, bilimsel, sanatsal, moral yenilikler yapmakta zorlanmıştır. Kuşkusuz burada İslam’ın çıkışında akla yapılan bu güçlü vurgunun günümüzde akla en çok değer vermeyen bir toplumsal yapı ortaya çıkarmış olması en çok üzerinde durulması gereken bir durumdur. Her ne olursa olsun bu gün dezavantaja dönüşen bu durum İslam’ın çıkışında çok büyük bir avantajdı ve İslam bununla güçlenmeyi bildi.

İslamiyet’in gelişiminde en önemli dönüm noktası olarak Hicret’i ele almak lazım. İslam’da bir milat olarak Hz. Muhammed’in doğum gününün ya da ilk vahyin indiği 610 tarihinin değil de, Hicret’in (yani Mekke’den Medine’ye göçün) alınması olayın İslam tarihindeki belirleyici önemini gösterir. Hatta İslamiyet’i İslamiyet yapan ve onu tarihin malı ve aynı zamanda tarihin en belli başlı güçlerinden biri yapan durum, Hicret olayı ve ona yol açan koşullardır.

İslamiyet’teki hicret tarihsel olarak Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesine ve Hz. Musa’nın Mısır’dan çöle çıkış yapmasına benzer. Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesi Hıristiyanlığın en temel simgesi haline geldiği gibi onun insanların yüreğine hitap eden duygu boyutu nedeniyle de aynı zamanda Hıristiyanlığın en büyük güç kaynağı olmuştur. Hz. İsa denilince insanların aklına ilk gelen şeyin haç olması ve milyonlarca Hıristiyan’ın da kendilerini bu simge ile özdeşleştirmeleri bu nedenledir. Öte yandan Yahudiliğin de tarihin malı haline gelmesinin belirleyici noktası Yahudilerin Filistin’e ulaşmak için Mısır’dan çıkış yapmasıdır. Bu iki nedenden böyledir. Birincisi bir taban oluşturmuş olmakla beraber (72 kabile, 25 bin kişi) Mısır’da kalması durumunda Yahudiliğin Mısır’ın yerli halkı ve resmi sistemi içinde eriyip yok olması kaçınılmaz görünüyor. Nitekim Hz. Musa’dan önce Mısır’da Akhen-Aton tek tanrılı dinsel anlayışı kısa bir süre devlet dini haline geldiği halde Mısır’da yer etmiş eski dinsel anlayış karşısında uzun süre dayanamayarak yok oluyor. Kimi araştırmacılara göre -Muazzez İlmiye Çığ’ın “İbrahim Peygamber” adlı kitabına bakılabilir- Musa bir Yahudi değil bir Mısırlıdır. Bunun böyle olmasının nedeni olarak Hz. Musa’nın Yahudi halkla konuşmak için aracı kullanması ve Yahudilerle beraber yıkanmaması gösteriliyor ki, bu olasıdır.

Yahudilerin peygamberinin başka bir ulustan olamayacağına dair ne dinsel ne de din dışı bir kayıt ve koşul bulunmuyor. Ama üzerinde durduğumuz konu şudur; tek tek bireyler düzeyinde Mısır’da da tek tanrıcı anlayış mevcuttu. Ancak bunun bütün bir halkın ve devletin dini haline gelmesi o günkü koşullarda güç görünüyordu. Bu nedenle Yahudilik, varlığını Mısır’dan çıkışına borçludur. İkinci neden ise şudur; Yahudilik sahip olduğu kimlik itibariyle de kendi kişiliğini çölde bulmuştur. Yahudi dini, eğer Mısır’da kalsaydı, kendi içinde daha hoş görülü ve esnek olacak ancak, Mısır resmi geleneğine ve sistemine karşı eleştirisel bir tutum almaya devam edecekti. Oysa Yahudiliğin Mısır’dan kopup çölde manevra yapmaya koyulması onun kendi içinde hem daha sert bir eleştirisel üslup takınmasına neden olmuştur ve hem de buna rağmen kitlelerin bir arada kalmasının moral dayanaklarının ortaya çıkarılmasının bir ihtiyaç olarak hissedilmesi nedeniyle bilinen Yahudi şovenizmi ortaya çıkmıştır.

İslamiyet Mekke’de kaldığı sürece sınırlı bir kesimin dini idi. Daha sonra Medine’de toplanılınca toplam 1500 kişi olduğuna göre bu sayı on yılın çalışması olarak küçümsenmesi doğru olmamakla beraber gelecek başarılarla karşılaştırılınca sınırlı bir sayıdır. Ancak Mekke döneminin tüm esnek ve barışçı yaklaşımlarına karşın Müslümanların ağır bir baskı ve ekonomik ambargo altına alınması yalıtılıp, tecrit edilmesi Müslümanların ve Müslümanlığın kendine tutunabileceği yeni alanlar bulmasını gerekli ve zorunlu kılmıştır. Esasen özü itibariyle yani Allah kavrayışı, imanın şartları, ibadet yöntemleri itibariyle bir değişiklik olmamakla birlikte araçlarda ve dünyevi amaçlarda değişiklikler olmuştur. Özellikle İslamiyet’in yayılmasında şiddet öğesi araçlara dahil edildiği gibi, fetih ve talan da diğer bir öğe ve dünyevi amaç olarak gündeme alınmıştır. Daha sonra da kadın konusunda genişçe ele alınacağı gibi İslam’ın kadın konusunda daha da tutuculaştığı dönemde bu dönemdir. Tesettür, kadınların evlere kapanması vb gibi ayetler bu döneme aittir. Bu durumun Hz. Hatice’nin vefatı ve İslam’ın iktidara gelişiyle de ilgisi vardır. Ama nihayetinde süreçler ve olayların bu biçimde örtüştüğü bir gerçektir. İslam’a karşı son derece katı olan anti İslam’i ortam ve İslam’ın bu ortamla onlarca yıl süren düşmanca duygular içindeki ilişkisi İslamiyet’inde katılaşmasına neden olmuştur. İslam’ın başlangıçtaki yapıcı yöneliminin, kendini iyinin ve güzelin ortaya koyucusu, yapıcısı, yaratıcısı olarak gören tanımlamasının yerini zamanla, İslam’ın kendini diğerlerine düşmanlık temelinde yeniden tanımlaması almıştır. Başlangıçta diğer hukukları tanıyan, anlara saygı gösteren “onları tasdik etmek üzere geldiğini” söyleyen ve onlarla ortak noktaları ön plana çıkaran İslam, Medine dönemi süreci ilerledikçe diğer hukuklarla, dinsel geleneklerle farklılıklarına daha fazla vurgu yapar hale gelmiştir. Olay İslam’ın bir bütün olarak kendini, karşıtlarını ve bu temelde dünyayı yeniden tanımlaması düzeyine varmıştır. Mekke’nin saygı gösterse belki de kendi sisteminin içinde eritebileceği bir olgu düşmanca duygularla kışkırtılarak kaçırtılmış ve sonunda başa dönerek Mekke’yi yutmuştur. 

Gülbahar Köker
gulbahar, 22.04.08