|
Kapitalizmin İdeolojik Kimliği - A) Bilimsel Düşünüş Tarzı
Kapitalizmi doğuran ideolojik kimlik özelliklerinin en belirgini bilimsel düşünüş tarzıdır.
Bu düşünce tarzının özü, doğa ve toplum ilişkilerini dıştan bir müdahaleye gereksinim duymadan, kendi iç yasalarıyla izah etmesine dayanır. İlkçağların mitolojik zihniyet yapısıyla, ortaçağın dinsel ağırlıklı düşünce yapısı felsefeden beslenilerek aşılmaya başlanmıştır. Felsefenin genel kavramlarla tüm varlıkları izah etmeye çalışmasına karşın, gelişen üretim pratiği ve bilgi birikimine dayanarak sınırlı olgular alanında daha ayrıntılı ve denenebilir bir izah tarzı bilimsel düşüncenin esasını oluşturur.
Bilimsel düşünce tarzı her ne kadar kapitalist toplum yaratımı gibi sunulmaya çalışılsa da, insan düşüncesinin tarih boyunca yaşanılan deneyimlerle ulaştığı bir düzeyin ifadesidir. Daha sonra da değineceğimiz gibi kapitalist toplum daha çok bilimin sınırlandırılmasında rol oynamıştır.
Aralarında net özellikler bunmasına rağmen, düşünce biçimlerinin gelişimleri arasında diyalektik bağlar mevcuttur. Animal zihniyet yapısında tüm doğa canlı, hepsinin ruhu var sayılır. Canlı ile cansız, doğa ile toplum, insan ile hayvan arasında canlılık açısından ayrım yapılmaz. Bu düşünce formunun uygulama tarzı büyücülüktür. Büyülerle olguların kontrol edilebileceği ve istenilen konuma getirilebileceği sanılır. Animal zihniyet yapısından da bağımsız olay ve olgulara hükmedilebileceği inancının bilimsel düşünceye ulaşma açısından önemli bir basamak olduğu açıktır. Bugünün gelişkin laboratuarları ve araştırma merkezleriyle karşılaştırıldığında büyücünün topluma katkısı da daha kayda değer düzeydedir. Çünkü bunların sınırlı bir katkısı bile toplum için hayati bir değer taşır. Şamanların olguları kontrol etme deneyimleri biriktikçe zihniyet yapısında da bir gelişim açığa çıkmıştır.
Nitekim Paleolitik ve Mezolitik toplum süreçlerinin deneyim ve tecrübeleri Neolitik toplumda daha üst bir düşünce düzeyine ulaşmayı da sağlamıştır. Neolitik toplumun yarı animal-totemik din yapılı düşünce tarzında artık temel toplumsal birim olan kabile daha iyi ayırt edilmiş, bazı varlıklar, evcil hayvanlar ve bitkiler, diğer tüm varlıklardan daha iyi tanınmış ve gerekli görülmüştür. Kadının bu dönemde toplumsal rolünün artması beyinlerde yansımasını buldukça kadın, ana tanrıça olarak ifadelendirilmiştir. Her kabilenin bir totemle temsil edildiği, tüm önemli bitki, ağaç, hayvan ve eşyanın da, birer tanrıyla temsil edildiği bir düşünce tarzına ulaşılmıştır. Totem yarı tanrılaştırılmış bir simgedir. Kadına Tanrıçalık atfedilmesi insan-tanrı düşüncesinin de bir ifadesidir. Toplayıcılık döneminde doğanın diyalektiğinden yararlanarak yeni bir toplumsal aşamanın temelini oluşturan tarım üretimine geçişin öncülük rolünü oynayan kadının bu gelişmeyi yaratmadaki yaklaşımı bilimseldir. Nitekim neolitik toplum zihniyet düzeyiyle yaratılan Tel Khalaf kültürü ancak sanayi devrimiyle aşılabilen bir teknik gelişim düzeyini açığa çıkarmıştır.
Sümerler’de temel düşünce biçimi mitolojidir. Mitoloji hem toplum içinde hem de doÄŸada en gerekli ve önemli kuvvet olarak üretim ve diÄŸer yaÅŸam kaynaklarını bir tanrılar dünyası halinde yansıtmaya dayanır. DoÄŸal ve toplumsal düzen yasaları arasındaki fark anlaşılmış, toplumda efendi-köle ayrışmasını yansıtan bir tanrılar dünyası oluÅŸturulmuÅŸ, buna göre çok sistemli bir mitolojik evren anlayışı egemen olmuÅŸtur. Böylece göklerdeki deÄŸiÅŸmez düzeni temsil eden tanrısal kimlikler oluÅŸturularak temel düşünce ve inanç tarzı olarak zihniyetlere hakim kılınmıştır. Kalıcı yasa fikri mitolojik düşüncenin insan zihnine kazıdığı en belirgin özelliÄŸidir. Şüphesiz kalıcı yasa fikri insanlık açısından önemli geliÅŸmelerin kaynağı oluÅŸturmada rol oynamıştır. ÖrneÄŸin, neolitik toplumun çözemediÄŸi örgütlenme sorununu çözümlemede mitolojik düşünce temel rol oynamıştır. Ancak bunun dogmatizm boyutuna varması baÅŸlangıçtaki ilerci rolünü arka planda bırakacak tarihsel geliÅŸmelere yol açmasına da neden olmuÅŸtur. Sümerlerde yaÅŸanan diÄŸer bir önemli geliÅŸme de, düşünce üretiminin elit bir kesimle sınırlı tutulmasının giderek bilinçli bir eyleme dönüştürülmesidir. Bu eylemin en temel dayanağı temel kavramlar (devlet-efendi-köle-kadın) ve yansıttıkları (tanrı-kul gibi) olguların farklılaÅŸmasıdır. Köleler için kutsal birer gerçek olarak algılanan mitolojiler düşünce yaratım eylemi geliÅŸtikçe, rahipler için kendi yaratımları olmaktadır. Toplumsal mücadeleler insan zihniyetinin geliÅŸiminde önemli rol oynasalar da, mitolojik düşüncenin yarattığı yanılsama günümüzde de varlığını korumaktadır. En deÄŸme insanlık söylemine sığınarak yürütülen insanlık dışı uygulamalar, bu yanılsamanın aşılması için daha uzun süreli mücadeleler yürütülmesi gerektiÄŸini kanıtlamaktadır.
Tek tanrılı din düşüncesi soyutlama yeteneğinin gelişmesini açığa çıkararak, insanlık zihniyetinin gelişmesinde rol oynamışsa da, mitolojik düşünüş tarzında önemli bir kırılmayı yaratamamıştır.
Düşünce tarzında üçüncü önemli aşama; felsefi düşünce tarzıdır. Felsefe, doğa ve toplum olgularını daha gerçekçi tanımlar. Felsefi düşüncenin gelişiminin en temel dayanağı, üretim pratiği kölede yansımasını buldukça açığa çıkar. Bilinçlenme karşısında mitolojik düşüncenin yetersizliğe düşmesidir. İlk doğa filozoflarının dayandıkları temel varlıklar (Su, toprak, hava) mitolojilerden etkilenme boyutunun varlığını kanıtlamaktadır. Ancak felsefe de toplum-doğa, canlı-cansız gibi temel kategoriler arasındaki farkın anlaşılması, tarihsel rolü küçümsenmeyecek bir gelişmedir. Karmaşıklaşan toplum yapısı ve dünya hakkındaki çoğalan bilgiler, pratikte olguları tanrılara ihtiyaç duymadan açıklama gücü zemin oluşturmuş, tanrıların ve dinin işe karıştırılmadığı bir izah tarzı esas alınarak, bilimsel düşüncenin gelişiminin temel dayanağı oluşturulmuştur. Felsefi düşüncede gerek insan hakkının öne çıkarılması, insanın önemsenmesiyle; gerek mitolojik yaratım merkezi olan tapınakların dışında gelişmesi ve laik karakter taşımasıyla bilimsel düşünüş tarzına giden yolu ardına kadar açmıştır. Bu gelişim seyrinde köleci dogmatik zihniyet dışında insan aklı gelişim halindedir. Üretim pratiğinin zihnin daha ileri bir düzeye ulaşmasını sağlamasının önünde bir engel yoktur. Tanrısal güçlerle ifade edilse de, paleolitik, mezolitik ve neolitik süreçler arasında istikrarlı bir gelişim seyri vardır. Bu düşünce sisteminin kırılmasında mitolojik düşünce önemli bir rol oynamıştır. Kavramlarla olgular arasındaki farklılaşma, insan aklının uğradığı en büyük kırılmadır. Neolitikte de, kadının tanrıçalaşması söz konusudur. Ancak kadın, toplumsal sistemde oynadığı rol ve yaratım gücü nedeniyle insan zihninde böyle bir yansımaya yol açması dönemin zihniyet düzeyinin bir ifadesi olan tanrıça adlandırılmasını bir yana bıraktığımızda önemli bir yansımayı içermektedir. Yine kutsallaştırılan toprak, su, hava, bitkiler de toplum yaşamındaki vazgeçilmez rollerinden dolayı tanrısal güç atfedilerek değerlendirilmişlerdir. Mitolojik düşünüş tarzında ise, toplumsal düşünüş oldukça farklılaşmıştır.
Gökteki düzenin yeryüzüne yansıtılması ve deÄŸiÅŸmezlik ilkesinin toplumsal sistemin temelini oluÅŸturması nedeniyle, sınıfsız toplumun doÄŸal geliÅŸim seyri içindeki insan zihnine doÄŸal geliÅŸimsizlik dayatılmıştır. Mitoloji ile de insanın yaratılışına dair anlatılanlar bu zihniyet kırılmasının en önemli göstergesidir. Felsefi düşünüş tarzı mitolojik ve dini düşünceyle çatıştıkça ve bu çatışmadan felsefe baÅŸarıyla çıktıkça aklın önemi daha çok ön plana çıkmıştır. Pratik bilgilerin üretim tekniÄŸine dayalı olarak artmasıyla felsefenin de gücüne dayanarak sınırlı olgular alanında daha ayrıntılı ve denenebilir bir izah tarzına ulaÅŸmanın olanağı doÄŸmuÅŸ, bilimsel düşünüş tarzı tüm bu tarihsel geliÅŸmelerin yarattığı zemin üzerinde gerçekleÅŸme ÅŸansına kavuÅŸmuÅŸtur. Felsefe ve pratikte edinilen bilgi birikimleri MS.13.yy.da Avrupa’da yoÄŸunlaÅŸmıştır. Daha önce de deÄŸindiÄŸimiz nedenlerle özellikle sınıflı toplumun derinliÄŸine yaÅŸanmamış olmasının yarattığı özgür düşünce zemininden dolayı, bu birikimlerin yeni bir düşünce sistemine dönüşmesinin en uygun koÅŸulları Avrupa’dadır. Kurulan ilk üniversiteler bu yy.da dinsel dogmaların etkisinden kurtularak deneye dayalı bir yolla ilk adımı atarlar. Roger Bacon bu dönemde yeni zihinsel yapılanmasının doruk ifadesi olması açısından yaÅŸanan dönüşümde önemli bir duraktır. Ortaçağın koyu karanlığı Bacon ile birlikte doÄŸa bilimlerinde yaÅŸanan geliÅŸmelere dayanarak yeni bir diyalektiÄŸe dayanan doÄŸa felsefesiyle aşılmaya baÅŸlanmıştır. OrtadoÄŸu için bir doruk olduÄŸu kadar bir sonun da ifadesi olan İbn-i Rüştçülük Batıda Roger Bacon'a yol açmakla bir diriliÅŸe dönüşmüştür. (İbn-i Rüşt'e göre ruh ölümlüdür, nedeni olan her ÅŸey zorunludur. Ve bundan ötürü tanrı da bir zorunluluÄŸa baÄŸlıdır. Biçimler özdeÄŸin içinde gizlidirler. Ve tanrılık etkisi gerektirmeksizin birbirlerinin içinden çıkarak varolurlar. Bundan ötürü de yoktan varolma söz konusu olamaz. Söz konusu olabilen gizliden-açığa, ilksiz-sonsuz ve zorunlu bir evrimdir. (Bkz. Felsefe Sözlüğü. Orhan HançerlioÄŸlu, İbn-i Rüştçülük)
Rönesans’ın en ilginç ve coÅŸkun düşünürü olarak nitelendirilen Bruno, tanrı ve evrenin bir ve aynı ÅŸey olduÄŸunu söylemekle geleceÄŸe dönük arayışların bu dünya üzerinde somutlaÅŸması demek olan bir düşünceyi de ileri sürüyordu. Felsefe aklın önünü açmakla, akla güveni geliÅŸtirmekle şüphesiz tarihte önemli bir geliÅŸmeyi yaratmıştır. Ancak daha önceki bölümlerde de deÄŸindiÄŸimiz gibi insan aklının aynı konularda birbirine çok zıt sonuçlara ulaÅŸmasına neden olacak zihinsel bir yapılanma da söz konusuydu. Daha MÖ. 6. ve 5.yy.da Heraklitos materyalist Phytagoras’ın idealist felsefenin temellerini atmasında da gördüğümüz gibi, tarihsel etkiler altında insan zihni bambaÅŸka yollar izleyebiliyordu. Pratikte edinilen bilgiler çoÄŸaldıkça insan aklının da kendisini sınayacağı ve geçmiÅŸin yarattığı yansımaları aÅŸacağı zemin doÄŸmuÅŸ oldu. Deneyle kanıtlanan bilgi aklın gerçeÄŸe daha çok yakınlaÅŸmasını da ifade ediyordu.
Burada ÅŸunu belirtmekte yarar var; insan zihninde yaÅŸanan aydınlanma tarihin her dönemde olduÄŸu gibi Rönesans’ta da toplumsal sahadan kopuk kalmamıştır. Bilimsel düşünüş tarzının geliÅŸmesi her ÅŸeyden önce Ortaçağın dogmatik zihniyetine dayalı siyasal kurumlaÅŸmalarının da gücünü yitirmesini saÄŸlamıştır. Rönesans sanat ve edebiyatında öne çıkan insan figürü, insanlığın yeni bir yaÅŸam tarzıyla karşı karşıya olduÄŸunu kanıtlamaktadır. Her bakımdan insan zihni ve ruhu dinsel dogmalardan kurtulup, dünyevi ve insana yönelik bir çizgiye girmektedir.
Bu kısa anlatımda da görüldüğü gibi bilim çağı kapitalizmin doğurduğu bir çağ değildir. Aksine kapitalizm bilimsel düşünceden güç alan ve bu temelde kendi kurumlaşmalarını gerçekleştiren bir sistemdir. Bilimsel düşünceyi bir çağla sınırlamak veya bir uygarlık biçiminin yaratımı olarak göstermek, hem düşüncenin toplum yaşamındaki etkisini pasifize etmek anlamını taşır, hem de bilimsel düşüncenin çağımızda üstünlüğünü koruyan düşünüş tarzı olması itibarıyla kapitalist uygarlığı süreklileştirmeye dönük siyasal bir yaklaşımı ifade eder. Nitekim insanlık doğuşundan beri bilim olgusuyla ilişki ve çelişki içindedir. Toplumun doğduğu günden bugüne, bilgi ve bilimsiz olunamayacağı açıktır. İlk taşı veya sopayı kullanan insan aslında bilgiye ulaşmış ve bugün varolmamızı sağlayan dev gibi adımların sahibi olmuştur. İlk çanak ve çömleğin, ilk değirmenin yapılmasından tutalım, ateşin evcilleştirilmesine kadar bütün ilkler, çağımızda olduğu gibi formülleştirilmiş olmasa da, bilim yapıldığının göstergesidir. İnsanlığın doğuşundan bugüne varolan bir olguyu bir çağla sınırlamak, olsa olsa o olgunun inkarı anlamına gelir.
Tam da bu noktada çağımızda bilimsel verilerle güçlendirilmeyen daha doğrusu bilimin gücüne dayandırılmayan hiçbir düşüncenin geçerli olmadığı görüntüsünden hareketle şu soru sorulabilir. Nasıl olurda bu kadar tanrılaştırılan bir olgunun inkarı söz konusu olabilir? Bu soruya tanrılaştırmanın kendisinin bilimsel düşünceye aykırı olduğunu belirtmekle ve bu görüntünün temellerine inmek gereği yanıtı verilebilir. Nitekim tanrı düşüncesi ilk insandan bugüne vardır. İslamiyet tanrıya her şeyi bilen olarak tanımlamış, bilgi ve tanrıyı yan yana, birbirleriyle kopmaz bağlar içinde olan iki olgu olarak formüle etmiştir. Bilimsel düşüncenin üstünlüğünü onu tanrılaştırarak, toplumsal zihniyete yedirtmek, daha çok çağımızın toplumsal kapasitesi ile ilgili olan bir sorundur. Bilimsel düşünce henüz kendi toplumsal kişiliğini yaratmamıştır. Daha sonra değineceğimiz gibi kapitalist uygarlık başlangıç özelliklerini yitirmiş olmakla birlikte toplumsal kapasitesi dine ve idealist felsefeye zorunlu bırakmakta, toplumsal yaşam daha çok bu zihniyet biçimiyle yönlendirilmektedir. Bilimsel düşüncenin diğer düşünüş biçimlerinden üstün olan pratikle doğrulanma ve insan pratiğine bağımlılığı bu yolla devre dışı bırakılmakta ve bilimin tanrılaştırılmasıyla adeta değişmezlik tanrılaştırılmaktadır. Bir başka açıdan bilimin tanrılaştırılması, bilimi elinde tutan dar çıkar guruplarının tanrılaştırılması anlamına da gelmektedir. Yüz binlerce yıllık tarihsel gelişim tanrıya atfedilen gücün toplum için ne denli bağlayıcı bir güç olduğunu kanıtlamıştır. Çağımızda da bilimsiz yaşam düşünülemeyeceğine göre ve her bakımdan bilimin yaratıcısı olarak yansıyan bir akılcılık olduğuna göre bilime sarılmakla bu azınlığın çıkarlarını korumaya dönük yaşam biçimlerine ve düşüncelere sarılmak aynı anlamı ifade etmektedir.
Yazının Devamı >> Kapitalizmin ideolojik kimliği - B) Bireycilik Ruhu
Gülbahar Köker
|