|
İslamiyet Ve Etkileri
Cehalete karşı mücadele biçiminde Hz Muhammed tarafından formüle edilen İslamiyet, günümüzde hala kimliÄŸi ve nasıl bir insan tipi yaratmak istediÄŸi tartışılan bir dindir. Temel mücadele gerekçesi olarak cehalete karşı duruÅŸu ön plana çıkarıp, bunun çözümünü her ÅŸeyi bilen tek Allah’la formüle etmesi, tek tanrılı din anlayışının vardığı bir düzeyi de ifade eder. KuÅŸkusuz Hz. Muhammed’in bu sonuca ulaÅŸmasında içinde bulunduÄŸu dönemin taşıdığı çeliÅŸkiler ve bunun karşısında arayışlarındaki derinlik temel rol oynamıştır.
Hz Muhammed’in doÄŸduÄŸu 6.yüzyılda artık köleciliÄŸin son dönemlerini yaÅŸadığı süreçlerdir. Genel olarak da Arap yarımadasını çevreleyen üç büyük köleci imparatorluk, geliÅŸen ekonomik ve sosyal koÅŸullar karşısında gerici rol oynar bir konuma gelmiÅŸtir. Maddi koÅŸulların dayattığı tüm geliÅŸme gereksinimleri bu yapıların katılaÅŸan ideolojileri nedeniyle karşılanamaz duruma gelmiÅŸtir.
Bizans’ta Hıristiyanlık yoluyla yaÅŸanan evrim, giderek baskı ve sömürüyü derinleÅŸtiren büyük bir tutuculuÄŸa dönüşmüştür. YahudiliÄŸin yozlaÅŸması karşısında kendini dayatan yenilenme ihtiyacına yanıt olma iddiasıyla bir ideolojik kimlik olarak ÅŸekillenmiÅŸken, temel dayanakları olan ahlak ve vicdan dini olmaktan çıkarılıp, iktidar oyunlarının bir aracı haline getirilmiÅŸtir. İsa’nın çıkışına yol açan Mesih beklentisini yaratan koÅŸullara benzer bir süreç, Hıristiyanlığa dayalı olarak yaÅŸanmıştır.
Pers-Sasani imparatorluğu somutunda da hem tek tanrılı dinlere hem de felsefi düşüncenin gelişmesine kaynaklık edecek kadar güçlü bir karaktere sahip olan Zerdüştlük, benzer bir biçimde özünden uzaklaştırılmıştır.
Asur İmparatorluÄŸu’nun son dönemlerine benzer biçimde mistik tarikatlar yaygınlaÅŸmış olmasına raÄŸmen, güçlü bir çıkışı ifade etmekten uzaktırlar.
Arabistan yarımadasının özellikle orta ve kuzey bölümleri yeni ideolojik kimlik oluÅŸumuna kaynaklık etmede önemli avantajlara sahiptir. Özellikle Hz Muhammed’in doÄŸduÄŸu ve yaÅŸadığı, dolayısıyla deÄŸiÅŸik düşüncelerin alış-veriÅŸinin gerçekleÅŸtiÄŸi en yoÄŸun merkezler konumundadır. Üç büyük imparatorluÄŸa göre bir çevre konumunda olması bir yandan bu coÄŸrafyaya yönelik savaÅŸların yoÄŸunlaÅŸmasını, imparatorluklar arası çeliÅŸkilerin yansıdığı bir alan olmasını beraberinde getirirken; çölün savunmaya elveriÅŸli yapısı nedeniyle hiçbir imparatorluk buraları bir türlü sınırlarına dahil edememiÅŸtir. Demirin ve kılıcın yaygınlaÅŸması, atın devreyi girmesiyle Arap kabileleri gerilla tarzına dayalı savaşım yöntemleriyle ayakta kalmayı baÅŸarabilmiÅŸlerdir. Uygarlıklar arası geliÅŸen ticaret önemli bir zenginleÅŸmeye yol açmakla birlikte ataerkil kabile ideolojisi Arap kabilelerinin geri bir konumda kalmalarına yol açmıştır. Sadece Kabe’de 360 putun varlığı bilinmektedir. Lot, Mesut, Uzza gibi güçlü konumda olan kabileleri temsil eden putların varlığı söz konusu olsa da, yoÄŸun bir siyasal parçalanmışlık söz konusudur. Üç büyük uygarlık karşısında geri konumda olmak kadar; kabilelerin kendi içlerinde de çeliÅŸkilerin yoÄŸunluÄŸu aynı nedenden kaynaklı olarak yaÅŸanmıştır.
Hz. Muhammed’in kiÅŸiliÄŸi dönem koÅŸullarının taşıdığı yoÄŸun çeliÅŸkilerin etkisi altında ÅŸekillenmiÅŸtir. Bir yandan çoktan tutuculaÅŸmış olmalarına raÄŸmen Arap kabile kültürlerinin çok ilerisinde olan imparatorluk kültürlerinin varlığı, bir yandan en küçük bir yaratım gücü olmayan putlarla ifade edilen ataerkil kabile kültürü birbirine zıt iki gerçeklik olarak Muhammed’in arayışlarında belirleyici olmuÅŸtur.
Hz. Muhammed’in Mekke-Åžam arası ticaret yolculukları; içinde bulunduÄŸu koÅŸullar ve varolan çeliÅŸkilerin çözümünde önemli bir zihinsel geliÅŸimin oluÅŸumuna kaynaklık etmiÅŸtir. Ticaret yolculukları sayesinde Hz Muhammed, Arap yarımadasında yoÄŸunlaÅŸan çeliÅŸkiler karşısındaki arayışlarına yanıt bulmaya dönük oldukça önemli tartışmalar yürütme, birikim edinme, cehalete karşı aydınlanma olanağı bulmuÅŸtur. Aynı geleneÄŸin deÄŸiÅŸik biçimleri olarak yorumlanan tek tanrılı dinler ve peygamberleri deÄŸerlendirirken kendi dönem koÅŸulları içinde taşıdıkları özgünlükleri deÄŸerlendirdiÄŸimizde Hz. Muhammed’in çok daha karmaşık, çeliÅŸkili bir ortamda ÅŸekillenen kiÅŸiliÄŸi nedeniyle önemli farklar taşıdığını görmek mümkündür. Kendi koÅŸullarında Hz. Muhammed gerek Hz İbrahim geleneÄŸine dayalı ilk tek tanrılı din olan MuseviliÄŸin, gerek Greko-Romen köleciliÄŸine karşıt geliÅŸen Hıristiyanlığın çözemediÄŸi çeliÅŸkileri çözümlemekle yükümlüdür. Arap yarımadasında özellikle Mekke-Medine-Taif çevrelerinde yaÅŸanan sorunlara, ne YahudiliÄŸin kavmiyetçi zihniyet yapılanmasıyla, ne Hıristiyanlığın evrimci-reformcu çizgisiyle yanıt vermek olanaksızdır. Kaldı ki, yaÅŸanan çeliÅŸkilerde bu iki zihniyet yapılanmasının da önemli payı vardır. Yahudilik, taşıdığı ÅŸoven karakterle halklar arası çeliÅŸkileri beslemiÅŸ, kendi kavmi içindeki çeliÅŸkilerin bile kaynağı durumuna gelmiÅŸtir. Hıristiyanlık, köleci sisteme karşı yumuÅŸak bir yönelim gerçekleÅŸtirmiÅŸ, bu nedenle radikal bir dönüşüm yaratamamıştır. Hatta Hz. Muhammed döneminde doÄŸan yeni ekonomik ve toplumsal iliÅŸkiler karşısında saldırganlaÅŸan bir konumu yaÅŸamıştır.
Felsefe de, MÖ.500-MS.500 yılları arasında yoğunlaşan gelişmesiyle önemli bir düşünsel yoğunlaşma düzeyi açığa çıkmış, büyük felsefe klasikleri kendisinden sonraki çağları beslemek üzere bekler gibi bir konuma gelmiştir. Feodalizmin gelişimine bağlı olarak önemi artan kırsal üretime dayalı ekonomi nedeniyle şehirleşmede durgunluk yaşanmaya başlamış, felsefenin gelişimi koşullarında zayıflama açığa çıkmıştır.
Hıristiyanlık Eflatun ve Aristo(3) felsefesine dayanarak güç olmaya çalışmakta, bu biçimde felsefe de geri ve tutucu egemen imparatorluk uygulamalarının bir parçası haline getirilmeye çalışılmaktadır.
İçinde bulunulan dönem koşullarında uygarlıklar arası ticarete dayalı önemli bir zenginleşme ve kentleşme yaşansa da, Arap yarımadasında istikrarlı bir gelişmeyi yaratacak bir zihniyet yapılanması bir yana; karşısında varlık gösterdiği uygarlık ideolojilerinin bile gerisinde, çoktan aşılmış yaşam biçimlerine tanıklık etmektedir. Her tür moral ve ahlak değerinin aşındığı, en bariz örneğini kız çocuklarının diri diri mezara gömülmelerinde gördüğümüz gibi geri bir yaşam biçimi çöl bedevisinin en güçlü ifadesi olmaktadır. Ticaret merkezlerinde yaşanan değer birikimi de kentleşmeye ve buna dayalı bir yaşam biçimi açığa çıkarmakla birlikte, ataerkil kabile ideolojisi nedeniyle ticaretin güvenlik altına alınması sorununa bile yanıt olamamaktadır.
Hz Muhammed’in yanıt aradığı sorunların çözüm zeminini yine ticaret oluÅŸturmaktadır. Arayışları nedeniyle Hz Muhammed’in ticarete yüklediÄŸi anlam da Mekke-Medine-Taif üçgeninde yoÄŸunlaÅŸan Arap tacirlerininkinden oldukça farklıdır. Hz. Muhammed için ticaret yeni fikirlerle tanışacağı gibi dönemin yaÅŸanan sorunları karşısında güç olmayı baÅŸarabileceÄŸi en temel zemini ifade etmektedir. Ticaretle birlikte edindiÄŸi her düşünsel birikim bir güçlenmenin ve yeni arayışlara girmenin de ifadesidir.
Tam da bu noktada Hatice ile iliÅŸkisi tarihte oldukça önemli bir yere sahiptir. Yaşça Hz Muhammed’e göre büyük olmasının verdiÄŸi tecrübe ve olgunluk, ticaret kervanlarına sahip olmasının açığa çıkardığı imkanlarla Hz. Hatice, Hz. Muhammed kiÅŸiliÄŸinin ÅŸekillenmesinde temel role sahiptir. Muhammed’i Mekke toplumunda ilk destekleyen Hatice’dir. Konumu ve gücü ile Mekke toplumundaki kadından oldukça farklı yanlar taşımakta ve ciddi bir çeliÅŸki konusu olmaktadır. Hz. Muhammed’in Hatice ile evliliÄŸine içerdiÄŸi anlamda bu noktada oldukça farklıdır. Sevginin de ötesinde Mekke resmi toplumuna karşı bir ideolojik politik birlikteliÄŸin ilk ÅŸekillenmesidir. Hz. Hatice sadece maddi gücüyle deÄŸil, tecrübe ve birikimlerine dayalı düşünce gücüyle de Muhammed üzerinde etkileyicidir. Hz. Muhammed’in Hatice ile yoÄŸun tartışmalar yürüttüğü düşüncelerinin doÄŸruluÄŸunu bir nevi test ettiÄŸi kaynak rolü oynadığı da göz önüne getirildiÄŸinde Meryem’le kıyaslanmayacak bir etki düzeyi olduÄŸu rahatlıkla anlaşılır. Hz.Muhammed’in peygamberliÄŸini ilk onaylayanın Hatice olması aralarındaki bu baÄŸ nedeniyledir. Muhammed’i en iyi anlayabilecek, düşüncelerini yorumlayabilecek ve geleceÄŸe dair taşıdığı gücü onaylayacak olan kuÅŸkusuz ki, onu bu anlamda en iyi tanıyan Hatice'dir. İslamiyet’in günümüz kadın yaklaşımının bu iliÅŸki biçimiyle ne kadar çeliÅŸtiÄŸini düşündüğümüzde kendi koÅŸulları içinde ifade ettiÄŸi anlamın büyüklüğü daha net açığa çıkar.
Hz. Muhammed’e daha sonra inanacak olanlar amca oÄŸlu Hz. Ali ile kölesi durumundaki Zeyd’dir. Muhammed’in zihni yoÄŸunlaÅŸmaları resmi toplumun iliÅŸki biçimlerine yönelmekte ve Hz. Hatice ÅŸahsında kadın devriminin Hz. Ali ÅŸahsında siyasal bir iliÅŸki temelinde kabile baÄŸlarının parçalanmasına yönelik devrimin, Zeyd’in ÅŸahsında köleliÄŸe yönelik devrimin amaçlandığı nettir. OluÅŸturdukları yaÅŸam tarzının ortak yaÅŸamaya dayalı oluÅŸu bunun en önemli kanıtıdır.
Hz. Muhammed, 40 yaşlarına geldiğinde peygamberliğin inmesi aslında yeni devrimci yoğunlaşmanın ilanı ve açık mücadele sürecine geçişi ifade etmektedir.
Bir nevi meÅŸrulaÅŸma ve Mekke’de egemen olmanın açık bildirimidir. İdeolojik yoÄŸunlaÅŸmadan politikleÅŸmeye adım atmaktadır. Bu dönemin vahiyleri daha çok inanç ve ahlaki temellerle ilgilidir. Devrimin teorisi ve ilkelerinin dayandırıldığı ayetlerdir. Hz. Muhammed’in etkinliÄŸini artırmasına paralel olarak çıkarları sarsılan Mekkeli zengin kabilelerin ağır baskıları hicreti zorunlu kılmıştır. Mekke’den Medine’ye hicret, İslamiyet’in güçlenmesini saÄŸlayan tarihi bir olay olarak deÄŸerlendirilmelidir. Çünkü asıl zihni olgunlaÅŸmada Medine’nin karma sosyal yapısına yakalanan politikleÅŸme düzeyi önemli rol oynar. Medine’de inen ayetlerin daha çok İslamiyet’in politik karakterinin ÅŸekillendiÄŸi ayetler olması bu dönemde önemli bir güçlenmenin açığa çıktığının da ifadesidir.
Ticaret yolculukları sırasında Hz. Muhammed’in Yahudi kahinleri ve Hıristiyan Nasturi rahipleriyle yoÄŸun tartışmaları olmuÅŸtur. Özellikle Nasturi rahipleri Hz. Muhammed’in zihniyet yapılanmasında önemli etkiler yaratmıştır. Katolik kilisesi tarafından sapkın ilan edilen, Bizans’a karşı yoÄŸunlaÅŸan muhalefetin bileÅŸenlerinden biri olan Nasturi rahiplerinin tarihe en önemli katkısının Hz. Muhammed üzerindeki etkileri olduÄŸunu belirtmek yerinde olacaktır. Özellikle de Hıristiyanlık örtüsü altında da olsa dinin felsefeye dayalı yorumunu güçlendirmekle Grek felsefesinin etkilerini Muhammed’e taşırmakla İslamiyet’in en belirgin karakteri olan felsefi yoÄŸunluÄŸuna önemli katkıda bulunmuÅŸlardır. Felsefenin gücüne dayanmadan, genelde uygarlık, özelde Arap yarımadasında yoÄŸunlaÅŸan sorunlara yanıt olmak mümkün deÄŸildir. Çünkü tek tanrılı dinlere dayalı olarak varlık gösteren imparatorluk yapılanmaları uygulamalarıyla zaten çeliÅŸkileri yoÄŸunlaÅŸtıran bir karakterdedir. Öte yandan Hıristiyanlığın teolojisinin oluÅŸumunda da felsefeye dayanılmış olması Muhammed’in yaÅŸadığı çeliÅŸkilerde önemli bir yer tutar. Akla dayalı bir ideolojik yapılanmanın mı sonuca gitmede baÅŸarılı olacağı yoksa inanç yönü ağır basan bir zihniyet yapılanmasıyla mı sorunlara çözüm gücü olacağı yoÄŸun bir çeliÅŸki ve arayış konusudur. Çünkü Hz. Muhammed, Allah kavramıyla tarihte nelerin baÅŸarıldığını da yine ticaret yoluyla geliÅŸtirdiÄŸi tartışmalardan kaynaklı olarak çok iyi bilmektedir. Tam da bu noktada yaÅŸadığı yoÄŸunlaÅŸma çeliÅŸkilerin karmaşıklığından kaynaklı açığa çıkan zorlanmalar İslamiyet’in temel karakterinin ÅŸekillenmesinde önemli rol oynamıştır.
İdeolojik kimlik düzeyinde Babil mitolojisinde ve İbranilerde yaÅŸanan dönüşümden sonra Sümer mitolojisinin üçüncü dönüşümü yaÅŸanmıştı. Hz. Muhammed’in bu dönüşümlerden çıkardığı sonuçlarla İslamiyet Sümer mitologyasının çok katmanlı özellikler kazanmış bir biçimidir. Yine de gerçekleÅŸtirilenin basit bir taklit olup olmadığı Allah’a getirilen tanımlamalar ve bu çerçevede ÅŸekillenen kültür göz önüne getirildiÄŸinde açık bir biçimde ortaya çıkar.
Hz. Muhammed’in yaÅŸamına iliÅŸkin tüm belirtiler en çok Allah kavramı üzerinde yoÄŸunlaÅŸtığını göstermektedir. Kendisini en çok ilgilendiren sorun Allah’ın varlık ve birlik kimliÄŸinin açıklanmasıdır. Hz. Muhammed’in bu konudaki yoÄŸunlaÅŸmalarında yaÅŸadığı zorlanma, bu kavramın ne kadar önemli rol oynadığının da bir göstergesidir. Arabistan yarımadasındaki kabileler tanrısal bir güç olarak “El”i MÖ. 3000 yıllarından beri bir ideolojik kimlik olarak benimsemiÅŸlerdir. Hz. İbrahim “El”in birleÅŸtiriciliÄŸini görmüş, tek tanrılı dinlere kaynaklık eden zihniyet ÅŸekillenmesini bu kavram etrafında formüle etmiÅŸti. Hz. Musa kavim bilincini yine “El”in gücüne dayanarak gerçekleÅŸtirmiÅŸti. (İsrael, kavram olarak İbrani kabilelerinin tanrıyla, El ile yapılan güreÅŸi anlamına gelmektedir.)
İsa ile Rab olarak ifade edilen de kökenini aynı kavramdan almış, Elohim’in Aramice ifadeleniÅŸi olarak açığa çıkmıştır.
Tanrı fikrine her iki tek tanrılı dinlerde içerilen anlam karşı karşıya bulundukları sorunlar ve çözüm yollarıyla ilgili olmakla birlikte toplumsal dönüşüm enerjisini ifade etmesi ortak yanıdır. Musa’nın daha çok yönetim olgusunu ve çöl yürüyüşü koÅŸullarında gereksinim duyduÄŸu toplumsal kültür ÅŸekilleniÅŸini ilgilendiren sıfatlar yüklediÄŸi tanrı kavramına İsa, yine arayışlarını ifade eden rahmet, kurtuluÅŸ, kardeÅŸlik, barış, adalet gibi ahlaki yanı ağır basan sıfatlar yüklemiÅŸtir.
Hz. Muhammed’in Allah kavramına yüklediÄŸi 99 sıfat ise her iki tek tanrılı dini de aÅŸan nitelikte bir tanımlama düzeyini ifade etmektedir. Allah kavramı toplumsal zihniyet dönüşümünün temel enerji kaynağı almaya devam etmekle birlikte yozlaÅŸan Yahudilik ve Hıristiyanlık karşısında felsefenin gücüne daha doÄŸuÅŸunda dayanarak yepyeni bir ilham kaynağı ve dönüşüm enerjisi olarak ortaya çıkacaktır. Her iki tek tanrılı dinin Allahlarının sıfatlarını da kapsayacak ama Arap yarım adası kabilelerinin duyduÄŸu yoÄŸun kültürel yenilenmeyi en büyük hızla giderecek kadar toplumsal yaÅŸama nüfuz eden bir karakter kazanarak basit bir taklit olmayı aÅŸacaktır. Adeta 99 sıfatın her biri toplumsal yaÅŸamın bir yönünü belirleyen temel güç olma rolünü üstlenecektir.
Hz. Muhammed İslamiyet ile birlikte Allah kavramına ağırlıklı olarak devrimin politik ve askeri niteliÄŸini çaÄŸrıştıran sıfatlar yüklemiÅŸtir. Hz. Musa kabile yapılarını birleÅŸtirmeye yöneldiÄŸinden yönetimle ilgili sıfatlara ağırlık vermesi yeterli olabilmiÅŸtir. İsa’nın Roma’nın körelttiÄŸi insan vicdanını uyandırmak için sevgi, adalet, barış vb. ahlaki sıfatlarla tanımladığı rabbı da dönem koÅŸullarına cevap verebilecek konumdadır. Ancak Hz. Muhammed kabile yapısına ve ataerkil kabile ideolojisine karşı savaÅŸmadan güç olamayacağının bilincindedir. Çünkü Arap yarımadasında yaÅŸanan geriliklerin temel kaynağı söz konusu ideolojik yapılanma ve buna dayalı olarak ÅŸekillenen kabile yaÅŸamıdır. (Bu döneme tarihte “Cahiliye dönemi”denmesi de bu gerçekliÄŸin sonucudur) çok köklü bir geçmiÅŸi olan ataerkil kabile zihniyetinin sadece ahlaki yenilenmeyle aşılmaya çalışılması ise devrimin daha başından sonuç alıcı güçten yoksun kalması anlamına gelecektir. Hz. Muhammed kendi koÅŸullarında oldukça politik olmak ve Arap yarımadasında demirin yaygınlaÅŸması, kılıcın ve atın devreye girmesiyle üstünlük kazanan askeri güce dayanmak zorundadır. Ancak kendisinden önce bu zorunluluklara yanıt verecek iradesel bir güç oluÅŸturmak, tüm bunlara gücü yeten bir Allah kavramı tanımlamak durumundadır. Kahhar,(GerçeÄŸi örtüp, buyruklarına karşı çıkan inkarcıları kahrı altında ezen) Hakim, (Tüm hikmetlerin kaynağı, her yaptığında mutlaka bir hikmet bulunan) Malik, (sahip olan) gibi sıfatlar Muhammed’in ihtiyaz duyduÄŸu deÄŸiÅŸimin politik ve askeri gücünü karşılayan sıfatlardır.
Yine Hz. Muhammed’in tanrısı soyut olmak kadar insana ÅŸahdamarından daha yakın ezeli, ebedi ve yaratılmamış olmak, böylece aklın gücüne dayalı olarak geliÅŸen arayışlara da yanıt olmak durumundadır. Hz. Muhammed’in Allah kavramına yüklediÄŸi sıfatlar içinde Grek felsefesinden etkilendiÄŸini ortaya koyan bu sıfatlar temel ayrım noktalarından biridir. Kuran’ın inanç ve ahlakı ilgilendiren ayetleri dışında çok sayıda felsefi içerikli düşünce yapısı Ahd-i Atik (Eski Ahit-Tevrat) ve Ahd-i Cedid’e (Yeni Ahit-İncil) göre önemli bir niteliksel farkı açığa çıkarmıştır. Hz. Muhammed’in hem Yahudilik, hem Hıristiyanlık hakkında önemli bir birikime sahip olduÄŸu felsefenin gücüne dayanarak her iki tek tanrılı dinle ideolojik savaşım yürüttüğü ve çok daha kapsamlı bir ideolojik kimliÄŸe ulaÅŸtığı Kuran’dan anlaşılmaktadır.
Hz. Muhammed, Allah kavramına bu kadar yüklenmek yoluyla feodal çağın radikal devrimci çizgisini yaratacak kadar büyük bir güç açığa çıkarmış ve tarihte önemli bir yere sahip olmuÅŸsa da bunun iki yönlü b ir gerçeklikten kaynaklandığı açıktır. Bir yandan Arap yarımadasında var olan toplumsal yapıyı yüksek bir motivasyon gücü olmadan aÅŸamayacağının farkındadır, öte yandan hem felsefi düşüncenin geliÅŸmiÅŸ olması hem de karşısında çözüm bekleyen sorunların ağırlığı kendisinde de bir şüpheyi doÄŸurmuÅŸtur. Tarihin ilerleyen süreçlerinde dayandığı geçmiÅŸ nedeniyle bu kadar yıpratılmış olan Allah kavramına dayanı bir çıkışın daha gerçekleÅŸmeyeceÄŸinin bilincindedir. Kendisini son peygamber ilan etmesi bilincine vardığı bu tarihsel gerçekliÄŸinde ifadesidir. İslamiyet her ne kadar zengin sıfatlarla yüklenmiÅŸ bir Allah’a dayalı olarak yaÅŸam bulmuÅŸsa da içerdiÄŸi felsefi düşünce tarzıyla Muhammed tarafından akla dayalı yaÅŸam tarzına geçiÅŸin zorunlu olduÄŸunu kanıtlayan bir gerçekliktir de aynı zamanda. Giderek dogmatikleÅŸen İslam dünyası Muhammed’ten ne kadar uz ak olduÄŸunu bu gerçekliÄŸe dünyanın en kapalı toplumsal yapılanmasını sürdürerek kanıtlamaktadır. Parti ÖnderliÄŸi bu gerçekliÄŸi ÅŸu çarpıcı deÄŸerlendirmeyle ifade etmektedir, “Marks bir dönem Fransa’da kendi zamanında yapılan Marksizm tartışmalarını gördüğünde şöyle der, ‘Ben Marksist deÄŸilim’ inanıyorum ki Hz. Muhammed bir kalkıp kendi ümmetinin çaÄŸla yaÅŸadığı çeliÅŸkiyi görse çok daha kesin bir biçimde ‘ben İslam deÄŸilim’ diyecektir.”
Nasıl ki Hz. İsa’nın moral ve ahlak yenilenmesine dayalı çıkışı en güçsüz gibi görünen ama aslında tarihi rolünü baÅŸarıyla oynamasının en temel dayanağı haline gelmiÅŸse Hz. Muhammed’in güçlendirdiÄŸi, Allah da İslamiyet’in en güçlü görünen ama yaÅŸanılan dogmatikleÅŸmenin de kendisini dayandırdığı tem yön haline gelmiÅŸtir. ÖrneÄŸin İsa’nın dünyevi iktidardan çok manevi iktidarı öne çıkaran yaklaşımı kilisenin iktidar oyunlarına aracı konumuna gelmesi karşısında muhalif çıkışlara olanak tanımıştır. İslamiyet’te Allah kavramına yüklenilen yoÄŸun politik sıfatlar sonucu açığa çıkan iktidar anlayışı ise OrtadoÄŸu’da tarihin bambaÅŸka yönlü akışına neden olmuÅŸtur. Siyasi kurumlaÅŸma söz konusu olduÄŸunda ideolojik kimlikteki Allah kavramının tüm politik sıfatları iktidarın güç dayanakları haline getirilmiÅŸtir. İktidar sahiplerine “Zil ul Allah” (Allah’ın gölgesi) denilmesi, ideolojik kimliÄŸe dayanılarak oluÅŸturulan siyaset anlayışının ürünüdür. BaÅŸlangıçta Allah’ın politik sıfatları İslamiyet’in devrimci gücünün temel dayanağını oluÅŸturmakla birlikte giderek açığa çıkan çıkar çeliÅŸkileri ve buna dayalı olarak yaÅŸanana yozlaÅŸma sonucu geliÅŸen koyu mutlakiyetin de kendisini dayandırdığı bir kaynak durumuna gelmiÅŸtir.
Daha baÅŸlangıcında ideolojik kimliÄŸi ile i içe bir askeri-siyasi devrim olarak geliÅŸen İslamiyet’in en erkenden ihanete uÄŸrayan bir din olması da kaynağı ideolojik kimlikte aranarak izah edilmesi gereken bir konudur. İsa’nın ideolojik saflığı nasıl ki zorluklarla dolu olmasına raÄŸmen 300 yıl sürdürülebilecek bir mücadele baÄŸlılığı da yaratmışsa Hz. Muhammed’in politik yaklaşımlarıyla çor bela bir arada tuttuÄŸu kabile yapılanmasının da İslamiyet’e yaklaşımlarının politik olduÄŸu daha doÄŸuÅŸunda açığa çıkan bir gerçekliktir. Muhammed’in ölümüyle birlikte çıkar çeliÅŸkilerinin ve iktidar sorununun açığa çıkması daha çok politik yaklaşımlar ekseninde gerçekleÅŸen baÄŸlarla ilgilidir. Muhammed’in dehası feodal çağın sonlarına kadar da OrtadoÄŸu’yu öncülük konumunda tutabilecek bir güç açığa çıkarmışsa da yaÅŸanan yozlaÅŸmanın daha İslamiyet’in çıkışanda uÄŸradığı ihanetle ve bunun dayandığı ideolojik kimlik özellikleriyle derinden baÄŸlantılı olduÄŸu açıktır. Muhammed’in büyüklüğünün bir göstergesi de, yarattığı zihniyet yapılanmasına dayalı olarak oluÅŸan deÄŸerlerin bir çaÄŸ boyunca ihanetlere raÄŸmen OrtadoÄŸu’yu beslemesidir ancak özden sapıldıkça derinleÅŸen ihanetin de aynı oranda OrtadoÄŸu’yu karanlıklara boÄŸacak bir geleceÄŸe doÄŸru yol aldırdığı da tartışma götürmez bir gerçeklik olarak yaÅŸamımızın her anında kendisini hissettirmektedir. Emevilerle baÅŸlayan ve adeta Allah’ın 99 sıfatını toplumsal geliÅŸim dinamikleri öldürmeye dönük 99 silah olarak kullanan ihanet çözümlenmeden insanlık adına en küçük bir geliÅŸmenin saÄŸlanamayacağı açıktır.
YaÅŸanan güncel sorunların doÄŸru çözümlenmesinde göz ardı edilmemesi gereken en önemli noktalardan biri de İslamiyet’in ticaretin altın çağını yaÅŸadığı bir dönemde ÅŸekillenmesidir. Tek tanrılı dinlerin tümü ticaret toplumuyla yakından baÄŸlantılı olmakla birlikte İslamiyet’te bu çok daha belirgindir. Hz. Muhammed’in ticarete yüklediÄŸi anlamı daha önceki bölümlerde kısmen de olsa belirtmiÅŸtik. Arap toplumunda ticaretin vazgeçilmez önemi Kuran’da ticarete iliÅŸkin ayetlerin çokluÄŸuyla da ifadeye kavuÅŸturulmuÅŸtur. Dini ÅŸekillenmesi de ticarete dayalı geliÅŸen orta sınıf karakterini taşır. Birey tandı bağına ticaret damgasını vurmakta iliÅŸki kapsam ve derinlik kazandıkça maddi olanaklara kavuÅŸulacağı öngörülmektedir. Tanrı ibadeti karşılığında kulunun maddi yaÅŸam olanaklarını yükseltmeyi ihmal etmez. Sosyal-siyasal yapılanmasının temelinde tüccar sınıf olduÄŸundan Yahudilik kadar kavmiyetçi deÄŸildir. Ancak ezilenlerin dini olarak ÅŸekillenen Hıristiyanlık kadar da enternasyonalist deÄŸildir. Zaten ümmet İslam enternasyonalizmi anlamındadır. Bunu aÅŸan bir evrensel karakter söz konusu deÄŸildir. Burada ÅŸunu önemle belirtmek gerekir ki Hz. Muhammed, bilinçli bir kavmiyetçilik yapmamıştır. “Arabın Acem'e üstünlüğü ancak ibadet derecesinde olabilir”sözleriyle kavmiyetçiliÄŸin kendisi için bilinçli bir tercih olmadığını ortaya koymuÅŸtur. Ancak dönem koÅŸulları içerisinde kavmi niteliÄŸi aÅŸamadığı da göz önünde bulundurulması gereken bir gerçekliktir.
Birey anlamında İslamiyet insana, “EÅŸref-i Mahlukat” yani “Yaratıkların en ÅŸereflisi” demektedir. Bunun çok derin bir insanlık anlayışından kaynaklandığı inkar edilemez. KöleliÄŸe karşı savaşımındaki temel dayanak noktası bu kavramın yüceltilmesidir. Çünkü OrtadoÄŸu’da birey daha Sümer toplumundan baÅŸlayarak katı kölelik iliÅŸkileriyle ruh ve zihniyet ÅŸekillenmesiyle kendisine yabancılaÅŸtırılmıştır. İnsanı bu anlamda biraz da olsa kendisine yaklaÅŸtırma çabasındadır. Ancak OrtadoÄŸu’da derinleÅŸen dogmatik zihniyetin oluÅŸturduÄŸu engel nedeniyle açı çıkarılamayan en önemli gerçekliklerden biri de Hz. Muhammed’in insana yaklaşımıdır.
İslamiyet’in kabileleri birleÅŸtirmesi oranında ortaçaÄŸ milliyetleÅŸmesinde rolü olumludur. Nasıl kapitalizm ulusa, millete yol açmışsa İslamiyet de milliyet ve kavmin oluÅŸmasında önemli rol oynamıştır.
Ancak bir ideolojik kimlik olarak İslamiyet, diÄŸer halklara taşırılırken ağırlıklı olarak özüyle çeliÅŸen ve ticaret mantığının bir sonucu olan fetih ve talan bayraklaÅŸtırıldı. Halklar açısından yepyeni bir gelecek vaat eden bir ideolojik kimliÄŸi ifade etmesi nedeniyle benimsendiÄŸi inkar edilemez. İslamiyet’i bu noktada arkasındaki ideolojik kimliÄŸi göz ardı ederek bir kılıç dini olarak deÄŸerlendirmek yanılgı olur. At ve kılıç çok önceleri de var olmasına raÄŸmen en küçük bir geliÅŸim yaratmamıştır ancak yayılma süreçlerinin bütünüyle özgürlüksel çıkışlara dayalı olarak da deÄŸerlendirmek bir baÅŸka yanılgı olacaktır. Daha doÄŸru olan yaklaşım çağına göre ilerici olan bir ideolojik kimliÄŸin fetih mantığına hapsedilerek duraklatıldığı gerçeÄŸini görmektir. Nasıl ki, Sümerlerin doÄŸuÅŸunda açığa çıkmasa da bir yığın çeliÅŸki ideolojik yapıdan kaynaklı olarak potansiyel varlık gösteriyorsa İslam’ın yayılma süreleri de halklar üzerinde daha sonra yürütülecek olan politikaların zihinsel yapılanmasına da dayanır. ÖrneÄŸin Araplar, Farslar ve Türklerin bir dönem uygarlıksal geliÅŸmede oynadıkları rollere karşın günümüzdeki baskıcı karakter kazanan yönetimleri İslamiyet’i yanlış yorumlamaya ayalı bir geliÅŸimin ürünü olarak ortaya çıkmıştır. İslamiyet’in devrimci tarzı halklara karşı içine gidilen baÄŸnazlığın sığınağı konumuna getirilmiÅŸtir.
BaÅŸlangıçta tutucu karakteri yeterince açığa çıkmamakla birlikte Muhammed’in ölümünden hemen sonda baÅŸlayan halifeler dönemi İslam’ın daha sondaki süreçlerde nasıl ele alınacağını da göstere bir dönemdir. Muhammed’in zor bela politik yaklaşımlarla bir arada tutabildiÄŸi kabile yapılarının çıkarcılığı cenazesinin yerde bırakılarak iktidar savaşına girilecek kadar daha başından ihanetle karşılaÅŸmıştır. Bu dönemde Hz. Ali, Muhammed’le iliÅŸkilerini mücadele ekseninde oluÅŸturduÄŸunu, Muhammed’e olan derin baÄŸlılığının bir göstergesi olarak son baÄŸlılık göstergesini de onun cenazesine gösterdiÄŸi ilgiyle kanıtlamıştır. Hz. Ali kiÅŸiliÄŸi Muhammed’e baÄŸlılığın içerildiÄŸi saf militan kiÅŸiliÄŸidir. Ancak politik darlığı nedeniyle İslamiyet’in geliÅŸim çizgisi üzerinde belirleyici olacak güçten yoksundur. İslamiyet’in ezilenler tarafından yorumuna dayalı olarak geliÅŸtirilen baÅŸta Alevilik olmak üzere arayışlara kaynaklık etmiÅŸ olsa da, bin yılların ataerkil zihniyetinin derinleÅŸtirdiÄŸi ve ticaretin yetkinleÅŸtirdiÄŸi iktidar anlayışları karşısında güçsüz kalmıştır. Bu nedenle geliÅŸim tarihi boyunca haklı zeminlere dayansa da giderek kitlelerin pasifize edildiÄŸi sosyal bir harekete dönüşmüştür.
Dört halife dönemi fetihlerin ve iç çatışmaların ağırlığının olduÄŸu bir dönemdir. 661 yılında Emevi hanedanlığının da kurulmasıyla dört halife döneminde kısmen de olsa kendisini sürdüren İslamiyet’in ideolojik özü bir karşı devrimle kaybediÅŸe doÄŸru yönelmektedir. Muaviye’nin Åžam valiliÄŸi sırasında yetkinleÅŸtirdiÄŸi iktidar anlayışı, İslamiyet’in geliÅŸiminde baÅŸ aÅŸağı gidiÅŸin hakim olacağının da habercisidir. Görkemli imparatorlukların oluÅŸumu bu gerçeÄŸi deÄŸiÅŸtirmeyecektir. Emevilerin iktidarı Muhammed’ten intikam alma hareketidir.
Hz. Muhammed, KureyÅŸ aÅŸiretinin HaÅŸimi koluna dayanırken, Osman ve Muaviye Emeviye koluna dayamaktadır. Mekke’nin yönetiminde Emevi kolu hakimdir. Hz. Muhammed’in geliÅŸtirdiÄŸi mücadele ile çıkarları sarsılmıştır devrim tam baÅŸarıya ulaÅŸtıktan sonda Müslümanlığa geçmiÅŸlerdir. Emevi hanedanlığı bu yıllarda beslenen kinin tarihsel bir gerçekleÅŸmesi olduÄŸunu ispatlarcasına Hz. Ali’nin katli ve İslam’ın devrimci özünü sürdürmek isteyen Hz. Hüseyin’in yoldaÅŸları ve ailesiyle Kerbela’da ÅŸehit edilmesinin üzerinden kendisini geliÅŸtirmiÅŸtir. Kerbela sadece felaketli bir an deÄŸildir. Süregelen lanetli bir tarihtir. İslam adına en büyük felaketin tarih boyunca yaÅŸatılmasıdır. Kerbela, karşı devrim gerçeÄŸinin İslamiyet tarihi içindeki yerini ifade eder.
Yeniden köleci sistem kurumlarına zihniyet ve ruhsal yapılanmasına geri dönüş yaÅŸanmıştır. Bu biçimiyle Hz. İbrahim geleneÄŸinin yarattığı kazanımların reddinin gerçekleÅŸtirildiÄŸi açıktır. Hz. Muhammed’in savaşım gerekçesi saydığı ve cehalet olarak adlandırdığı yaÅŸam biçimi ataerkil Arap kabileleri yeri bu kez geliÅŸkin devlet yapılanmalarında yeniden canlandırılır. Allah artık, toplumsal geliÅŸim enerjisinin deÄŸil devlete hizmet eden yasanın adıdır. Hz. Muhammed yaÅŸadığı yoÄŸunlaÅŸmalarla toplumun sosyal-siyasal-ekonomik gereksinmelerini karşılayacak bir düşünceler bütünü ortaya çıkarmıştır. Nasıl olsa özü boÅŸaltılıp, iktidarı saÄŸlamlaÅŸtırmanın bir aracı durumuna dönüştürüldükten sonra Muhammed’e denk bir deha ortaya çıkmadıkça sarsılmaz bir dogmatik zihniyetle toplumun iradesizleÅŸtirilmesi Emeviler ve sonrası için hiç de zor deÄŸildir. Ancak tümüyle çatışmasız ve muhalefetsiz de deÄŸildir. Nitekim 12 İmamlardan sonra da Åžiilerle ve bir çok Batıni hareketle İslamiyet’in özü aranıp korunmak istenmiÅŸtir. İlk baÅŸarılı direniÅŸ tarih boyunca da önemli direniÅŸlere kaynaklık etmiÅŸ olan Horasan bölgesinde gerçekleÅŸmiÅŸtir. İsyancı geleneÄŸe sahip olan Partların Helen iÅŸgaline karşı yüzlerce yıllık direniÅŸ geleneÄŸini bu bölgede sürdürmüşlerdir. Bölgenin direniÅŸ kültürüne dayalı olarak Ebu Müslim’in Önderlik ettiÄŸi büyük bir direniÅŸ hareketi geliÅŸmiÅŸ ve baÅŸta Farslar, Kürtler, Azeriler olmak üzere bir çok topluluÄŸun katılmasıyla kısa zamanda geliÅŸmiÅŸ ve 750 yılında Emevi hanedanına son vermiÅŸse de bir kez çizgi haline gelen karşı devrim zihniyeti Abbasilerde de kendisini tekrarlamış ve Ebu Müslim’in katledilmesiyle Kerbela tarihi tekrarlanmıştır.
Abbasilerin İslamiyet’e katkılarından bahsedilecekse dini yorumunu felsefeyle güçlendirme arayışından kaynaklı olarak baÅŸta Aristo ve Eflatun olmak üzere Grek klasiklerinin Arapça’ya çevrilmesidir. Şüphesiz bu arayış çoklu kültürel yapıyı ir arada tutmanın arayışıdır ancak yine de İslamiyet’i felsefeye dayalı yorumunu geliÅŸtirmek ve tartışmaların önünü açmak gibi önemli geliÅŸmelere yol açmıştır. Bu yönden İslamiyet’in Hıristiyanlık karşısında güçlenmesi sonucunu açığa çıkarmış, bir yandan öze dönüş arayışlarını güçlendirmiÅŸtir. İbn-i Sina, İbn-i Rüşt, gibi Aristo yorumlayıcıları bu dönemin arayışlarının ürünüdür. Ancak geliÅŸen muhalefet karşısında Aristo’ya dayalı İslamiyet yorumları da yetersiz kalınca ÅŸeyhülislam fetvasıyla tartışmanın (içtihadın) önü kapanmış, OrtadoÄŸu’nun baÅŸ aÅŸağı gidiÅŸ tarihinde keskin bir döneme girilmiÅŸtir.
MS. 7. ve 10. Yy.lar arası feodal devrimin yayılması olarak deÄŸerlendirilebilir. Ancak bundan sonraki tüm dönemler hiç bir ilericilik rolleri olmayan hanedanlıklar ve emirliklerin kör çıkar savaÅŸları, ganimet ve talan seferleridirler. Bu süreç 12. YY dan itibaren tam bir felakete dönüşür. Dinin baÅŸlangıçtaki yüceliÄŸe de en iÄŸrenç bireysel hanedanlık ve emirlik için bir araç olarak kullanılır. Peygambere tanınmayan sorumlulukları da aÅŸan bir siyaset yürütmüşlerdir. Bu konuda Kuran’da bile engelleyici ayetler mevcuttur:
“Allah’ın kendisine kitap, bilgi ve peygamberlik verdiÄŸi hiçbir kiÅŸinin kalkıp da insanlara, ‘Allah’a deÄŸil bana kul olun’ diyebilme yetkisi yoktur. Ancak kitabı öğretmekte ve ders alıp vermekte olmanız sebebiyle Allah yolunun erleri olunuz der”(Al-i İmran-79)
“Rabbiniz sizi daha iyi bilir, dilerse size merhamet eder. Dilerse azap eder. Seni de onların üzerlerine vekil göndermedik” (İsra-54)
İslamiyet adına halklara hükmetmeyi kendilerine verilmiÅŸ bir görev gibi algılayan hanedan ve sultanlar, aslında İslamiyet’in ideolojik kimliÄŸini yozlaÅŸtırmayı temel yaÅŸam dayanakları haline getirmiÅŸlerdir. Åžeyh-ül İslam'ların çıkardıkları fetvalar da ideolojik kimliÄŸi dönemlerinin sultanlarının çıkarlarına dönük yorumlamalara dayalı geliÅŸmiÅŸtir. İslam giderek daraltılmış, dogmalar yığınına dönüştürülmüştür.
MS.12 yy. bu anlamda İslamiyet için katı dogmacılığın egemen olmaya başladığı, akla güvenin kalmadığı, Kuran ve Sünnete sözle bağlılığın tek bilim yolu olarak bırakıldığı, tutucu dönemin başlangıcıdır. Karşı devrim çizgisinin doruk ifadesidir.
Kuran-ı Kerim, Tevrat ve İncil ile kıyaslanmayacak ölçüde kapsamlı ve ayrıntılı düzenlemelerle toplumsal yaÅŸamı örgütler. Daha önce de deÄŸindiÄŸimiz dönem koÅŸulları ve Muhammed’in politik kiÅŸiliÄŸinin yansımasının bir sonucu olarak Kuran, ekonomiden hukuka, devlet yönetiminden aile içi iliÅŸkilere kadar belirlenen esaslarla doludur. Arap kabilelerinin gereksinim duyduÄŸu disiplin ve kültür yenilenmesini yansıtan bir belge niteliÄŸini taşır. Bu nedenle İslamiyet diÄŸer tek tanrılı dinlerden çok daha fazla kiÅŸilik ÅŸekillenmesi üzerinde belirleyici bir dindir. Felsefi yetkinlikle de donatıldığından dogmatik zihniyete dayalı yorumu çok daha tehlikeli sonuçlar açığa çıkarmış, toplumsal geliÅŸme dinamiklerini darbelemede eÅŸine ender rastlanan bir etki gücü açığa çıkmıştır
Sünnilik bu temele dayalı en tutucu resmi mezhep olurken, halkların kültürel deÄŸerleriyle baÄŸlarını koparmayan. Daha çok ezilenlerin, emekçilerin, direnişçilerin dini eÄŸilimi olarak, Alevilik geliÅŸme göstermiÅŸ, zulme ve yalana karşı bir çok Batıni mezhep ÅŸekillenmiÅŸtir. Gizemcilik, tasavvuf geliÅŸimini sürdürmüştür. Ancak bunlar İslamiyet’in dogmatikleÅŸmesinin ardından yaÅŸanan yenilgiye dayalı güçsüzlük içerisindeki arayışlardır. İran Åžialığı ve Mısır FatımiliÄŸi AleviliÄŸe dayalı iktidarlaÅŸmanın birer örneÄŸi olsalar da, devlet düzeninin dogmatikliÄŸine dayanmışlardır. Tutarlı bir İslam reformizmini geliÅŸtirmekten uzaktırlar. İdeolojik temellerini daha çok dar bir Ehlibeytçilik ÅŸekillendirir.
Yazının Devamı >> İslamiyet'te Kadın
Gülbahar Köker
|