kEditor - Yararlı Bilgiler / Düşünce ve İdeoloji / İslamiyet Ve Etkileri

http://www.keditor.com/bilgi_dusunce_ideoloji_214.html


Bulunduğunuz bölüm:   Anasayfa / Yararlı Bilgiler / Düşünce ve İdeoloji


İslamiyet Ve Etkileri
İslamiyet Ve Etkileri
Cehalete karşı mücadele biçiminde Hz Muhammed tarafından formüle edilen İslamiyet, günümüzde hala kimliği ve nasıl bir insan tipi yaratmak istediği tartışılan bir dindir. Temel mücadele gerekçesi olarak cehalete karşı duruşu ön plana çıkarıp, bunun çözümünü her şeyi bilen tek Allah’la formüle etmesi, tek tanrılı din anlayışının vardığı bir düzeyi de ifade eder. Kuşkusuz Hz. Muhammed’in bu sonuca ulaşmasında içinde bulunduğu dönemin taşıdığı çelişkiler ve bunun karşısında arayışlarındaki derinlik temel rol oynamıştır.

Hz Muhammed’in doğduğu 6.yüzyılda artık köleciliğin son dönemlerini yaşadığı süreçlerdir. Genel olarak da Arap yarımadasını çevreleyen üç büyük köleci imparatorluk, gelişen ekonomik ve sosyal koşullar karşısında gerici rol oynar bir konuma gelmiştir. Maddi koşulların dayattığı tüm gelişme gereksinimleri bu yapıların katılaşan ideolojileri nedeniyle karşılanamaz duruma gelmiştir.

Bizans’ta Hıristiyanlık yoluyla yaşanan evrim, giderek baskı ve sömürüyü derinleştiren büyük bir tutuculuğa dönüşmüştür. Yahudiliğin yozlaşması karşısında kendini dayatan yenilenme ihtiyacına yanıt olma iddiasıyla bir ideolojik kimlik olarak şekillenmişken, temel dayanakları olan ahlak ve vicdan dini olmaktan çıkarılıp, iktidar oyunlarının bir aracı haline getirilmiştir. İsa’nın çıkışına yol açan Mesih beklentisini yaratan koşullara benzer bir süreç, Hıristiyanlığa dayalı olarak yaşanmıştır.

Pers-Sasani imparatorluğu somutunda da hem tek tanrılı dinlere hem de felsefi düşüncenin gelişmesine kaynaklık edecek kadar güçlü bir karaktere sahip olan Zerdüştlük, benzer bir biçimde özünden uzaklaştırılmıştır.

Asur İmparatorluğu’nun son dönemlerine benzer biçimde mistik tarikatlar yaygınlaşmış olmasına rağmen, güçlü bir çıkışı ifade etmekten uzaktırlar.

Arabistan yarımadasının özellikle orta ve kuzey bölümleri yeni ideolojik kimlik oluşumuna kaynaklık etmede önemli avantajlara sahiptir. Özellikle Hz Muhammed’in doğduğu ve yaşadığı, dolayısıyla değişik düşüncelerin alış-verişinin gerçekleştiği en yoğun merkezler konumundadır. Üç büyük imparatorluğa göre bir çevre konumunda olması bir yandan bu coğrafyaya yönelik savaşların yoğunlaşmasını, imparatorluklar arası çelişkilerin yansıdığı bir alan olmasını beraberinde getirirken; çölün savunmaya elverişli yapısı nedeniyle hiçbir imparatorluk buraları bir türlü sınırlarına dahil edememiştir. Demirin ve kılıcın yaygınlaşması, atın devreyi girmesiyle Arap kabileleri gerilla tarzına dayalı savaşım yöntemleriyle ayakta kalmayı başarabilmişlerdir. Uygarlıklar arası gelişen ticaret önemli bir zenginleşmeye yol açmakla birlikte ataerkil kabile ideolojisi Arap kabilelerinin geri bir konumda kalmalarına yol açmıştır. Sadece Kabe’de 360 putun varlığı bilinmektedir. Lot, Mesut, Uzza gibi güçlü konumda olan kabileleri temsil eden putların varlığı söz konusu olsa da, yoğun bir siyasal parçalanmışlık söz konusudur. Üç büyük uygarlık karşısında geri konumda olmak kadar; kabilelerin kendi içlerinde de çelişkilerin yoğunluğu aynı nedenden kaynaklı olarak yaşanmıştır.

Hz. Muhammed’in kişiliği dönem koşullarının taşıdığı yoğun çelişkilerin etkisi altında şekillenmiştir. Bir yandan çoktan tutuculaşmış olmalarına rağmen Arap kabile kültürlerinin çok ilerisinde olan imparatorluk kültürlerinin varlığı, bir yandan en küçük bir yaratım gücü olmayan putlarla ifade edilen ataerkil kabile kültürü birbirine zıt iki gerçeklik olarak Muhammed’in arayışlarında belirleyici olmuştur.

Hz. Muhammed’in Mekke-Şam arası ticaret yolculukları; içinde bulunduğu koşullar ve varolan çelişkilerin çözümünde önemli bir zihinsel gelişimin oluşumuna kaynaklık etmiştir. Ticaret yolculukları sayesinde Hz Muhammed, Arap yarımadasında yoğunlaşan çelişkiler karşısındaki arayışlarına yanıt bulmaya dönük oldukça önemli tartışmalar yürütme, birikim edinme, cehalete karşı aydınlanma olanağı bulmuştur. Aynı geleneğin değişik biçimleri olarak yorumlanan tek tanrılı dinler ve peygamberleri değerlendirirken kendi dönem koşulları içinde taşıdıkları özgünlükleri değerlendirdiğimizde Hz. Muhammed’in çok daha karmaşık, çelişkili bir ortamda şekillenen kişiliği nedeniyle önemli farklar taşıdığını görmek mümkündür. Kendi koşullarında Hz. Muhammed gerek Hz İbrahim geleneğine dayalı ilk tek tanrılı din olan Museviliğin, gerek Greko-Romen köleciliğine karşıt gelişen Hıristiyanlığın çözemediği çelişkileri çözümlemekle yükümlüdür. Arap yarımadasında özellikle Mekke-Medine-Taif çevrelerinde yaşanan sorunlara, ne Yahudiliğin kavmiyetçi zihniyet yapılanmasıyla, ne Hıristiyanlığın evrimci-reformcu çizgisiyle yanıt vermek olanaksızdır. Kaldı ki, yaşanan çelişkilerde bu iki zihniyet yapılanmasının da önemli payı vardır. Yahudilik, taşıdığı şoven karakterle halklar arası çelişkileri beslemiş, kendi kavmi içindeki çelişkilerin bile kaynağı durumuna gelmiştir. Hıristiyanlık, köleci sisteme karşı yumuşak bir yönelim gerçekleştirmiş, bu nedenle radikal bir dönüşüm yaratamamıştır. Hatta Hz. Muhammed döneminde doğan yeni ekonomik ve toplumsal ilişkiler karşısında saldırganlaşan bir konumu yaşamıştır.

Felsefe de, MÖ.500-MS.500 yılları arasında yoğunlaşan gelişmesiyle önemli bir düşünsel yoğunlaşma düzeyi açığa çıkmış, büyük felsefe klasikleri kendisinden sonraki çağları beslemek üzere bekler gibi bir konuma gelmiştir. Feodalizmin gelişimine bağlı olarak önemi artan kırsal üretime dayalı ekonomi nedeniyle şehirleşmede durgunluk yaşanmaya başlamış, felsefenin gelişimi koşullarında zayıflama açığa çıkmıştır.

Hıristiyanlık Eflatun ve Aristo(3) felsefesine dayanarak güç olmaya çalışmakta, bu biçimde felsefe de geri ve tutucu egemen imparatorluk uygulamalarının bir parçası haline getirilmeye çalışılmaktadır.
İçinde bulunulan dönem koşullarında uygarlıklar arası ticarete dayalı önemli bir zenginleşme ve kentleşme yaşansa da, Arap yarımadasında istikrarlı bir gelişmeyi yaratacak bir zihniyet yapılanması bir yana; karşısında varlık gösterdiği uygarlık ideolojilerinin bile gerisinde, çoktan aşılmış yaşam biçimlerine tanıklık etmektedir. Her tür moral ve ahlak değerinin aşındığı, en bariz örneğini kız çocuklarının diri diri mezara gömülmelerinde gördüğümüz gibi geri bir yaşam biçimi çöl bedevisinin en güçlü ifadesi olmaktadır. Ticaret merkezlerinde yaşanan değer birikimi de kentleşmeye ve buna dayalı bir yaşam biçimi açığa çıkarmakla birlikte, ataerkil kabile ideolojisi nedeniyle ticaretin güvenlik altına alınması sorununa bile yanıt olamamaktadır.

Hz Muhammed’in yanıt aradığı sorunların çözüm zeminini yine ticaret oluşturmaktadır. Arayışları nedeniyle Hz Muhammed’in ticarete yüklediği anlam da Mekke-Medine-Taif üçgeninde yoğunlaşan Arap tacirlerininkinden oldukça farklıdır. Hz. Muhammed için ticaret yeni fikirlerle tanışacağı gibi dönemin yaşanan sorunları karşısında güç olmayı başarabileceği en temel zemini ifade etmektedir. Ticaretle birlikte edindiği her düşünsel birikim bir güçlenmenin ve yeni arayışlara girmenin de ifadesidir.

Tam da bu noktada Hatice ile ilişkisi tarihte oldukça önemli bir yere sahiptir. Yaşça Hz Muhammed’e göre büyük olmasının verdiği tecrübe ve olgunluk, ticaret kervanlarına sahip olmasının açığa çıkardığı imkanlarla Hz. Hatice, Hz. Muhammed kişiliğinin şekillenmesinde temel role sahiptir. Muhammed’i Mekke toplumunda ilk destekleyen Hatice’dir. Konumu ve gücü ile Mekke toplumundaki kadından oldukça farklı yanlar taşımakta ve ciddi bir çelişki konusu olmaktadır. Hz. Muhammed’in Hatice ile evliliğine içerdiği anlamda bu noktada oldukça farklıdır. Sevginin de ötesinde Mekke resmi toplumuna karşı bir ideolojik politik birlikteliğin ilk şekillenmesidir. Hz. Hatice sadece maddi gücüyle değil, tecrübe ve birikimlerine dayalı düşünce gücüyle de Muhammed üzerinde etkileyicidir. Hz. Muhammed’in Hatice ile yoğun tartışmalar yürüttüğü düşüncelerinin doğruluğunu bir nevi test ettiği kaynak rolü oynadığı da göz önüne getirildiğinde Meryem’le kıyaslanmayacak bir etki düzeyi olduğu rahatlıkla anlaşılır. Hz.Muhammed’in peygamberliğini ilk onaylayanın Hatice olması aralarındaki bu bağ nedeniyledir. Muhammed’i en iyi anlayabilecek, düşüncelerini yorumlayabilecek ve geleceğe dair taşıdığı gücü onaylayacak olan kuşkusuz ki, onu bu anlamda en iyi tanıyan Hatice'dir. İslamiyet’in günümüz kadın yaklaşımının bu ilişki biçimiyle ne kadar çeliştiğini düşündüğümüzde kendi koşulları içinde ifade ettiği anlamın büyüklüğü daha net açığa çıkar.

Hz. Muhammed’e daha sonra inanacak olanlar amca oğlu Hz. Ali ile kölesi durumundaki Zeyd’dir. Muhammed’in zihni yoğunlaşmaları resmi toplumun ilişki biçimlerine yönelmekte ve Hz. Hatice şahsında kadın devriminin Hz. Ali şahsında siyasal bir ilişki temelinde kabile bağlarının parçalanmasına yönelik devrimin, Zeyd’in şahsında köleliğe yönelik devrimin amaçlandığı nettir. Oluşturdukları yaşam tarzının ortak yaşamaya dayalı oluşu bunun en önemli kanıtıdır.

Hz. Muhammed, 40 yaşlarına geldiğinde peygamberliğin inmesi aslında yeni devrimci yoğunlaşmanın ilanı ve açık mücadele sürecine geçişi ifade etmektedir.

Bir nevi meşrulaşma ve Mekke’de egemen olmanın açık bildirimidir. İdeolojik yoğunlaşmadan politikleşmeye adım atmaktadır. Bu dönemin vahiyleri daha çok inanç ve ahlaki temellerle ilgilidir. Devrimin teorisi ve ilkelerinin dayandırıldığı ayetlerdir. Hz. Muhammed’in etkinliğini artırmasına paralel olarak çıkarları sarsılan Mekkeli zengin kabilelerin ağır baskıları hicreti zorunlu kılmıştır. Mekke’den Medine’ye hicret, İslamiyet’in güçlenmesini sağlayan tarihi bir olay olarak değerlendirilmelidir. Çünkü asıl zihni olgunlaşmada Medine’nin karma sosyal yapısına yakalanan politikleşme düzeyi önemli rol oynar. Medine’de inen ayetlerin daha çok İslamiyet’in politik karakterinin şekillendiği ayetler olması bu dönemde önemli bir güçlenmenin açığa çıktığının da ifadesidir.

Ticaret yolculukları sırasında Hz. Muhammed’in Yahudi kahinleri ve Hıristiyan Nasturi rahipleriyle yoğun tartışmaları olmuştur. Özellikle Nasturi rahipleri Hz. Muhammed’in zihniyet yapılanmasında önemli etkiler yaratmıştır. Katolik kilisesi tarafından sapkın ilan edilen, Bizans’a karşı yoğunlaşan muhalefetin bileşenlerinden biri olan Nasturi rahiplerinin tarihe en önemli katkısının Hz. Muhammed üzerindeki etkileri olduğunu belirtmek yerinde olacaktır. Özellikle de Hıristiyanlık örtüsü altında da olsa dinin felsefeye dayalı yorumunu güçlendirmekle Grek felsefesinin etkilerini Muhammed’e taşırmakla İslamiyet’in en belirgin karakteri olan felsefi yoğunluğuna önemli katkıda bulunmuşlardır. Felsefenin gücüne dayanmadan, genelde uygarlık, özelde Arap yarımadasında yoğunlaşan sorunlara yanıt olmak mümkün değildir. Çünkü tek tanrılı dinlere dayalı olarak varlık gösteren imparatorluk yapılanmaları uygulamalarıyla zaten çelişkileri yoğunlaştıran bir karakterdedir. Öte yandan Hıristiyanlığın teolojisinin oluşumunda da felsefeye dayanılmış olması Muhammed’in yaşadığı çelişkilerde önemli bir yer tutar. Akla dayalı bir ideolojik yapılanmanın mı sonuca gitmede başarılı olacağı yoksa inanç yönü ağır basan bir zihniyet yapılanmasıyla mı sorunlara çözüm gücü olacağı yoğun bir çelişki ve arayış konusudur. Çünkü Hz. Muhammed, Allah kavramıyla tarihte nelerin başarıldığını da yine ticaret yoluyla geliştirdiği tartışmalardan kaynaklı olarak çok iyi bilmektedir. Tam da bu noktada yaşadığı yoğunlaşma çelişkilerin karmaşıklığından kaynaklı açığa çıkan zorlanmalar İslamiyet’in temel karakterinin şekillenmesinde önemli rol oynamıştır.

İdeolojik kimlik düzeyinde Babil mitolojisinde ve İbranilerde yaşanan dönüşümden sonra Sümer mitolojisinin üçüncü dönüşümü yaşanmıştı. Hz. Muhammed’in bu dönüşümlerden çıkardığı sonuçlarla İslamiyet Sümer mitologyasının çok katmanlı özellikler kazanmış bir biçimidir. Yine de gerçekleştirilenin basit bir taklit olup olmadığı Allah’a getirilen tanımlamalar ve bu çerçevede şekillenen kültür göz önüne getirildiğinde açık bir biçimde ortaya çıkar.

Hz. Muhammed’in yaşamına ilişkin tüm belirtiler en çok Allah kavramı üzerinde yoğunlaştığını göstermektedir. Kendisini en çok ilgilendiren sorun Allah’ın varlık ve birlik kimliğinin açıklanmasıdır. Hz. Muhammed’in bu konudaki yoğunlaşmalarında yaşadığı zorlanma, bu kavramın ne kadar önemli rol oynadığının da bir göstergesidir. Arabistan yarımadasındaki kabileler tanrısal bir güç olarak “El”i MÖ. 3000 yıllarından beri bir ideolojik kimlik olarak benimsemişlerdir. Hz. İbrahim “El”in birleştiriciliğini görmüş, tek tanrılı dinlere kaynaklık eden zihniyet şekillenmesini bu kavram etrafında formüle etmişti. Hz. Musa kavim bilincini yine “El”in gücüne dayanarak gerçekleştirmişti. (İsrael, kavram olarak İbrani kabilelerinin tanrıyla, El ile yapılan güreşi anlamına gelmektedir.)

İsa ile Rab olarak ifade edilen de kökenini aynı kavramdan almış, Elohim’in Aramice ifadelenişi olarak açığa çıkmıştır.

Tanrı fikrine her iki tek tanrılı dinlerde içerilen anlam karşı karşıya bulundukları sorunlar ve çözüm yollarıyla ilgili olmakla birlikte toplumsal dönüşüm enerjisini ifade etmesi ortak yanıdır. Musa’nın daha çok yönetim olgusunu ve çöl yürüyüşü koşullarında gereksinim duyduğu toplumsal kültür şekillenişini ilgilendiren sıfatlar yüklediği tanrı kavramına İsa, yine arayışlarını ifade eden rahmet, kurtuluş, kardeşlik, barış, adalet gibi ahlaki yanı ağır basan sıfatlar yüklemiştir.

Hz. Muhammed’in Allah kavramına yüklediği 99 sıfat ise her iki tek tanrılı dini de aşan nitelikte bir tanımlama düzeyini ifade etmektedir. Allah kavramı toplumsal zihniyet dönüşümünün temel enerji kaynağı almaya devam etmekle birlikte yozlaşan Yahudilik ve Hıristiyanlık karşısında felsefenin gücüne daha doğuşunda dayanarak yepyeni bir ilham kaynağı ve dönüşüm enerjisi olarak ortaya çıkacaktır. Her iki tek tanrılı dinin Allahlarının sıfatlarını da kapsayacak ama Arap yarım adası kabilelerinin duyduğu yoğun kültürel yenilenmeyi en büyük hızla giderecek kadar toplumsal yaşama nüfuz eden bir karakter kazanarak basit bir taklit olmayı aşacaktır. Adeta 99 sıfatın her biri toplumsal yaşamın bir yönünü belirleyen temel güç olma rolünü üstlenecektir.

Hz. Muhammed İslamiyet ile birlikte Allah kavramına ağırlıklı olarak devrimin politik ve askeri niteliğini çağrıştıran sıfatlar yüklemiştir. Hz. Musa kabile yapılarını birleştirmeye yöneldiğinden yönetimle ilgili sıfatlara ağırlık vermesi yeterli olabilmiştir. İsa’nın Roma’nın körelttiği insan vicdanını uyandırmak için sevgi, adalet, barış vb. ahlaki sıfatlarla tanımladığı rabbı da dönem koşullarına cevap verebilecek konumdadır. Ancak Hz. Muhammed kabile yapısına ve ataerkil kabile ideolojisine karşı savaşmadan güç olamayacağının bilincindedir. Çünkü Arap yarımadasında yaşanan geriliklerin temel kaynağı söz konusu ideolojik yapılanma ve buna dayalı olarak şekillenen kabile yaşamıdır. (Bu döneme tarihte “Cahiliye dönemi”denmesi de bu gerçekliğin sonucudur) çok köklü bir geçmişi olan ataerkil kabile zihniyetinin sadece ahlaki yenilenmeyle aşılmaya çalışılması ise devrimin daha başından sonuç alıcı güçten yoksun kalması anlamına gelecektir. Hz. Muhammed kendi koşullarında oldukça politik olmak ve Arap yarımadasında demirin yaygınlaşması, kılıcın ve atın devreye girmesiyle üstünlük kazanan askeri güce dayanmak zorundadır. Ancak kendisinden önce bu zorunluluklara yanıt verecek iradesel bir güç oluşturmak, tüm bunlara gücü yeten bir Allah kavramı tanımlamak durumundadır. Kahhar,(Gerçeği örtüp, buyruklarına karşı çıkan inkarcıları kahrı altında ezen) Hakim, (Tüm hikmetlerin kaynağı, her yaptığında mutlaka bir hikmet bulunan) Malik, (sahip olan) gibi sıfatlar Muhammed’in ihtiyaz duyduğu değişimin politik ve askeri gücünü karşılayan sıfatlardır.

Yine Hz. Muhammed’in tanrısı soyut olmak kadar insana şahdamarından daha yakın ezeli, ebedi ve yaratılmamış olmak, böylece aklın gücüne dayalı olarak gelişen arayışlara da yanıt olmak durumundadır. Hz. Muhammed’in Allah kavramına yüklediği sıfatlar içinde Grek felsefesinden etkilendiğini ortaya koyan bu sıfatlar temel ayrım noktalarından biridir. Kuran’ın inanç ve ahlakı ilgilendiren ayetleri dışında çok sayıda felsefi içerikli düşünce yapısı Ahd-i Atik (Eski Ahit-Tevrat) ve Ahd-i Cedid’e (Yeni Ahit-İncil) göre önemli bir niteliksel farkı açığa çıkarmıştır. Hz. Muhammed’in hem Yahudilik, hem Hıristiyanlık hakkında önemli bir birikime sahip olduğu felsefenin gücüne dayanarak her iki tek tanrılı dinle ideolojik savaşım yürüttüğü ve çok daha kapsamlı bir ideolojik kimliğe ulaştığı Kuran’dan anlaşılmaktadır.

Hz. Muhammed, Allah kavramına bu kadar yüklenmek yoluyla feodal çağın radikal devrimci çizgisini yaratacak kadar büyük bir güç açığa çıkarmış ve tarihte önemli bir yere sahip olmuşsa da bunun iki yönlü b ir gerçeklikten kaynaklandığı açıktır. Bir yandan Arap yarımadasında var olan toplumsal yapıyı yüksek bir motivasyon gücü olmadan aşamayacağının farkındadır, öte yandan hem felsefi düşüncenin gelişmiş olması hem de karşısında çözüm bekleyen sorunların ağırlığı kendisinde de bir şüpheyi doğurmuştur. Tarihin ilerleyen süreçlerinde dayandığı geçmiş nedeniyle bu kadar yıpratılmış olan Allah kavramına dayanı bir çıkışın daha gerçekleşmeyeceğinin bilincindedir. Kendisini son peygamber ilan etmesi bilincine vardığı bu tarihsel gerçekliğinde ifadesidir. İslamiyet her ne kadar zengin sıfatlarla yüklenmiş bir Allah’a dayalı olarak yaşam bulmuşsa da içerdiği felsefi düşünce tarzıyla Muhammed tarafından akla dayalı yaşam tarzına geçişin zorunlu olduğunu kanıtlayan bir gerçekliktir de aynı zamanda. Giderek dogmatikleşen İslam dünyası Muhammed’ten ne kadar uz ak olduğunu bu gerçekliğe dünyanın en kapalı toplumsal yapılanmasını sürdürerek kanıtlamaktadır. Parti Önderliği bu gerçekliği şu çarpıcı değerlendirmeyle ifade etmektedir, “Marks bir dönem Fransa’da kendi zamanında yapılan Marksizm tartışmalarını gördüğünde şöyle der, ‘Ben Marksist değilim’ inanıyorum ki Hz. Muhammed bir kalkıp kendi ümmetinin çağla yaşadığı çelişkiyi görse çok daha kesin bir biçimde ‘ben İslam değilim’ diyecektir.”

Nasıl ki Hz. İsa’nın moral ve ahlak yenilenmesine dayalı çıkışı en güçsüz gibi görünen ama aslında tarihi rolünü başarıyla oynamasının en temel dayanağı haline gelmişse Hz. Muhammed’in güçlendirdiği, Allah da İslamiyet’in en güçlü görünen ama yaşanılan dogmatikleşmenin de kendisini dayandırdığı tem yön haline gelmiştir. Örneğin İsa’nın dünyevi iktidardan çok manevi iktidarı öne çıkaran yaklaşımı kilisenin iktidar oyunlarına aracı konumuna gelmesi karşısında muhalif çıkışlara olanak tanımıştır. İslamiyet’te Allah kavramına yüklenilen yoğun politik sıfatlar sonucu açığa çıkan iktidar anlayışı ise Ortadoğu’da tarihin bambaşka yönlü akışına neden olmuştur. Siyasi kurumlaşma söz konusu olduğunda ideolojik kimlikteki Allah kavramının tüm politik sıfatları iktidarın güç dayanakları haline getirilmiştir. İktidar sahiplerine “Zil ul Allah” (Allah’ın gölgesi) denilmesi, ideolojik kimliğe dayanılarak oluşturulan siyaset anlayışının ürünüdür. Başlangıçta Allah’ın politik sıfatları İslamiyet’in devrimci gücünün temel dayanağını oluşturmakla birlikte giderek açığa çıkan çıkar çelişkileri ve buna dayalı olarak yaşanana yozlaşma sonucu gelişen koyu mutlakiyetin de kendisini dayandırdığı bir kaynak durumuna gelmiştir.

Daha başlangıcında ideolojik kimliği ile i içe bir askeri-siyasi devrim olarak gelişen İslamiyet’in en erkenden ihanete uğrayan bir din olması da kaynağı ideolojik kimlikte aranarak izah edilmesi gereken bir konudur. İsa’nın ideolojik saflığı nasıl ki zorluklarla dolu olmasına rağmen 300 yıl sürdürülebilecek bir mücadele bağlılığı da yaratmışsa Hz. Muhammed’in politik yaklaşımlarıyla çor bela bir arada tuttuğu kabile yapılanmasının da İslamiyet’e yaklaşımlarının politik olduğu daha doğuşunda açığa çıkan bir gerçekliktir. Muhammed’in ölümüyle birlikte çıkar çelişkilerinin ve iktidar sorununun açığa çıkması daha çok politik yaklaşımlar ekseninde gerçekleşen bağlarla ilgilidir. Muhammed’in dehası feodal çağın sonlarına kadar da Ortadoğu’yu öncülük konumunda tutabilecek bir güç açığa çıkarmışsa da yaşanan yozlaşmanın daha İslamiyet’in çıkışanda uğradığı ihanetle ve bunun dayandığı ideolojik kimlik özellikleriyle derinden bağlantılı olduğu açıktır. Muhammed’in büyüklüğünün bir göstergesi de, yarattığı zihniyet yapılanmasına dayalı olarak oluşan değerlerin bir çağ boyunca ihanetlere rağmen Ortadoğu’yu beslemesidir ancak özden sapıldıkça derinleşen ihanetin de aynı oranda Ortadoğu’yu karanlıklara boğacak bir geleceğe doğru yol aldırdığı da tartışma götürmez bir gerçeklik olarak yaşamımızın her anında kendisini hissettirmektedir. Emevilerle başlayan ve adeta Allah’ın 99 sıfatını toplumsal gelişim dinamikleri öldürmeye dönük 99 silah olarak kullanan ihanet çözümlenmeden insanlık adına en küçük bir gelişmenin sağlanamayacağı açıktır.

Yaşanan güncel sorunların doğru çözümlenmesinde göz ardı edilmemesi gereken en önemli noktalardan biri de İslamiyet’in ticaretin altın çağını yaşadığı bir dönemde şekillenmesidir. Tek tanrılı dinlerin tümü ticaret toplumuyla yakından bağlantılı olmakla birlikte İslamiyet’te bu çok daha belirgindir. Hz. Muhammed’in ticarete yüklediği anlamı daha önceki bölümlerde kısmen de olsa belirtmiştik. Arap toplumunda ticaretin vazgeçilmez önemi Kuran’da ticarete ilişkin ayetlerin çokluğuyla da ifadeye kavuşturulmuştur. Dini şekillenmesi de ticarete dayalı gelişen orta sınıf karakterini taşır. Birey tandı bağına ticaret damgasını vurmakta ilişki kapsam ve derinlik kazandıkça maddi olanaklara kavuşulacağı öngörülmektedir. Tanrı ibadeti karşılığında kulunun maddi yaşam olanaklarını yükseltmeyi ihmal etmez. Sosyal-siyasal yapılanmasının temelinde tüccar sınıf olduğundan Yahudilik kadar kavmiyetçi değildir. Ancak ezilenlerin dini olarak şekillenen Hıristiyanlık kadar da enternasyonalist değildir. Zaten ümmet İslam enternasyonalizmi anlamındadır. Bunu aşan bir evrensel karakter söz konusu değildir. Burada şunu önemle belirtmek gerekir ki Hz. Muhammed, bilinçli bir kavmiyetçilik yapmamıştır. “Arabın Acem'e üstünlüğü ancak ibadet derecesinde olabilir”sözleriyle kavmiyetçiliğin kendisi için bilinçli bir tercih olmadığını ortaya koymuştur. Ancak dönem koşulları içerisinde kavmi niteliği aşamadığı da göz önünde bulundurulması gereken bir gerçekliktir.

Birey anlamında İslamiyet insana, “Eşref-i Mahlukat” yani “Yaratıkların en şereflisi” demektedir. Bunun çok derin bir insanlık anlayışından kaynaklandığı inkar edilemez. Köleliğe karşı savaşımındaki temel dayanak noktası bu kavramın yüceltilmesidir. Çünkü Ortadoğu’da birey daha Sümer toplumundan başlayarak katı kölelik ilişkileriyle ruh ve zihniyet şekillenmesiyle kendisine yabancılaştırılmıştır. İnsanı bu anlamda biraz da olsa kendisine yaklaştırma çabasındadır. Ancak Ortadoğu’da derinleşen dogmatik zihniyetin oluşturduğu engel nedeniyle açı çıkarılamayan en önemli gerçekliklerden biri de Hz. Muhammed’in insana yaklaşımıdır.
İslamiyet’in kabileleri birleştirmesi oranında ortaçağ milliyetleşmesinde rolü olumludur. Nasıl kapitalizm ulusa, millete yol açmışsa İslamiyet de milliyet ve kavmin oluşmasında önemli rol oynamıştır.

Ancak bir ideolojik kimlik olarak İslamiyet, diğer halklara taşırılırken ağırlıklı olarak özüyle çelişen ve ticaret mantığının bir sonucu olan fetih ve talan bayraklaştırıldı. Halklar açısından yepyeni bir gelecek vaat eden bir ideolojik kimliği ifade etmesi nedeniyle benimsendiği inkar edilemez. İslamiyet’i bu noktada arkasındaki ideolojik kimliği göz ardı ederek bir kılıç dini olarak değerlendirmek yanılgı olur. At ve kılıç çok önceleri de var olmasına rağmen en küçük bir gelişim yaratmamıştır ancak yayılma süreçlerinin bütünüyle özgürlüksel çıkışlara dayalı olarak da değerlendirmek bir başka yanılgı olacaktır. Daha doğru olan yaklaşım çağına göre ilerici olan bir ideolojik kimliğin fetih mantığına hapsedilerek duraklatıldığı gerçeğini görmektir. Nasıl ki, Sümerlerin doğuşunda açığa çıkmasa da bir yığın çelişki ideolojik yapıdan kaynaklı olarak potansiyel varlık gösteriyorsa İslam’ın yayılma süreleri de halklar üzerinde daha sonra yürütülecek olan politikaların zihinsel yapılanmasına da dayanır. Örneğin Araplar, Farslar ve Türklerin bir dönem uygarlıksal gelişmede oynadıkları rollere karşın günümüzdeki baskıcı karakter kazanan yönetimleri İslamiyet’i yanlış yorumlamaya ayalı bir gelişimin ürünü olarak ortaya çıkmıştır. İslamiyet’in devrimci tarzı halklara karşı içine gidilen bağnazlığın sığınağı konumuna getirilmiştir.

Başlangıçta tutucu karakteri yeterince açığa çıkmamakla birlikte Muhammed’in ölümünden hemen sonda başlayan halifeler dönemi İslam’ın daha sondaki süreçlerde nasıl ele alınacağını da göstere bir dönemdir. Muhammed’in zor bela politik yaklaşımlarla bir arada tutabildiği kabile yapılarının çıkarcılığı cenazesinin yerde bırakılarak iktidar savaşına girilecek kadar daha başından ihanetle karşılaşmıştır. Bu dönemde Hz. Ali, Muhammed’le ilişkilerini mücadele ekseninde oluşturduğunu, Muhammed’e olan derin bağlılığının bir göstergesi olarak son bağlılık göstergesini de onun cenazesine gösterdiği ilgiyle kanıtlamıştır. Hz. Ali kişiliği Muhammed’e bağlılığın içerildiği saf militan kişiliğidir. Ancak politik darlığı nedeniyle İslamiyet’in gelişim çizgisi üzerinde belirleyici olacak güçten yoksundur. İslamiyet’in ezilenler tarafından yorumuna dayalı olarak geliştirilen başta Alevilik olmak üzere arayışlara kaynaklık etmiş olsa da, bin yılların ataerkil zihniyetinin derinleştirdiği ve ticaretin yetkinleştirdiği iktidar anlayışları karşısında güçsüz kalmıştır. Bu nedenle gelişim tarihi boyunca haklı zeminlere dayansa da giderek kitlelerin pasifize edildiği sosyal bir harekete dönüşmüştür.

Dört halife dönemi fetihlerin ve iç çatışmaların ağırlığının olduğu bir dönemdir. 661 yılında Emevi hanedanlığının da kurulmasıyla dört halife döneminde kısmen de olsa kendisini sürdüren İslamiyet’in ideolojik özü bir karşı devrimle kaybedişe doğru yönelmektedir. Muaviye’nin Şam valiliği sırasında yetkinleştirdiği iktidar anlayışı, İslamiyet’in gelişiminde baş aşağı gidişin hakim olacağının da habercisidir. Görkemli imparatorlukların oluşumu bu gerçeği değiştirmeyecektir. Emevilerin iktidarı Muhammed’ten intikam alma hareketidir.

Hz. Muhammed, Kureyş aşiretinin Haşimi koluna dayanırken, Osman ve Muaviye Emeviye koluna dayamaktadır. Mekke’nin yönetiminde Emevi kolu hakimdir. Hz. Muhammed’in geliştirdiği mücadele ile çıkarları sarsılmıştır devrim tam başarıya ulaştıktan sonda Müslümanlığa geçmişlerdir. Emevi hanedanlığı bu yıllarda beslenen kinin tarihsel bir gerçekleşmesi olduğunu ispatlarcasına Hz. Ali’nin katli ve İslam’ın devrimci özünü sürdürmek isteyen Hz. Hüseyin’in yoldaşları ve ailesiyle Kerbela’da şehit edilmesinin üzerinden kendisini geliştirmiştir. Kerbela sadece felaketli bir an değildir. Süregelen lanetli bir tarihtir. İslam adına en büyük felaketin tarih boyunca yaşatılmasıdır. Kerbela, karşı devrim gerçeğinin İslamiyet tarihi içindeki yerini ifade eder.

Yeniden köleci sistem kurumlarına zihniyet ve ruhsal yapılanmasına geri dönüş yaşanmıştır. Bu biçimiyle Hz. İbrahim geleneğinin yarattığı kazanımların reddinin gerçekleştirildiği açıktır. Hz. Muhammed’in savaşım gerekçesi saydığı ve cehalet olarak adlandırdığı yaşam biçimi ataerkil Arap kabileleri yeri bu kez gelişkin devlet yapılanmalarında yeniden canlandırılır. Allah artık, toplumsal gelişim enerjisinin değil devlete hizmet eden yasanın adıdır. Hz. Muhammed yaşadığı yoğunlaşmalarla toplumun sosyal-siyasal-ekonomik gereksinmelerini karşılayacak bir düşünceler bütünü ortaya çıkarmıştır. Nasıl olsa özü boşaltılıp, iktidarı sağlamlaştırmanın bir aracı durumuna dönüştürüldükten sonra Muhammed’e denk bir deha ortaya çıkmadıkça sarsılmaz bir dogmatik zihniyetle toplumun iradesizleştirilmesi Emeviler ve sonrası için hiç de zor değildir. Ancak tümüyle çatışmasız ve muhalefetsiz de değildir. Nitekim 12 İmamlardan sonra da Şiilerle ve bir çok Batıni hareketle İslamiyet’in özü aranıp korunmak istenmiştir. İlk başarılı direniş tarih boyunca da önemli direnişlere kaynaklık etmiş olan Horasan bölgesinde gerçekleşmiştir. İsyancı geleneğe sahip olan Partların Helen işgaline karşı yüzlerce yıllık direniş geleneğini bu bölgede sürdürmüşlerdir. Bölgenin direniş kültürüne dayalı olarak Ebu Müslim’in Önderlik ettiği büyük bir direniş hareketi gelişmiş ve başta Farslar, Kürtler, Azeriler olmak üzere bir çok topluluğun katılmasıyla kısa zamanda gelişmiş ve 750 yılında Emevi hanedanına son vermişse de bir kez çizgi haline gelen karşı devrim zihniyeti Abbasilerde de kendisini tekrarlamış ve Ebu Müslim’in katledilmesiyle Kerbela tarihi tekrarlanmıştır.

Abbasilerin İslamiyet’e katkılarından bahsedilecekse dini yorumunu felsefeyle güçlendirme arayışından kaynaklı olarak başta Aristo ve Eflatun olmak üzere Grek klasiklerinin Arapça’ya çevrilmesidir. Şüphesiz bu arayış çoklu kültürel yapıyı ir arada tutmanın arayışıdır ancak yine de İslamiyet’i felsefeye dayalı yorumunu geliştirmek ve tartışmaların önünü açmak gibi önemli gelişmelere yol açmıştır. Bu yönden İslamiyet’in Hıristiyanlık karşısında güçlenmesi sonucunu açığa çıkarmış, bir yandan öze dönüş arayışlarını güçlendirmiştir. İbn-i Sina, İbn-i Rüşt, gibi Aristo yorumlayıcıları bu dönemin arayışlarının ürünüdür. Ancak gelişen muhalefet karşısında Aristo’ya dayalı İslamiyet yorumları da yetersiz kalınca şeyhülislam fetvasıyla tartışmanın (içtihadın) önü kapanmış, Ortadoğu’nun baş aşağı gidiş tarihinde keskin bir döneme girilmiştir.

MS. 7. ve 10. Yy.lar arası feodal devrimin yayılması olarak değerlendirilebilir. Ancak bundan sonraki tüm dönemler hiç bir ilericilik rolleri olmayan hanedanlıklar ve emirliklerin kör çıkar savaşları, ganimet ve talan seferleridirler. Bu süreç 12. YY dan itibaren tam bir felakete dönüşür. Dinin başlangıçtaki yüceliğe de en iğrenç bireysel hanedanlık ve emirlik için bir araç olarak kullanılır. Peygambere tanınmayan sorumlulukları da aşan bir siyaset yürütmüşlerdir. Bu konuda Kuran’da bile engelleyici ayetler mevcuttur:

“Allah’ın kendisine kitap, bilgi ve peygamberlik verdiği hiçbir kişinin kalkıp da insanlara, ‘Allah’a değil bana kul olun’ diyebilme yetkisi yoktur. Ancak kitabı öğretmekte ve ders alıp vermekte olmanız sebebiyle Allah yolunun erleri olunuz der”(Al-i İmran-79)

“Rabbiniz sizi daha iyi bilir, dilerse size merhamet eder. Dilerse azap eder. Seni de onların üzerlerine vekil göndermedik” (İsra-54)

İslamiyet adına halklara hükmetmeyi kendilerine verilmiş bir görev gibi algılayan hanedan ve sultanlar, aslında İslamiyet’in ideolojik kimliğini yozlaştırmayı temel yaşam dayanakları haline getirmişlerdir. Şeyh-ül İslam'ların çıkardıkları fetvalar da ideolojik kimliği dönemlerinin sultanlarının çıkarlarına dönük yorumlamalara dayalı gelişmiştir. İslam giderek daraltılmış, dogmalar yığınına dönüştürülmüştür.

MS.12 yy. bu anlamda İslamiyet için katı dogmacılığın egemen olmaya başladığı, akla güvenin kalmadığı, Kuran ve Sünnete sözle bağlılığın tek bilim yolu olarak bırakıldığı, tutucu dönemin başlangıcıdır. Karşı devrim çizgisinin doruk ifadesidir.

Kuran-ı Kerim, Tevrat ve İncil ile kıyaslanmayacak ölçüde kapsamlı ve ayrıntılı düzenlemelerle toplumsal yaşamı örgütler. Daha önce de değindiğimiz dönem koşulları ve Muhammed’in politik kişiliğinin yansımasının bir sonucu olarak Kuran, ekonomiden hukuka, devlet yönetiminden aile içi ilişkilere kadar belirlenen esaslarla doludur. Arap kabilelerinin gereksinim duyduğu disiplin ve kültür yenilenmesini yansıtan bir belge niteliğini taşır. Bu nedenle İslamiyet diğer tek tanrılı dinlerden çok daha fazla kişilik şekillenmesi üzerinde belirleyici bir dindir. Felsefi yetkinlikle de donatıldığından dogmatik zihniyete dayalı yorumu çok daha tehlikeli sonuçlar açığa çıkarmış, toplumsal gelişme dinamiklerini darbelemede eşine ender rastlanan bir etki gücü açığa çıkmıştır

Sünnilik bu temele dayalı en tutucu resmi mezhep olurken, halkların kültürel değerleriyle bağlarını koparmayan. Daha çok ezilenlerin, emekçilerin, direnişçilerin dini eğilimi olarak, Alevilik gelişme göstermiş, zulme ve yalana karşı bir çok Batıni mezhep şekillenmiştir. Gizemcilik, tasavvuf gelişimini sürdürmüştür. Ancak bunlar İslamiyet’in dogmatikleşmesinin ardından yaşanan yenilgiye dayalı güçsüzlük içerisindeki arayışlardır. İran Şialığı ve Mısır Fatımiliği Aleviliğe dayalı iktidarlaşmanın birer örneği olsalar da, devlet düzeninin dogmatikliğine dayanmışlardır. Tutarlı bir İslam reformizmini geliştirmekten uzaktırlar. İdeolojik temellerini daha çok dar bir Ehlibeytçilik şekillendirir.

Yazının Devamı >> İslamiyet'te Kadın

Gülbahar Köker
gulbahar, 22.04.08