
|
Kapitalizmin İdeolojik Kimliği - C) Hümanizm
Kapitalist uygarlığın ideolojik kimliğinde insana değer verme insanı öne çıkarma yani hümanizm ilkesi üçüncü önemli özelliği teşkil etmektedir.
Daha önceki tüm çağların toplumsal biçimlenişlerde insan adeta yutulmuş gibidir. Toplumsallaşmanın kendisi insan yaratımı olmasına rağmen, tarihsel arka planda bu gerçeklik tanımlanamamış, tüm büyüklük ve önem tanrısal olana verilmiştir. Topluma tanrısallık atfedilerek aslında toplum sürdürülmeye çalışılmıştır. Ancak bu yapılırken insan kavramı geliştirilmemiş, onun kaderini tayin eden varlıklar yüceltilerek insan önüne konulanı yapmaktan öte rolü olmayan pasif bir varlığa indirgenmiştir.
İnsanın tanımsızlığına dayanan bu ideolojik kimlik şekillenmesi sınıflı toplumun kendisini dayandırdığı temel zemin olmuştur. Zaten tanrısal güçlerin sürekli büyümesi ile pasifize olan insan mitoloji ve dinlerle daha da alçaltılmıştır. Adem ile Havva şahsında suçlu ilan edilerek ebediyen tanrıların kulları biçiminde bir kimliğe mahkum edilmiştir. Tanrısal olana atfedilen yücelik insana reva görülen düşürülmüşlükle daha da derinleştirilmiştir. Egemen sınıfın tanrısal sıfatlara bürünmesi insanlığın ne kadar alçaltıcı olduğu düşüncesine dayanır. Bir nevi insan olmaktan uzaklaşılarak saygınlığın artırılacağı öngörülmüştür. Yüceliğin hep soyut kimliksel varlıklara atfedilmesi, ezilenler açısından da özgüvenini yitirme sonucunu doğurmuştur. İnsan olmak sürekli suçları artırılarak ancak hizmet karşılığında suçlarından kurtulma şansı bırakılarak bastırılması pasifize edilmesi gereken bir olguya dönüştürülmüştür. Böylece tanrısal varlıklar halinde insandan uzaklaştırılan efendi sınıfı karşısında insan olarak hayvanlar gibi sahip olunan ve sürekli çalıştırılan kullar, köleler düzeni gerçekleştirilmiştir.
Neolitik toplumla, sınıflı toplum değer yargıları arasındaki keskin karşıtlık köleliğe karşı bir direniş içinde olmuş, insan onuru ve vicdanı savunulmuştur. Kurtarılması gereken insanlık kavramı bu sürecin eseri olup çağlar boyu özgürlüksel çıkışları besleyen bir kaynak konumundadır. Zerdüşt'ün tanrısal olana atfedilen öneme rağmen tanrısından hesap sorması, döneminin keskin çelişkileri karşısında insan zihninde var olan yanılsamayı aşmaya dönük bir karakter de taşır. Kendi koşullarında Zerdüşt'ün insanlık adına açığa çıkardığı irade çağımızda bile eşine ender rastlanır bir güçlenmedir.
Grek felsefesinin insan aklını öne çıkarması, yaratım gücü olarak insanın görülmesi açısından tarihsel bir adımdır. Peygambersel çıkışlar da aynı amaçla insanı öne çıkarmaya, insanlık onurunu güçlendirmeye dönük arayışlardır. Ancak Hz. Muhammet'in insanı "Eşref-i Mahlukat" yani "Yaratılmışların en şereflisi" olarak değerlendirmesinde de gördüğümüz gibi insan "yaratılmış" olmaktan kurtulamamıştır. İslamiyet'in yayılmasında insana verdiği değer önemli rol oynamakla birlikte bu değerin gerçekleştirici gücü tanrı olmaktadır. İnsanlık onurunu kurtarmaya dönük tarihsel adımların büyüklüğüne rağmen gerçekleştirilen yeni toplumsal sistemlerin ideolojik kimlik merkezinde tanrı var oldukça sistemler tutuculaştığında insana yönelik baskı ve sömürü de varlığını korumuştur. Tanrısal yasa gücü aslında egemenlerin yasa koyma gücünü de sürekli kılmalarının en temel aracı olarak varlığını korumuştur. İdeolojik kimlikte güçlendirilen tanrı kavramı baskı ve sömürüyü maskeleyen güçlü bir araca dönüştürülmüştür. Cin, şeytan, melek gibi kavramlar da bu gerçekleşmeyi besleyen birer ideolojik kimlik bileşeni olarak rol oynamıştır. İnsan bu ideolojik kimliklerin merkezinde yer almaktan oldukça uzaktır. Eskinin tüm ideolojik işlevleri hep tanrı totem, kahraman, cin, şeytan, melek gibi insan dışı varlıkları yaratmaya ilişkindir. İnsanın yaratılış hikayesi mitolojilerde ve tek tanrılı dinlerde önemli bir değişime uğramamıştır. Yenilenen hep insan dışı varlıklardır. Bu varlıkların en temel işlevi ise insanı etkisizleştirmektir. Bu soyut tasarımlar birer ideolojik egemenlik aracı olarak insan zihninde köleleştirici etkiyi yaratan bir rol oynamıştır. İnsanlığın kendisi sürekli gelişim halinde olsa da, bu yolla sürekli bir köleliğin içinde tutulmuştur.
Rönesans'ın belki de en büyük katkısı bu insan dışı varlıkların yerine ideolojik kimlik merkezine insanı oturtmasıdır. Teke indirilerek özellikleri kapsamlılaştırılan tanrı maskeleri de böylece yırtılmış, hümanizmle bu yapay varlıklar yadsınmış ve en yüce değer olarak insan ve onun temel özellikleri bu yapay varlıkların yerini almıştır. İdeolojik etkinlik artık en etkin insanlık tanımını yapmakla sağlanabilir bir düzeye gelmiştir. Kapsamlı ve toplumu etkisi altına alan özgür insan merkezli bir bakış açısı egemen olmaya başlamıştır. İnsan artık hazır dogmalara ve tanrılara tutsak ve kul edilmek yerine, onlardan koparılmış ve öz iradesiyle kendisini yaratan bir kimlik olarak tanımlanmıştır. Böylece yaratıcılığı tanrı işi olmaktan çıkarıp, bir insan özelliği haline getiren özgüven duygusu gelişmiştir. Hümanizmle insanın kendi kaderini tayin edebileceği kendi kendisinin efendisi olabileceği bir döneme girilmiştir.
Kapitalizmi şekillendiren ideolojik kimlik özelliklerinin en önemlilerinden biri hümanizm olmakla birlikte kapitalizmin açığa çıkardığı sonuçlar hümanizm konusunda daha köklü değerlendirmeleri zorunlu kılmaktadır. Bireycilik ruhunun derinleştirilmesiyle bireyin zihniyet yapısında yaratılan daralma gibi bir anlam daralması hümanizm içinde pratik bir sonuç olarak açığa çıkmıştır. Toplumsallık ve tanrı kavramları bilimsel bir yaklaşımla değerlendirilmediğinden hümanizm tanrısal maskelerin görüntülerinin çözümlenmesi dışında derinlikli bir anlama kavuşturulmamıştır. Kapitalizmin uygulamaları olarak açığa çıkan insanlık adına insanlığa karşı uygulanan en büyük toplu cinayetler, katliamlar, jenositler, insanlık tarihinin en büyük kazanımlarından birinin daha tersinden rol oynayarak bir maskeleme aracına dönüştürüldüğünü kanıtlamaktadır. Güncel olarak da egemenlerce dile getirilen hümanist söylemler ideolojik kimliklerin pasifize edilmesine dönük bir araç rolü oynamakta, içeriği boşaltılmaktadır. Geçmiş tarihsel süreçlerin, insanı düşürülmüş bir varlık olarak tanımlayan zihniyetleriyle sıkı bir bağ içinde, bireycilik ve bilimsellikle beslendiğinden dolayı daha büyük tehlikelerle yüklü bir zihniyet yapılanması çağımızda da varlığını sürdürmektedir. Bilimsel düşünce toplumsal bir kimliğe dönüşmediği sürece hümanizmin tersinden bir maskeleme aracı olmaktan kurtulamayacağı açıktır.
Yazının Devamı >> Kapitalist Sistem ve Kurumlaşmaları
Gülbahar Köker
|
|
|