AnasayfaspaceHaberlerspaceYazılarspaceForumspaceBilgilerspaceYazılımspaceLinklerspaceResimlerspaceSitemapspace
Bulunduğunuz bölüm:   Anasayfa / Yararlı Bilgiler / Din ve İnançlar

Dinin Demokratikleşmesi Sürecinde Devlet Ve Laiklik



Tarih boyunca düşüncenin gelişmesi ve siyasal yapının demokratikleşmesi dinsel yada din dışı her tür dogmatizme karşı savaşımı zorunlu kılmıştır. Bütün siyasal yapılar bir ekonomik temele ve sınıfsal konumlanışa dayanırlar. Yani bir siyasal organizasyon bütün tebaanın temsilcisi olma iddiasıyla da ortaya çıksa ve gerçektende bir yere kadar bütün tebaanın çıkarlarını güvenliğini sağlık ve beslenme sorunlarının yanı sıra hukuki sorunlarının çözümünü üstlense de, sonuçta zorunlu olarak bazı sınıfların aleyhine olarak diğer sınıfların iktidarını temsil eder. Daha özet bir söyleyişle bazı sınıfların üzerinde diğer sınıfların iktidarını temsil eder.

Devlette bu tür bir siyasal organizasyondur ve bir iktidar aracıdır. Ancak diğer siyasal organizasyon örneklerinde olduğu gibi devlet de denetlediği kitlenin tümünün haklarını en adil ama giderek en eşit bir tarzda temsil ettiğini iddia etmek, dahası bunu denetlediği insanlara da kabul ettirmek zorundadır. Değişik sınıflar, kastlar ve cinsiyetlerden yine meslek ve yaş gruplarından oluşan devletin bütün üyelerini eşit düzeyde gözetmesi düşüncesi esasen siyasetin doğasına terstir. Siyasal yapılanma hiyerarşiktir ve eşitsizlik temelinde örgütlenir. İktidar organlarını ele geçirenlerin bağımlı kalanları kendi çıkarlarına uygun yönetimini amaçlar.

Bu anlamda devlet kendi içinde emrinde örgütlediği baskı organlarına dayandığı gibi kendisini ideolojik olarak da meşrulaştırmak zorundadır. Eşitsizliğin gerekliliğinden tutalım onun zora dayalı olarak sürdürülmesine kadar her şey eşitsizlikten zarar gören ve zora maruz kalan insanlarda içinde olmak üzere bütün topluma benimsetilmelidir.

Böyle bir benimsetme süreci yaşatılırken sistemler genellikle kendilerinin evvel ahir var olan ve var olacak olan bir yapıda olduklarını ve aşılamayacakları iddiasında bulunurlar. Tarihi kendileriyle başlatırlar ve özellikle de kendileriyle bitirirler. Onlara göre bugün onlarda var olan eşitsiz siyasal düzenek, ilk günden beri vardır ve onun aşılması “kıyamet günü” örneği bir toptan yok oluş anlamına gelecektir.

Düzenin kendini böyle mutlaklaştırarak ortaya koyuşu sadece maddi planla sınılı kalmaz; daha çokta düşünsel alanda bir mutlaklaştırmaya gerek duyulur. Yeni bir sosyal siyasal yapılanmaya yol açmak isteyen her güç maddi planı değiştirmeye başlamadan önce bu değişikliği geliştirecek insanı yaratmak zorundadır. Bu değişimi yaratacak insanın ise değişikliği kendisinden başlamak üzere düşüncede geliştirmek zorunda olduğu bellidir.

Bu süreç düşüncenin dogmalardan kurtuluşu ve özgürleşmesi süreci olarak da ele alınabilir. Eskinin eleştirisi onun yerine geçecek olan yeni düşüncenin propagandası ve yeni-eski mücadelesinin güçlü yürütülebilmesi için özgür ortam talebi ve mücadelesi hep bu kapsamda ele alınabilir. Bu süreç genel olarak laiklik olarak tanımlanabilir.

Günümüzde laiklik denilince yersiz bir sadeleştirmeyle “din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması” düşünülür. Oysa bu son derece basitleştirilmiş ve bir yönüyle de çarpıtılmış bir laiklik tanımlamasıdır. Çarpıtılma şuradadır, tarih boyunca devletler kendi varlık nedenlerini dine dayandırdılar ve meşruiyetlerini de yine dinsel düşünce tarzından sağladılar. Yani devlet varlık nedenini ve meşruiyetini izah ederken, kendini tartışılmaz ve sorgulanamaz bir dogma olarak ortaya koyuyordu. Devletin kendini algılayışı dinin kendini algılayışında olduğu gibi mutlaklaşırken; halkın gözünde de bu her iki alan mutlak ve sorgulanamaz, düşünceyle kavranılamaz, ancak yaşanabilir, uğruna hizmet edilebilir, kavramlar olarak ortaya çıktılar.

Esasen henüz Sümer köleci devlet örneğinde görüldüğü gibi dinin ve devletin çıkış yeri ve idare merkezi aynı zigguratlar idi. Kaldı ki, devlet öncesi toplumsal organizasyonlarda da kabilenin şefi genellikle kabilenin şamanı da (dini lideri) oluyordu ya da şamanın yol göstericiliğinde yönetim görevlerini yerine getiriyordu. Şamanizm bir dinsel yapı olarak düşünülebildiği ölçüde ilgili toplumsal yapıda bir siyasal organizasyon olarak düşünülebilir. Şunu söylemeye çalışıyoruz; siyasi toplumsal organizasyonlar yüzyıllar boyunca kendilerini dinsel düşünce temelinde meşrulaştırdılar.

Ancak 18. yüyıla gelindiğinde devlet kendini yeniden yapılandırma göreviyle karşı karşıya geldi ve meşruluğunu bundan sonra dine değil, bilime dayandırmayı kendisi açısından daha doğru buldu. Neden?

Birincisi geçmiş devlet örneklerinde dinsel elit bir sınıfı temsil ederken askeri elit diğer bir sınıfı, geriye kalan halk kesimleri de üçüncü bir sınıfı oluşturuyorlardı. Belirttiğimiz bu üçüncü sınıfın da kendi içinde toprağa dayalı halk kesimleri ile tüccarlar ve zanaatkarlar olarak bölümlendiğini belirtelim. Yine toprağa dayalı olarak geçinen halkın da aristokratik kesimler ile onların bağımlıları olarak bölümlendirildiğini de belirtelim. Buradaki sınıflandırma bütün toplumlar için geçerli mutlak bir sınıflandırma değildir. Hindistan’daki kast sistemi örneğinde olduğu gibi çok katı ve geçirgen olmayan sistemler bulunduğu gibi sınıflanmanın batı tarzındaki kadar net olmadığı örnekler de vardır.

Bu sınıfsal yapılar devleti ele geçirmede sürekli bir mücadele içinde oldular. Batıda Roma imparatorluğunun yıkılışından sonra ise düalist bir yönetimsel realite ortaya çıktı. Klasik dünyevi, toprağa ve askerliğe dayanan devlet organizasyonu ile dinsel kiliseye dayalı iktidar oluşumu karşı karşıya geldi. Kilise iktidarı ele geçirdikten sonra onu dünyevi otoritelerle paylaşmama konusunda oldukça katı davrandı. Kilisenin zamanla büyük miktarlarda toprak sahibi haline gelerek feodalizmin en üst düzeyde temsilcisi haline gelmesi şehirleşmeye-zanaate ve ticarete- dayalı olarak gelişen burjuva sınıfının iktidardan dışlanmasına neden oldu. Benzer şekilde geniş köylü yığınları da kendisini ezen toprak sahibi olarak da bir kez daha kiliseyle karşı karşıya geldi. bu durumu içinden çıkılmaz kılan gelişme ise kilisenin dini çok hoyrat bir biçimde dünyevi iktidarına alet etmesi ve istismar ederek dinin saygınlığını zedelemesi oldu.
Bu durum ulusal düzeyde tepkilerin doğuşuna ve bir anlamda ulusal kiliselerin doğuşuna neden oldu. Yeni doğan ulusal kiliseler Roma Katolik Kilisesinin meşruiyetini tanımıyor ve ona karşı şiddetli mücadeleler yürütüyordu. Yeni bir dinsel anlayış gelişiyor ve eski dinsel anlayışla çatışıyordu. Bu süreç, "Dinde reform" olarak adlandırılmıştır.

İkinci gelişen bilim ve bilimsel düşünce tarzı genelde insan faaliyetini ve dünyayı olduğu gibi devleti de değerlendirirken bilime dayanmayı mümkün ve dahası gerekli kıldı. Feodalizm ideolojik yönelim olarak dine dayanırken burjuvazi bilime dayandı. Sınıfların birbirlerine olan çıkar karşıtlıkları radikalleştikçe ideolojik karşıtlıkları da o derece derinleşti. Bu nedenle Fransız devrimi örneğinde olduğu gibi devlet tümüyle bilime dayandı ve dine karşı dolaysız bir düşmanlık geliştirdi. Oysa İngiltere örneğinde olduğu gibi sınıfsal karşıtlıkların bu düzeyde karşı karşıya gelmediği ülkelerde bu tarz bir din düşmanlığı da ortaya çıkmadı.

Laiklik esas olarak Fransız tarzında egemen oldu ya da öyle anlaşıldı. Bu Fransız devriminin güçlü yankısından ötürü böyle oldu. Bir cumhuriyet şekillendiren Fransız devrimi Avrupa’daki tüm monarşik yapıları birden tehdit eder oldu. Napolyon’da kişileşen cumhuriyetçi, laik saldırıya ve yayılmaya karşı batı burjuvazileri kendi feodal sınıflarıyla da birleşerek ve dini de karşıya alma yerine yedeklerine alarak Avrupa’da mümkün olan en geniş anti-Fransız cepheyi oluşturdular. Bu karşı devrimci hamle devrimi Avrupa’da belli bir döneme kadar geriletirken kendi içinde yapması gereken reformlardan kaçınmadı. Benzer bir biçimde Fransa’daki radikal anti-monarşist, anti-dini anlayışta da esnemeler görüldü.

Fransız devriminin etkisiyle gelişen bir diğer akım olarak milliyetçilik ise bütün batıyı olduğu gibi doğuyu da etkisi altına aldı. Balkanlarda gelişen milliyetçilik Müslüman olmayan tebaayı Osmanlı imparatorluğundan ayırırken, batı kışkırtmalarıyla başta Araplar olmak üzere Müslüman tebaa da Osmanlıdan ayrılma sürecine girdi. Bu konu şu açıdan önemlidir, o güne kadar Osmanlı imparatorluğu halifeliği elinde bulundurması itibariyle Hindistan’dan Balkanlara kadar bütün İslam aleminin temsilcisi olarak görülüyordu. İran’ı bunun dışında kalan bir istisna olarak belirtelim.

Müslüman alemi henüz gelişiminin başında halifeliğe dayalı bir gelişim seyri tutturdu. Teorik olarak İslam halifesi bütün Müslüman aleminin birliğini kendi kişiliğinde birleştiriyordu ve bütün Müslümanların dini lideriydi. Gerçi henüz Hz. Muhammet’in ölümünden hemen sonra halifelik konusunda ayrılıklar oldu ve ardından Ali-Muaviye çekişmesi ve hatta ondan önce Haricilerin Osman’ı halife kabul etmemesi nedeniyle halifelik ve halife bir daha hiçbir zaman bütün Müslümanları temsil etmedi. Ama yine de Emeviler, Abbasiler, Fatimiler, Mısır Memlüklüler ve son olarak Osmanlılar çok geniş kesimleri temsil edebildiler. Osmanlı halifesi Sünni İslam’ın halifesiydi ve daha sonra Hindistan'ı sömürgeleştirme sürecinde İngilizlerin Osmanlı halifesinden destek almaları bu halifeliğin çok da etkisiz olmadığını gösterir.

Nihayetinde Müslüman Arapların Osmanlı’ya başkaldırmaları Osmanlı halifesinin Sünni İslam alemi içinde etkisini kaybetmesi anlamına geldi. Osmanlı-Türk yönetimi geçmişte de Şii İran üzerinde bir denetime sahip bulunmuyordu. Son gelişmeler TC. olarak kurulan sınırlar üzerinde etkinliği kalan hilafeti jakoben Kemalist devrim ortadan kaldırdı.

Ulusal devletler temelinde yeniden oluşan doğu-İslam dünyası ağırlıklı olarak batılılaşmaya yöneldi. Türkiye, İran, Mısır, Cezayir, Tunus, Lübnan, Ürdün, Suriye ve Irak gibi ülkeler bu kapsamda ele alınabilirler. Suudi Arabistan, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri ve Kuveyt gibi ülkeler ise şeriatla yönetilmeye devam ettiler. Birinci grup batılılaşma çabasında en ileri tutum takınsa da ikinci grup batılılaşmaya çok da sırt çevirmedi ve dini daha çok menfaatçi bir yaklaşımlar iktidarda tutsa da daha doğrusu iktidara alet etse de batı işbirlikçiliğinde sınır tanımadı. Bu anlamda sekülerleşme süreci doğuda da farklı biçimlerde işlemeye devam etti.

Türkiye ve devrim öncesi İran’da laiklik bir din karşıtlığı olarak ilerledi ancak öte yandan dinin toplum yaşamında oynadığı rolü milliyetçilik oynamak istedi. Bu nedenle milliyetçi bir temelde bu ulusların İslam öncesi tarihine ve dinsel geçmişine özel bir vurgu yapıldı. Bu sistemler kendi öz dinamikleriyle ayakta kalmadıkları ve dinsel çelişki ekonomik-toplumsal yapıdan kopuk olduğu için zamanla dinle uzlaşmak zorunda kaldılar. Genelde İslam’i devletler batı işbirlikçiliğini gizleyemedikleri ve geliştirmeye çalıştıkları milliyetçilikte batı tarafından aşağılanmaya daha fazla tahammül gösteremediğinden genelde batılı değerlere karşı bir düşmanlık eğilimi gelişti. Afganistan ve İran’da İslam yönetime gelirken Türkiye ve Cezayir böyle bir süreci yaşama tehlikesiyle karşı karşıya geldi. Son olarak ABD’nin en işbirlikçi rejimlerinden biri olan ve İslamiyet’le yönetildiğini iddia eden Suudi Arabistan fundementalist İslam’ın çıkış kaynağı haline geldi.

Batı laiklik-dinsellik çelişkisini büyük ölçüde giderdiği halde İslam’i doğu bu konuda neden ilerleyemedi. Öncelikle sorunun din ya da din karşıtlığı olarak algılanması devletin yapılandırılmasında demokratik anlayışın gelişmemesine ve devletin özgürlükleri genişleten değil, özgürlüğün sınırlarını belirleyen bir yapı olarak oluşturulmasın neden olmuştur. Din kendi düşünsel yaklaşımında nasıl katıysa devlette kendisinin sorgulanmasına o kadar kapalıdır. Devletin resmi bir ideolojisi vardır ve bu ideolojiye muhalefet edilemez. Devletin ideolojisinin dışında kalan ideolojiler ya resmi ideolojiye uygun yeniden yapılandırılırlar ya da yok edilirler. Devletin resmi kurumlaşmasından bağımsız kurumlaşmalar hoş görülemez. Bu kurumlaşmalar inanca dair olsalar bile devletin inanç çerçevesini aşamazlar.

Devlet karşısında örgütlü topluluklar ve bireyle bulunamaz. M. Kemal’in deyimiyle, “Türk milleti sınıfsız, imtiyazsız bir zümredir” bu anlamda farklılık iddiasında bulunulamaz. Dolayısıyla devlete karşı bireyler ya da değişik gruplar adına mücadele yürütülemez. Devlet mutlak bir varlıktır ve kutsaldır. Devletin vatandaşları üzerinde hakları vardır ve vatandaşlarında devlete karşı görevleri vardır.

Devlet sınıflar ve inançlar üstüdür. Kuşkusuz burada da devlet bir sınıf iktidarının aracıdır. Ancak bir anlamda kendisi bir sınıf gibi davranır. Kimi sınıflara ve inançlara karşı daha yakın davranır, onların çıkarlarını diğer sınıflara ve inançlara karşı kollayıp geliştirir. Ama bu inançlar ve sınıflar batıda olduğu gibi devlete egemen olamazlar. Türkiye’de olduğu gibi TÜSİAD gibi sınıfsal kurumlaşmalar kendilerini ifade edip çıkarlarını örgütleyebilirler ama Türkiye’nin insan hakları kriterlerine uyup uymaması ve Kürt sorununun sınırlı bir kimlik sorunu düzeyinde bile ele alınması gibi devletin tekelinde olan konularda etkili olamazlar. Bu durum bir sınıf olarak onları ortadan kaldırsa bile bu böyledir. Alparslan Türkeş’in deyimiyle “Sabancı gibi çizmeyi aşanlar olursa” bunlar Özdemir Sabancı’nın katlini sineye çekmek zorunda kalırlar. Hatta Menderes ve Özal örneğinde olduğu gibi devletin en yetkili kademelerinde bile bulunsalar devletin resmi yaklaşımlarına aşındıran kişilikler hayatlarından olurlar.

Devletin resmi dininin bulunmaması devletin bütün inançlar karşısında eşit mesafede durmasına neden olmaz. Devlete bağlı olarak oluşturulan Diyanet işleri Başkanlığı dinsiz devletin dinci vatandaşlarının dinsel sorunlarıyla ilgilenir. Devlet dairelerine dinsel simgelerle, kıyafetlerle girilemez ama Diyanet İşleri Başkanlığı devletin bir parçası olarak örgütlenebilir. Diyanet işleri başkanlığı ise Türkiye’deki bütün dinsel inançlara değil, İslam inancına, dinine hizmet götürür. Resmi dini bulunmayan bu devletin diyanet işleri başkanlığına göre diğer dinler eksik ve saptırılmışlardır. Tek doğru ve tahrif edilmemiş din İslamiyet’tir.

İlginçtir, Türkiye’de laiklik konusunda asıl duyarlı ve yakın kesim İslam’ın Alevi mezhebi olmasına ve büyük bir nüfusu temsil etmesine rağmen diyanet işleri başkanlığına göre Alevilik bir mezhep değil, sapkın bir tarikattır. Bu nedenle de devletin ilgili bakanlığında temsil edilemez. Yine ortaokullar için hazırlanan zorunlu din dersi müfredatı Sünni İslam esas alınarak hazırlanmıştır. Yani Türkiye gibi resmi dini bulunmayan bir devletin okullarında Sünni İslam’ın bütün öğrencilerce öğrenilmesi mecburidir.

Rahatlıkla görülebileceği gibi “din ile devlet işlerinin ayrıştırılması” konusunda Türkiye’de açıkça bir tutarsızlık vardır. Türkiye bir de bu noktada yani kendisini tanımladığı anlamda laik değildir. Devletin laik oluşunun koşulu resmi bir inanca sahip olmamasıdır. Burada inançtan kastımız sadece din değildir. Aynı zamanda inanca dayalı olarak oluşturulan ideolojidir de. Bu anlamda devletin resmi bir ideolojisi bulunmamalıdır. Resmi bir ideolojiye sahip olan bir devletin vatandaşlarına ve onların bağlı bulunduğu ideolojilerine karşı tarafsız olması düşünülebilir mi? Onların kendi meşruluk kaynağıyla çelişen ve onu sorgulayan düşüncelerine özgürlük tanıması beklenebilir mi? Kendisi bir sınıf gibi davranan devlet diğer sınıfların örgütlenmesine karşı saygılı davranabilir mi?

Devletin laikleşmesinin diğer koşulu din işlerinden el çekmesidir. Türkiye’de devlet kendini demokratikleştirip, laikleştireceği yerde dinin laikleştirilip demokratikleştirilmesiyle ilgilidir. Oysa laikleşecek olan din değil devlettir. Din doğal olarak bir inanç sistemidir ve dinler inançlar ideolojiler içerisinde taraf tutmuştur. Diğer dinlere ve ideolojilere karşı saygılı olabilir olması gerekir ancak onlara karşı tarafsız olamaz. Kendine göre dogmaları ve kuralları vardır. Yaşamı ona göre örgütlemek istemesi en azından kendi dini vecibelerine uygun yaşamak dinin gereğidir. Devletin ise böyle bir sorunu yoktur. Devletin kendi sınırları içinde yaşayan birbirine en aykırı inançlarda dahil olmak üzere tüm vatandaşlarının inançlarına uygun yaşamasını temin etmek gibi bir görevi vardır. İnançlarına uygun yaşamak vatandaşlar açısından tartışılmaz bir haktır ancak bunu yaşarken diğer inanç sahiplerinin inançlarını yaşamasının da onlar açısından bir hak olduğunu ve devletin kendi inançlarına olduğu gibi diğer inançlara da gerekli saygıyı göstermek zorunda olduğunu bilmek durumundadır. Her inanç sahibi inancının gereklerini yaşayabilir ancak kendi inançlarını başkasına dayatamaz. Dinsel hoşgörüsüzlüğü engellemek devletin hem hakkı ve hem de görevidir.

Dinsel inancın gereklerinin nasıl yaşanacağı ise devletin değil inanç sahiplerinin sorunudur. Cami açmak, sinagog kurmak, kilise yapmak yada tapınak yıkmak devletin görevi değildir. Hangi dinin ne olduğunu anlatmak, dinlerin propagandasını yapmak devletin görevi değildir. Dini lider tayin etmek devletin değil cemaatin yetkisinde olmalıdır. Türkiye örneğinde olduğu gibi camilere devlet tarafından imam tayin etmek devletin anti demokratik ve anti laik olduğunun göstergesidir. Bir dine mensup olmayan devlet nasıl bir dini sorumlu yetiştirebilir? İmamların yeterliliğine ve dine uygunluğuna devlet değil, o caminin müdavimleri karar vermelidir. Eğer bir imam görevini kötüye kullanır ve vatandaşların güvenliğini tehlikeye atar yada güvenini kötüye kullanırsa, normal hukuksal süreç işler ve bundan devlet sorumludur. İmam yetiştirmek devletin görevi değildir. Devletin piri, şeyhi olamayacağı gibi imamı da olamaz. Camiler ve genelde inanç sistemleri ve kurumları özerk olmalıdır. Bugün Türkiye’de irtica tehdidi olarak ileri sürülen tehdit, inanç sahibi dinsel topluluklardan değil, devletin imam hatip liselerinden devletle içli dışlı olan, bir zamanlar devletin halkın demokratik hareketine karşı kullandığı ancak sonradan devleti adeta ele geçiren çeteci tarikatlaşmalardan ve ekonomik gücüne dayanarak devletin siyasal yapısına, eğitim kurumlaşmasına ve sistemine ve ordusu ile güvenlik teşkilatına sızan aşırı dinci aşırı dinci dinsel kesimlerden kaynaklanmaktadır. Yani Türkiye’de anti demokratik İslamcı gelişmeden İslam dininden daha fazla devlet sorumludur. Hizbullah teşkilatlanması dini istismar etmiştir, ancak subjektif planda derin devlet tarafından örgütlendirilmiştir. Devletin dinden el çekmesi dinin halklaşmasını sağlayacaktır. Halkın eğilimlerini gözeten dinsel gelişmenin anti demokratik olmayacağı başından bellidir. Türkiye’nin 65 milyonluk nüfusunun 20 milyonu Alevi inancına bağlıdır. Benzer biçimde Türkiye’nin bir kısmı alevi olan 20 milyonluk Kürt nüfusunun eğilimi şeriat yönetimi değil, demokratik bir yönetim altında yaşamaktır. Türkiye’nin Türk asıllı Sünni kesiminin çok büyük bir kesiminin de batılı değer yargılarına uygun bir demokratikleşmeden yana olduğu kesindir. Durum böyleyken Türkiye’de devletin dışında odaklanan ciddi bir irticai odaklaşmadan bahsedilemez.

Daha somut olması bakımından Türkiye temelinde ele aldığımız bu olgu bütün İslam dünyası içinde geçerlidir. İran’da dini yönetimin tüm katı dayatmacılığına rağmen halk İslam’ın anti demokratik yorumunu benimsememiştir. Son seçimlerde Ayetullahların gözde adayı eski cumhurbaşkanı Rafsancani’nin parlamentoya zor bela girebilmesi bunun en açık örneğidir. Dinin demokratik yorumunun devletten beklenmesi yanlıştır ve devletin böyle bir iddiada bulunması ise nerede olursa olsun gülünçtür. Irak ve Bahreyn’de halkın çoğunluğu Şii olduğu halde Sünni bir dikta tarafından, Suriye’de halkın çoğunluğu Sünni olmasına rağmen Şii bir dikta tarafından yönetilmesi anti demokratizmin kaynağının devlet olduğunu gösterir. Din halkın sosyal sorunu olarak ele alınmalı ve devletin değil, sivil toplumun çerçevesinde değerlendirilmelidir. Dinin devletin bir aracı haline getirilmesinden vazgeçilmelidir. Devletin kendisi kutsal bir amaç, din de onun bir aracı değildir. Devlet vatandaşların amaçlarını gerçekleştirebilmesi için bir araçtır. Gerçekte dinin kendisi de inanç sahiplerinin Allah’a ulaşmada yararlandığı bir araçtan başka bir şey değildir. Dünyevi amaçlara ulaşmada vatandaşın başvurduğu araç devlettir, uhrevi amaçlara ulaşmada başvurduğu araç ise dindir. Eğer böyle algılanmazsa ve araçlarla amaçlar yer değiştirirse yani ibadet Allah’a ulaşma yolunda bir araç değil, amacın kendisi haline gelirse ve devletin askeri de halkın can güvenliğini sağlayacağı yerde halkın kendi güvenliğine karşı bir tehdit olarak görüp onun canına kastederse, o zaman bugün bütün Ortadoğu coğrafyasında baştan başa gördüğümüz anti demokratizm kaçınılmaz olur.

Devletin din üzerinde kurduğu baskı ve denetim de üzerinde durulması gereken laikliğe aykırı diğer bir durumdur. Laiklik eğer din karşıtı bir ideoloji olarak düşünülürse elbette söylenebilecek fazla bir şey yok. Ancak din düşmanlığı olarak düşünülmeyecekse o zaman inanç sahiplerinin inançlarından ötürü rencide edilmeleri anlaşılır bir durum olarak düşünülemez. Buna bir örnek olarak Türkiye’deki türban meselesi alınabilir. Bugün türbanın bir dinsel vecibeyi aşıp bireysel özgürlükler kapsamını çoktan aştığı bilenen bir gerçektir. Ancak bunun bu düzeye gelmesinden onu istismar eden dini çevreler kadar devletin de ağır sorumluluğunu görmek gerekir.

Devlet bir bu eğilimi doğuran faktör olarak sorumludur -dini kadroların yetiştirilmesine yönelik politikaları nedeniyle- bir de halkın muhalefetini kışkırtması nedeniyle sorumludur. Aynı tutum devletin tüm siyasal tavırlarına karşı da hep var olmuştur. 1950'de Demokrat Partinin devletin resmi partisi olan CHP’ye karşı seçimlerden galip çıkması hatta henüz M. Kemal döneminde açılan her iki muhalefet partisinin hızla devletin kendisine muhalif olanlarla dolması en son AKP'nin hiçbir ciddi programı bulunmamasına rağmen devlet tarafından devlet karşıtı ilan edilmesiyle beraber halktan yoğun destek toplaması hep bu kapsamda ele alınabilir.

Bunun nedeni devletin halkın üzerinde, halka mesafeli duruşu ve ona karşı aşağılayıcı tutumudur. Devlet özellikle de halkın değer yargılarını ve inançları küçümsemektir. Kendisini saldırıya uğramış hisseden halk, yüzyılların sinikliği ile başkaldırmasa bile sistem içinde tepkisini dile getirmekten kaçınmamaktadır. Oysa devlet, Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesini halkın bilimsel ve sosyal eğitimine ayırıp, okullarda din dersleriyle karşıt bir dini kadro yaratmasa ama buna karşılık doğal bir biçimde dini inançlarına uygun yaşamak ve giyinip kuşanmak isteyen vatandaşlarının inançlarına ve yaşam biçimlerine saygılı olsa böyle bir sorunun hiçbir zaman yaşanmayacağı belirtilebilir.

Sonuç olarak demokratikleşme kavramı dinin bir din olarak kendisiyle sınırlanmasını ve devletin de bir devlet olarak kendi içinde kendi görevleriyle sınırlandırılmasını şart koşar. Yaşamın her alanına müdahale edecek din ve devletin totalitarizm üreteceği ve bireyi ortadan kaldırarak özgürlükleri anlamsız kılacağı kesindir. Devletin gücüyle silahlanmış dinin ve dinin dogmalarıyla donanmış devletin ise özgürlükler konusunda en katı ve bağnaz siyasal yapılanmaya yol açacağı kesindir. Afganistan ve Suudi Arabistan bunun en aşırı örnekleridir. İran ve Türkiye ise yaşadıkları canlı mücadele süreci itibariyle en çok ders çıkarılabilecek iki örnektir.

Tarihsel süreç itibariyle küçültülmesi ve sınırlarının giderek bir koordinasyon düzeyine kadar sınırlandırılması düşünülen devletin en başta inanç dünyasından geri çekilmesi ve bu konuda kendine uydurduğu görevlerden alıkonulması en acil görevlerden biridir. Dinin neredeyse çıkış amaçlarıyla çelişir hale getirildiği Ortadoğu sahasında bu özellikle gereklidir. Devlet hücrelerine kadar sızdığı toplumsal alandan geri çekilmedikçe ve din bireyin vicdani bir sorunu olarak siyasete alet edilmekten kurtulmadıkça Ortadoğu’da dinin ve devletin barış içinde demokratik bir tarzda bir arada yaşaması mümkün değildir ve bunun da halka fatura edilmesi bu gün olduğu gibi yarın da kaçınılmaz olacaktır.

Konu başlıklarına geri dön - İslamın Demokratikleşmesi

Gulbahar Koker
gulbahar, Son Güncelleme: 29.06.08