|
C: İslam'ın Etkilediği Dini ve Felsefi Akımlar 1: Sabiilik
1- Sabiilik
İslamiyet dinsel gelenek itibariyle en baÅŸta İbraniliÄŸe dayanır. Hz. İbrahim’in dini olan İbraniliÄŸin tam olarak ne olduÄŸu konusu bugün hala tartışmalıdır. Hz. Muhammed’in Kuran’da Ehli-Kitap olarak tanıttığı SabiiliÄŸin Hz. İbrahim’in dini olduÄŸu sanılıyor.
Sabiilik, tek tanrıcı düşüncenin hakim olduÄŸu, fakat aynı zamanda güneÅŸe, aya, yıldızlara da tapınılan dinsel düşünce geleneÄŸidir. Hz. İbrahim’in babasının puta tapar olduÄŸu da biliniyor. Asuri-Suryani kayıtlarına göre Sabiilik puta tapar anlamda kullanıldığına göre, Sabiilerin bazılarının sonradan puta tapıcılığa yöneldiÄŸi de söylenebilir. Sabiilik aynı zamanda insan kurban etmenin yasaklandığı, dinsel geleneÄŸin de birinci halkasıdır. Hz. İbrahim’in hiç deÄŸilse bu geleneÄŸin içine doÄŸduÄŸu Kuran’ın ayetlerinde de kabul edilmiÅŸtir.
“Bir zamanlar (İbrahim) babasına şöyle demiÅŸti; ’Babacığım o iÅŸitmeyen ve sana hiç bir faydası olamayan ÅŸeylere niçin tapıyorsun?” (Meryem-42)
“Babası; ‘Sen benim ilahlarımdan geçmek mi istiyorsun ey İbrahim? Yemin ederim ki, eÄŸer vazgeçmezsen, seni muhakkak taÅŸlarım; beni sen uzun bir süre bırak git dedi.” (Meryem 46)
Ayetler açıktır. Öte taraftan Hz. İbrahim’in tek tanrı düşüncesine nasıl ulaÅŸtığı da şöyle anlatılıyor;
“(İbrahim) üzerini gece kaplayınca bir yıldız gördü, ‘Bu imiÅŸ Rabbim’ dedi. Batıverince de ‘Ben böyle batanları sevmem" dedi. (6-76)
"Ayı doÄŸarken görünce ’Bu imiÅŸ Rabbim’ dedi. Batınca da; ‘yemin ederim ki Rabbim bana doÄŸru yolu göstermemiÅŸ olsaydı, muhakkak ki, ÅŸu ÅŸaÅŸkın topluluktan biri olacakmışım" dedi. (6-77),
“GüneÅŸi doÄŸmak üzere görünce ‘Bu imiÅŸ Rabbim bu hepsinden büyük’ dedi. O da batınca ‘Ey kavmim, haberiniz olsun, ben sizin ÅŸirk konuÅŸtuÄŸunuz ÅŸeylerden uzağım!” (6-78),
“Ben her dinden geçip, yalnız hakka eÄŸilerek, yüzümü o gökleri ve yeri yaratana çevirdim ve ben Allah’a ortak koÅŸanlardan deÄŸilim" dedi. (En’am 6-79)
Hz. İbrahim demek ki, Kuran’da anıldığı biçimde “Müslim ve hanif” olmazdan önce güneÅŸe, aya, yıldızlara ve putlara tapan bir dine inanıyordu. Daha sonra bunları bırakıp Allah’a yöneldiÄŸi belirtiliyor. Ancak Kur-anda da gökteki varlıkların, yıldızların kutsallığının bir yönüyle sürdüğünü belirtmek gerekir.
“Andolsun o gökyüzüne ve Tarık’a” (86-1)
“Bildin mi Tarık nedir?” (86-2),
“O karanlığı delen (parlak) yıldızdır.” (86-3)
(Tarık1, 2, 3) Necm suresinde Kur-an yıldızla simgelenip üzerine yenim edilirken Tarık süresinde Allah Tarık (sabah yıldızı) üzerine yemin ediyor. Bu dikkate deÄŸer bir konudur. Hz. Muhammed’in Sabii’lik ile tanışma konusuna gelince Sabii’liÄŸin bir kolu olarak Hanifiler olarak kendini adlandıran bir geleneÄŸin bazı temsilcileri Mekke’de de bulunuyorlardı. Hz. Muhammed’in de gençliÄŸinde çok sevdiÄŸi ve sohbet ettiÄŸi bilinen bir ÅŸair olan Zeyd Bin Amr, bir Sabii idi.
İslamiyet tek tanrılı dinler içinde SabiiliÄŸe özel bir deÄŸer biçmiÅŸtir. Vurgusu İbrahim’in dininedir. İbrahimin dini İslamiyet'e en yakın din olarak görüldüğü gibi “İbrahim ne Yahudi ne de Hıristiyan’dı; ancak o, lekesiz bir Müslüman’dı. (Ali İmran 67)” denilerek onun YahudiliÄŸe ve Hıristiyanlığa deÄŸil Müslümanlığa olan yakınlığına özel bir vurgu yapılmıştır. İslamiyet, YahudiliÄŸi ve Hıristiyanlığı da tanrı ÅŸeriatı (yolu) olarak kabul etmiÅŸtir ama kökenini İbrahim’e dayandırmayı daha deÄŸerli bulmuÅŸtur. Bunun hem politik ve hem de ideolojik nedenleri vardır. Politik olarak Müslümanlarla mücadele içinde olan Sabii mensupları Mekke’de bulunmuyordu. Oysa Hıristiyanlar ve özellikle Yahudiler İslam’la ciddi bir politik mücadele içinde idiler. Bu tarz bir politik mücadele ortaya çıkmadan önce İslamiyet’in Yahudilik ve Hıristiyanlık hakkında daha iyimser düşüncelere sahip olduÄŸu da Kuran Ayetlerinde sabittir. Maide-69, Bakara-122, El Casiye-16 buna örnektir. Burada Kuran “Yahudilerin alemlere efendi yaratıldığını” ve Yahudi, Hıristiyan ve Sabiilere günah olmadığını belirtiyor.
İdeolojik nedenlere gelince, bilindiÄŸi gibi Yahudilik bir kavim diniydi. Ve bu nedenle geliÅŸmeye müsaade etmiyordu. Oysa ideolojik olarak İslam’ın vurgusu kardeÅŸlikten yanaydı ve bu anlamda evrensel bir din olmak istiyordu. Hıristiyanlık bu anlamda Müslümanlığa yakındı. Hıristiyanlıkta evrenseldi ve bütün insanların kardeÅŸliÄŸine vurgu yapıyordu. Ancak Hıristiyanlıktaki Baba, OÄŸul, Kutsal Ruh üçlemesi tek tanrı anlayışını sulandırıyordu. Öte yandan Hz. İsa’nın da tanrı olduÄŸunu kabul ediyor ki, İslamiyet bunu kabul edemezdi. Kabul ederse Hıristiyanlığın bir mezhebi olarak çıkması gerekiyordu, oysa İslamiyet yeni bir din olma iddiasındaydı. Eskiye vurgu yapma, öze vurgu yaptığını iddia ederek güncele karşı mücadele etme tüm siyasal mücadele örneklerinde yaÅŸandığı için dinsel mücadele sürecindeki İslamiyet içinde geçerliydi.
Hz. İbrahim’in temsil ettiÄŸi özün ne olduÄŸuna gelecek olursak; Hz. İbrahim’de çok büyük bir ihtimalle Hz. Muhammed gibi bir tüccardı. Bu nedenle de bir çok dinsel gelenekle iliÅŸkide bulunuyor ve onları tanıma imkanı buluyordu. Akılcı ve sorgulayıcıydı. Kuran’da ele alındığı haliyle de Allah’ın onunla temas ederek varlığını kabul ettirmesi yerine; Allah’ın varlığına kendi mantıksal çıkarımlarıyla varıyor, sırasıyla yıldızın, ayın, güneÅŸin tanrılığını kabul ettikten sonra sırasıyla bunların tanrı olmadığı, olamayacağı çünkü doÄŸdukları gibi battıklarını bu nedenle ölümsüz ve güçlerinin sınırsız olmadığını görüyor. Bunlardan daha güçlü bir tanrı olması gerektiÄŸini o tanrının yıldızları, ayı ve güneÅŸi de yaratan tanrı olması gerektiÄŸini düşünüyor ve böylece Allah düşüncesine varıyor. Düşünce yöntemi İslamiyet’inkine yakındır, gerçi buradaki yorum bir Kuran ayetine dayandığına göre bunun böyle olması kaçınılmazdır da. Ama tek tanrılı geleneÄŸin yaratıcısının büyük ölçüde Hz. İbrahim olduÄŸu aynı zamanda tarihsel olarak da kabul gören bir gerçektir. Bu anlamda düşünsel planda tek tek kabilelerin birleÅŸmesinden tutalım bunun evrensel bir birleÅŸmeye kadar ulaÅŸması düşüncesinin pratik ifadesi olarak Allah düşüncesine ulaşılmış olması çok önemlidir.
Allah düşüncesine yüklenen siyasal anlam çok önemlidir. Allah düşüncesi esasta insanların tanrı olamayacağı düşüncesi üzerine kurulmuÅŸtur. Nemrut bir tanrı-kraldır, Mısır’da Firavunlar tanrı-kraldır. Tanrı-kral düşüncesi köleci düzenin mutlaklığının, kutsallığının, tartışılamazlığının, sorgulanamazlığının ifadesidir. Oysa kölecilik insanlığın kabusudur, kölelerde dahil olmak üzere bütün insanlara içerilmiÅŸ köleci düzenin kutsallığı ve mutlaklığı düşüncesi aşılmadan köleciliÄŸe karşı savaÅŸ verilemez. Mücadelenin önce düşünsel planda verilmesi insanların köleciliÄŸi düşünsel planda kabul edilemez bulması gerekir ki bu uÄŸurda örgütlenebilsinler. Böyle bir mücadele büyük bir siyasi güç gerektirir. Tanrı-kralın siyasi gücünü aÅŸacak kadar büyük bir siyasal güç olmalıdır bu. Buda bütün kabilelerin ve yönetimden zarar gören en geniÅŸ sınıfların bilirlik temelinde örgütlenmesini gerektirir. Siyasal planı böyle olan bu mücadelenin ideolojik düzeyde birlik ifadesi herkesi kucaklayan ve herkesin çıkarını, onurunu gözeten bir Allah düşüncesidir.
İnsanların eÅŸitlikçi ve özgürlükçü duygularına hitap etmenin yanı sıra, mücadele içinde insanların kendilerine olan güvenlerini pekiÅŸtirmek açısından da Allah inancının çok büyük motive edici gücü vardır. İnsanlar kendi tanrılarını yaratırlar ama tanrılardan da çok büyük moral güç alırlar. İnsanların yalnız olmadıkları tanrılarının onları sürekli gözettiÄŸi onlara yardım ettiÄŸi düşüncesi onları daha güvenli ve daha atak kılar. Bütün putlar buna hizmet eder. Putlar, temsil ettikleri kabileler kadar güçlüdürler. Göğe yükselmiÅŸ her ÅŸeyin yaratıcısı olan bir Allah düşüncesinin yerde olan ve yemeyen içmeyen kıpırdamayan Hz. İbrahim’in alaya aldığı biçimiyle “eline baltayı alıp, yanındaki putu kıramayan” tanrı düşüncesinden çok daha büyük bir güç ortaya çıkaracağı, çok daha güç verici olduÄŸu da anlaşılır bir durumdur.
Sabiilikteki ahiret düşüncesinin ise hem insanların geleceÄŸe dönük karamsarlıklarının aşılmasında hem de yeryüzü mücadelesinde daha fazla güç verici olduÄŸu belirtilebilir. İnsanlar savaÅŸa korkmadan atılabilecekler. Ve ölümden sonra daha güzel bir yaÅŸamın varlığı düşüncesiyle savaşçılıkta sınır tanımayacaklardır. Böyle bir inancın, yani savaÅŸtan dönmek için hiçbir nedenin olmadığı bir dini inancın rakiplerini kolaylıkla alt edebileceÄŸi ve hiçbir fedakarlıktan kaçınmayacağı belirtilebilir. Müslümanların Bedir’de kendilerinden çok güçlü olan puta taparlara karşı gösterdikleri büyük baÅŸarının nedeni budur. Öte yandan kıyamet düşüncesi insanların bencilliklerini gidermemiÅŸtir ama insanları daha kanaatkar kılmadığını kimse söyleyemez. Bu dünyadan sonrada bir dünyanın var olduÄŸu düşüncesi hem insanların bu dünyada yaÅŸadıkları yaÅŸamda saldırgan ve savurgan olmalarına set koymuÅŸtur; ve hem de diÄŸer dünyayı garantiye alma endiÅŸesiyle iyilikler yapma, hayırlar iÅŸleme itkisi oluÅŸturmuÅŸtur. Dayanışmacı bir ruh ve iyiliÄŸi esas alan bir ahlakın doÄŸmasını saÄŸlamıştır. Bunun dünyevi yaÅŸamda tembellik ve uyuÅŸukluk, çabasızlık, statükoculuk gibi olumsuz özellikleri olduÄŸu da doÄŸrudur. Ama bunlar mücadele edilmesi gereken hususlardır.
Tarih boyunca din ve siyaset kaçınılmaz olarak bir arada var olmuÅŸtur. Ama dini temsil eden tanrı ne kadar göklere yükselerek insanlardan uzaklaşırsa siyasetin de o kadar esnek olacağı ve insan üzerindeki baskıcı karakterinin zayıflayacağı söylenebilir. Tanrı göklere çıkarılarak sadece dinin kaynağı yer yüzünden alınıp gökyüzüne yükseltilmemiÅŸtir; siyasetin kaynağı da gökyüzüne yükseltilmiÅŸtir. Böylece dinsel olarak olduÄŸu kadar siyasal olarak da insanların eÅŸitliÄŸi ve özgürlüğü uÄŸruna verilebilecek bir mücadele için gerekli olan psikolojik ortam oluÅŸturulmuÅŸtur. İnsanların yasama yürütme yargıyı günümüzdeki gibi ayrıştırıp denetleyemediÄŸi bir ortamda siyasetin belli ellerde tehlikeli bir biçimde tekelleÅŸmesinin önlenilmesi açısından dünyevi otoritenin bir kısmının belli güçlerin elinden alınarak, göklere yükseltilmesi olumlu olmuÅŸtur. Gerçi tarihsel akış daha sonra sultanların hükümdarların ve halifelerin Allah’ın gölgesi sıfatıyla bu gücü gerisin geri yeryüzüne döndürerek Osmanlı örneÄŸinde olduÄŸu gibi yeni bir köleciliÄŸin yaÅŸatıldığına tanık olmuÅŸtur ama, bu sultanların hükümdarların ve halifelerin gayri meÅŸruluÄŸunun kanıtlarını da yine dinin farklı bir yorumuna borçluyuz. Tarih boyunca gerek batıda ve gerekse doÄŸuda bütün sınıf savaÅŸlarının dinler, mezhepler ve tarikatlar temelinde verilmesi bize bunu gösterir. Egemen sınıflar dine dayanarak meÅŸruluklarını ileri sürerken ezilen sınıflarda aynı dine Hıristiyanlığa ya da İslamiyet’in Åžii yada alevi vd. yorumlarına dayanarak bu otoritelerin gayri meÅŸruluÄŸunu ileri sürmüşlerdir. Kendi sınıfsal gücünü en iyi örgütleyen egemen sınıf, mücadelede hep daha güçlü olmuÅŸ, ancak bu sınıf mücadeleleri dinsel yorumlar arasındaki derin uçurumu da zamanla yumuÅŸatarak ezilenler açısından daha kabul edilebilir bir din yorumuna da yol açmışlardır. Bu kabul edilebilir dini yorum ölçü dinin siyasete daha az alet edilmesi ve siyasetin muhtevasının ve araçlarının daha da demokratikleÅŸtirilmesi olarak belirtilmiÅŸtir.
Günümüzde örgütlendiÄŸi haliyle ölçülü ve her alana hakim bir devletleÅŸme geçmiÅŸte bulunmuyordu. Bu nedenle insanları yaptıkları kötülüklerden men edecek, onları cezalandıracak, onları bir günahı-kötülüğü-henüz iÅŸlerken gören ve bunu deÄŸerlendirmeye alan bir Allah düşüncesi dünyevi yaÅŸamın düzenlemesi konusunda da büyük bir role sahiptir. Allah’ın denetimi altında olma düşüncesi ve yirmi dört saat bunu hissederek yaÅŸama, yaÅŸamın acımasızlığını ve fırsatçılığını büyük ölçüde törpülemiÅŸtir denebilir. Hıristiyanlıktaki "komÅŸunu kendi gibi sev" ve Müslümanlıktaki Hz. Ali’nin sözleriyle "KomÅŸusu açken tok yatan bizden deÄŸildir" düşüncesi kardeşçe bir dünyanın sadece Allah korkusuna deÄŸil, sevgiye dayalı olarakta varedilmesini kendisi ile beraber doÄŸurmuÅŸtur. Bugün küresel düzeyde bir barış ortamı yaratılmaya çalışılırken dinlerdeki bu kardeÅŸlik ve barış çaÄŸrısına ihtiyaç duyulması günümüzün her ÅŸeye kadir devleti sürecinde bile dinin dünyevi otoriteden daha fazla rol oynayabileceÄŸini göstermektedir. Kaldı ki, her insanın başına bir polis ve asker dikmeye gücümüz yetmeyeceÄŸine, böyleyken bile bu asker ve polislerin suç ortağı yada gözetmekle sorumlu oldukları insanlara ve birbirlerine karşı suç iÅŸlemelerinin önünü alamayacağımıza göre bütün insanları gözeten bir Allah düşüncesi olumlu olmuÅŸtur.
Dinsel düşünce olmazsa ya da din olmazsa yaşamın denetlenmeyeceğini, insanların oturup birbirlerini doğrayacaklarını iddia etmiyoruz. Nitekim Allah düşüncesini reddettikleri halde ve yine büyük ölçüde dinsel düşünceden koptukları halde Müslüman ve Hıristiyan alemlerinden daha fazla suç işlediği iddia edilemeyecek siyasal din dışı organizasyonlar vardır. Ama böyleyken bile bu toplulukları bir arada tutan bazı ahlaki, felsefi ve ideolojik ilkeler vardır. Bunlar yaşamın düzenleyici ilkeleridir. Helenizm, Budizm, diğer Hindu dinler büyük ölçüde ahlaka ve felsefi düşünüşe yer veren tanrı düşüncesine ise sınırlı olarak yer veren ya da vermeyen dinlerdir. Tamamen din dışı bir çıkış olarak ortaya çıkan -dinsel değerlerden hiçbir zaman tümüyle kopamasa da- sosyalizm gibi ideolojik yapılar da dinsel toplumlardan daha fazla suça bulaşmamışlardır.
Ancak unutmayalım ki, bütün bu Allah inancına sahip olmayan topluluklar onun yerini tutacak bir birleştirici ve düzenleyici ilkeye ve geleceğe ilişkin ütopyalara ve yaşam projelerine, anlayışlarına, dünya görüşlerine sahiptirler. Dolayısıyla dinsel düşüncenin yerini bilimsel, felsefi-laik düşünce aldığı kadarıyla dinsel düşünceye ihtiyaç kalmayabilir. Ama tarihte nasıl ki bilimsel ve felsefi düşünceye hiç yer vermeyen ve ona ihtiyaç duymayan, mutlak dinsel düşünce çağı nasıl görülmemiş ve yaşanmamışsa, gelecekte dinsel düşünceye hiç yer vermeyen ve ona ihtiyaç duymayan bir mutlak bilimsel-felsefi düşünce çağı da olmayacaktır. Laiklik, milliyetçilik örneğinde olduğu gibi dinin yerini alması için geliştirilen düşünce akımları da zamanla adeta dinsel bir kimlik haline bürünerek yeni dinler haline geleceklerdir. Dinden ve onun doğmalarından kurtulan insan dogmatikleşmiş, laik ve milliyetçi düşünsel formların esiri olmuştur. Burada söz konusu olan insanın maddi varlığı değil, onun ruhsal varlığıdır. Güvenlik ihtiyacının, sığınma ve kimlik ihtiyacının tatminidir. Geleceğe dönük olumlu bir amaca kavuşma ve yaşamını anlamlı kılma ihtiyacıdır. Maddi-dünyevi-bilimsel gelişme bunu kolaylaştırır ama bunun kendisi değildir.
Son olarak Sabii’liÄŸin kadın anlayışı ele alınacak olursa diÄŸer Semitik gelenekle bir farkının bulunmadığı anlaşılabilir. Kadın ikinci dereceden bir role sahiptir, alınıp satılabilir, bir uzlaÅŸma aracı olarak kullanılabilir yine erkek istediÄŸi kadar kadınla evlenebilir. Aile hukuku, Babil hukukundan pek de farklı deÄŸildir. Hz. İbrahim karısı Sara’yı iki yıllığına bir uzlaÅŸma aracı olarak Firavuna bırakmıştır ve firavun buna karşılık Hz. İbrahime büyük miktarda altın gümüş vb. zenginliÄŸin yanı sıra bir de cariye olarak Hz. İsmail’in annesi Hacer’i bırakmıştır. Benzer bir süreç İshak peygamberin başından da geçmiÅŸtir. Öte yandan Hz İbrahim’in yasal karısı Sara’dan olma oÄŸlu İshak, babasının mirasçısı olurken diÄŸer karısı (cariyesi) Hacer’den olma oÄŸlu İsmail’e düşen bir tür sürgün -Tevrat'a göre çöle bırakma- olmuÅŸtur. Hz. İbrahim, anlaşıldığı kadarıyla ne yeni bir kadın arayışına girmiÅŸtir, ne de eski kadın anlayışına yönelik bir eleÅŸtiri geliÅŸtirmiÅŸtir, olduÄŸu gibi almıştır. Kutsal metinlerde oÄŸlu Lut’un kavminin eÅŸcinsel olduÄŸunu ve bu yüzden helak olduklarını anlıyoruz. Bu nedenle cezalandırılan kavmin içinde Lut’un karısı da cezalandırılıyor ama bunun nedeni çok belli deÄŸil. Bu kadın muhtemelen eÅŸcinsel deÄŸil, çünkü öyle olsa Hz. Lut’la evli olmazdı, yani kocası evliliÄŸi bozardı. Geriye, kalanlara üzülme, onları hoÅŸ görme nedeni kalıyor. Ki bu durumda kadının hak ettiÄŸinden çok daha ağır bir cezaya çarptırıldığını belirtebiliriz. Bu durum kadına yaklaşım konusunda bir veri olarak deÄŸerlendirilebilir. Yine Tevrat’a göre Lut’un kızları babalarını uyutarak onunla beraber olarak hamile kalıyorlar ki, bu da onların kendilerinden önceki topluluÄŸun inanç ve geleneklerine baÄŸlı kaldıklarını ve bir yenilik yapmadıklarını gösterir.
Gülbahar Köker
|