AnasayfaspaceHaberlerspaceForumspaceYazılarspaceBilgilerspaceSitemapspace
BulunduÄŸunuz bölüm:   Anasayfa / Yararlı Bilgiler / Düşünce ve İdeoloji


Kapitalist Sistem Ve Kurumlaşmaları
Kapitalist Sistem Ve Kurumlaşmaları
Tersi yansıtılmaya çalışılsa da, ideolojik kimliğin üretim üzerinde belirleyici bir güç olduğunu en açık biçimde yansıtan sistem kapitalist sistemdir. 18.yy.ın ortalarında kendini gösteren sanayi devrimi Rönesans'ın yarattığı zihniyet devriminin insan yaşamında ne kadar büyük etkiler yarattığının bir göstergesi olarak açığa çıkmıştır. Makine tekniğinin devreye girmesiyle üretim tarihinde büyük gelişmeler yaşanmıştır. İdeolojik kimlik kadar üretim yapısıyla da, kapitalist sistem uygarlık tarihinde keskin bir çıkışı ifade etmektedir. Geçmiş toplumsal sistemlerin aksine üretim değil, tüketim sorunları yaşanmaktadır.

Kapitalist uygarlığın ideolojik kimlik özelliklerini değerlendirirken açımlamaya çalıştığımız tarihsel bağlar, üretim tekniği için de geçerlidir. İnsanın kullandığı ilk taş, sopa doğa ile arasına koyduğu tekniktir. Tel Khalaf kültürü sınıfsız toplum tekniğinin doruk ifadesidir. Sınıflı toplum uygarlığı boyunca gelişen teknik temel öz ve nitelik olarak Tel Khalaf kültürünün teknik düzeyini aşamamıştır. Kapitalist toplumda ulaşılan teknik düzeyin evrim olarak değerlendirilmesi kendisinden önceki toplumlardan bu konuda gösterdiği keskin farklılıklardan kaynaklanmaktadır. Bilimsel düşüncenin teknik alanına da yansıtılması ilk defa bilim ve tekniğin birbirini sürekli besleyerek geliştirdiği ve insanlık için sınırsız yaşam olanaklarının açığa çıktığı bir maddi zemini doğurmuştur. Ancak ideolojik kimlik tanımında da ele almaya çalıştığımız bireycilik tekniğin bu amaçla kullanımını engelleyen en temel faktörlerden biridir. Bu nedenle insanlığın temel ihtiyaçlarından çok, "Azami Kar" kanununa göre belirlenen üretim alanları etkin olmaktadır. İnsanlık en temel gereksinimlerini bir yana bırakıp, kar sahiplerinin keyfine göre oluşturduğu yapay gereksinimlerini karşılama peşinde koşar duruma getirilmektedir. Reklam sektörü kapitalist uygarlık ideolojik kimliğinin üretim alanının kendisini ne düzeyde etkin bir ideolojik savaşım aracı haline getirdiğinin en etkili göstergesi olarak günlük yaşamı belirlemekten tutalım, geleceğe dönük ütopyaları şekillendirmeye kadar en temel rollerden birini oynamaktadır. Reklam dünyasının oluşturduğu gelecek ütopyaları adeta insanın mutluluk veya bunalım gerekçelerini şekillendirmektedir.

Sistemin kar biçimindeki sömürüye dayanması insanlığın yeterli üretim kaynaklarına kavuşması önünde en büyük engeldir. Hala dünyanın hiç de küçümsenmeyecek bir bölümünde (beşte birinde) açlıktan ölme tehlikesiyle karşı karşıya kalındığı gerçeğini göz önüne getirdiğimizde, çağımızda yaşanan tüketim sorunlarının ideolojik kimlik özelliğiyle ne denli sıkı bağlar içinde olduğu açığa çıkmaktadır. Bu sorunların aşılmamasının temelinde kapitalizmin ideolojik kimliği ile üretim biçimi olarak maddi kimliği arasındaki bağların yeterince çözümlenmemesi ve alternatiflerinin güçlü oluşturulmaması yatmaktadır.

Kapitalist sistem ideolojik kimliğinin açığa çıkardığı en önemli sonuçlardan biri de sistem kurumlaşmalarının tarihinin geçmiş süreçleri ile kıyaslandığında oldukça farklı görünüm arz eden özellikleridir. Köleci ve feodal toplum kurumlaşmaları tarihte birbirlerine ne kadar benzer görünümler taşıyorsa kapitalist toplum kurumlaşmaları o kadar farklı bir görünümdedir. 17. YY da (1640'lar) İngiltere'de 1789'da Fransa'da 19. Ve 20 yy.larda bir çok Avrupa ülkesinde ve dünyanın diğer ülkelerinde çalkantılı, kanlı devrimler burjuvazi önderliğinde uygarlığın öz ve biçiminde önemli değişiklikler yaratmıştır. Kapitalist uygarlığın gelişimiyle birlikte önem kazanan ve içeriğinde önemli değişiklikler yaşayan kurumların başında ülke, ulus, cumhuriyet, yurttaşlık, laiklik, demokrasi, hukuk ve insan hakları gelmektedir. İdeolojik kimlik yapılanmasında olduğu gibi sistem kurumlaşmasında da insanlık tarihinin önemli bir aşamasının yaşandığı kesindir. Ancak bilimsel düşüce gereği bu kurumlaşmalara içerilen anlamın açığa çıkan pratik sonuçlarla birlikte değerlendirilmesi en doğru yaklaşım olacaktır.

"Ülke" kavramı insanlığın yerleşik yaşama geçişiyle birlikte anlam kazanan bir kavramdır. Bir toplumsal sistemin benzer ve organik bağları olan toplum kesimlerinin ortaklaşa yaşadıkları geçmişin birikimleri kadar geleceğin umutlarını da kapsayan ve zenginliklerinden ötürü bağlılığa zemin teşkil eden coğrafi mekanlara verilen addır.

Toprağa dayalı üretime geçişe kadar temel geçim kaynağı olan avcılık ve toplayıcılık bir ülke kavramını gerekli kılmıyordu. Avcılık ve toplayıcılıkta da sonuçta insanın yaşamı coğrafyadan bağımsız gelişmede de av hayvanları ve bitkiler temel önem kazanan olgulardır. Coğrafya ancak bunların varlığıyla önem kazanır. Tükenmeleriyle önemini yitirir. Doğa nimetlerinden yararlanmanın ötesine geçme olmadığından doğa ile ilişkilenmede bu nimetler üzerinden şekillenir neolitik devrimle birlikte ekilecek topraklar üzerinde gelişme tüm tarih birikimlerinin ve gelecek tasarımlarının toprakla özdeşleştirilmesi sonucunu doğurmuştur. Üzerinde tarım yapabilecek ve tüm maddi-manevi değerlerin şekilleneceği toprak yani yurt olmadan değil gelecek tasarımları yapmak; toplum yaşamını bir gün bile garanti altına almak mümkün değildir. Böylece yurt kavramı tüm kutsal değerlerin içerildiği bir kavrama dönüşmüştür. Kadının kutsallığı toprakla özdeşleştirilmiş ve toprak ana bugün bile çokça telaffuz ettiğimiz bir deyim olacak kadar insan zihnine yerleşmiştir.

Sınıflı toplumun gelişimiyle birlikte ülke kavramında da önemli değişiklikler yaşanmıştır. Yeryüzü cenneti nasıl ki rahip tapınaklarına hapsedilmişse, Dilmun (cennet) adına savunulması gereken sınırlar biçimini almıştır. Toplum bağlarının soya dayalı olmaktan çıkışı ve siyasal bağlara dönüşmesi gibi ülke kavramının içeriği de bu bağlar doğrultusunda anlam kazanmıştır. Efendiler için üzerinde mülklerini koruyup geliştirebilecekleri, sömürü düzenlerini garantiye alacakları kutsal tapınaklarını yükseltecekleri sınırları ifade etmiş; ülke sürekli kutsanarak özünde egemenlerin siyasal olarak hükmettiği sınırlar kutsanmıştır. Üretim biçiminin toprağa bağlı olmasının etkileri olsa da, tarih boyunca sürekli büyüyerek gelişen yan siyasal yaklaşımdır.

Kapitalizmin ideolojik kimliği en büyük dönüşümlerden birini ülke kavramında yaratmıştır. Tanrı maskeli ideolojilerle öbür dünyaya hapsedilen cennet hayali insan merkezli ideolojik kimlikte yeryüzüne indirilmiş; Thomas Moore'un Ütopya'sı, Campenalla'nın Güneş Ülkesi cennetin birer habercisi gibi biçimlenen ülke özelliklerini yansıtmışlardır. Bir yandan toplumsal çelişkilerin öbür dünyadaki cennet değil bu dünyanın kendisinde çözümleneceği fikrine dayalı olarak gelişen mücadelelerin yoğunlaşmasını; bir yandan da sermaye sınıfının egemenliğini sınırsızca gerçekleştirmesinin tek yolunun dünyevi alanda olduğu sonucunu açığa çıkarmıştır. Tüm bunlarla birlikte toplumsal kültürde etkin olan din ve idealist felsefeye dayalı yapılanma nedeniyle kapitalist uygarlık sürecinin en yoğun savaşlarına neden olan bir kavram olma özelliği kazanmıştır. Kapitalizmin doğuşunda özgürlük ütopyalarının yoğun içerildiği bir kavram olması nedeniyle özgürleştirici bir güç kaynağı olma rolünü oynamış olsa da, giderek daha çok kar amaçlı, daha çok pazar edinmeye yöneltilmiş, savaşların merkezinde yer alan bir karakter kazanmıştır. I. ve II. Dünya savaşları gibi tarihin hiç bir dönemiyle kıyaslanamayacak düzeyde kanlı savaşlara yol açmıştır. Kutsanan ve şovenizm yüklenen ülke kavramı burjuvazinin çağımızda yaşanan sorunların merkezinde yer alan zihniyet yapılanmasının da bir göstergesidir.

Günümüz koşullarında kapitalizmin çıkar bencilliği tersinden bir gelişmeyle; küreselleşmeyle telafi edilmeye çalışılmaktadır. Globalleşmenin kendisi halklara enternasyonalizmin yolunu açmakla birlikte, özgür yaşam umutlarını gerçekleştirecekleri ülke ütopyasından uzaklaştırıp, köksüzleştirme aracı olmaya dönük bir ideolojik maske olarak rol oynamaktadır. Globalizmle kastedilen sermayenin sınır tanımaz özgürlüğüdür. Bu yolla dünyanın en ücra köşelerinin sınırsız kar olanaklarına kavuşma amacıyla adeta yutulur bir konuma getirilmesinin zemini oluşturulmaktadır.

"Ulus" kavramı, kapitalist toplum koşullarında en çok gelişen kavram ve sosyolojik olgudur. Avrupa'da kilise etrafında ortak dil ve kültür oluşumunun zeminleri hazırlanmış olsa da, ulus olma bilincini şekillendirmede burjuvazinin öncülüğü belirleyici olmuştur. Ulus olma bilinci kapitalizmin geliştirdiği yeni toplumsal biçimlenmenin en önemli özelliklerindendir.

Ortaçağın temel bağlayıcı gücü olan aynı dinden olma faktörünün yerini aynı ulustan olmak almıştır. Dinsel bağlar ikinci plana düşerken ulusal bağlar öne geçmiştir. Feodal çitleri kırma, ortaçağın ümmet anlayışını zayıflatma, bunların yerine ulusal pazarı, ortak tarih ve kültür bilincini geliştirmede olumlu rol oynamışsa da, ideolojik kimlik karakteri nedeniyle insanlığı daha tehlikeli bağnazlıklarla yüz yüze getirmiştir. Bireycilik ruhu ile beslenen aynı ulusa ait olma duygusu, giderek bir ulusun diğerine üstünlüğü fikrine, şoven ulusçuluğa yol açmıştır. Ulusal fanatizm, din fanatizmini aratmayacak savaşların beslendiği temel ruhsal biçimlenme olarak rol oynamıştır. Hitler faşizminde görüldüğü gibi uçlaşan, açığa çıkan yanları olmakla birlikte, güncel olarak da kapitalist sınıfın çıkarlarını gizlemek ve toplumsal çelişkilerin kaynağını örtbas etme amaçlı sık sık başvurduğu bir ideolojik maskeleme olmaktadır. Bu amaçla kapitalistlerin dillerinden düşürmedikleri ulusal devlet olgusu özünde olmayan bir olgudur. Kapitalizmin doğuş süreçlerinde proletarya ve burjuvazinin ortak çıkarlarını temsil ettiğinden nispeten anlam taşımakla birlikte devletin kendisi sınıfsal egemenlik aracıdır. Tüm ulusun çıkarlarını temsil etmesi bu noktada varlık gerekçesine de ters düşmektedir. Ulusal devlet kavramı için belirtilecek en önemli gerçekliklerden biri Sümer Rahip Devletinden bugüne sürekli yetkinleştirilerek geliştirilen ve burjuvazi adına yaratılan bir biçimleniş olduğu gerçeğidir. Ulus olma bilincini de yönlendiren burjuvazi çıkarları doğrultusunda devletin ulusunu yaratmaya, ulus, iradesini kırmaya dönük geliştirilen bir kavram olmaktadır.

Dar burjuva çıkar mantığından arındırıldığında ulusal bilinç çağımızda özgürlüğüne kavuşmamış olan halklar açısından ilerici rol oynamaktadır. Egemen ulusların şovenizmini kırmada en etkin rolü oynaması bakımından demokrasinin gelişmesinde de önemli bir faktör olmuştur.

Kapitalizmi feodal çağın kurumlaşmaları karşısında başarıya götüren gelişmelerin en önemlilerinden biri de "Cumhuriyet"tir Kavram olarak halk yönetimi anlamına gelir. Ne var ki, içeriğine yüklenen anlamın gerçekleşen bir olguymuş gibi yanılgılı ele alınması bir çok gerilik ve yozlaşmanın varlığını sürdürmesine neden olmaktadır. Burjuvazinin cumhuriyet rejimine verdiği değerin sınıf çıkarlarıyla sınırlı olduğu, tarihsel olarak, güncel olarak yaşanan bunalımlarla da kanıtlanmaktadır. Halkın siyasal tartışmaya çekilmesi anlamında olumlu bir çok gelişmeyi yaratmakla birlikte siyasal iktidar arayışlarını sermaye çıkarlarını korumaya dönük yapılanmalara kanalize etmekle, ortaçağ monarşilerinin, diktatörlüklerinin uygulamalarını çağrıştıran pratik gerçekleşmeler açığa çıkmaktadır. Toplumu bin yıllar boyunca etkisine alan dogmatizmin egemen sınıfta yarattığı bencillik ve ezilen kesimlerde yarattığı ufuk darlığı, halk yönetiminden çok halkı yönetme anlamını içermektedir. "Lafta cumhuriyet olmayan rejim, bugün neredeyse kalmamış gibidir, ama özünden en çok kopan rejim de cumhuriyettir" (A. Öcalan. Sümer Rahip Devletinden Demokratik Cumhuriyete Doğru Cilt 1, syf.332)

Cumhuriyetin her çeşit dar zümre iktidarı olan oligarşilerin ardında gizlendikleri aldatıcı bir aygıt olmaktan çıkarılması, kendi çıkarlarının bilincine varan toplumla doğrudan bağlantılıdır.

Kapitalizmin ideolojik kimliğini yaşamsallaştırmada dayandığı en önemli kavramlardan biri de "Yurttaşlık"tır. Burjuvaziyi başarıya götüren etkenlerden biri de tarih boyunca bireyi eritmeye dönük ideolojilerin birey üzerinde baskı yürütmeye dönük bağlarını kesmek olmuştur. Tarih boyunca birey ilk kabile üyeliğinden tutalım aynı din ve tarikat üyeliğine kadar çeşitli üyelik konumlarını yaşamıştır. Ancak hiç birinde yurttaşlık bağlarında olduğu kadar geniş tanımlanan bir üyelik konumu söz konusu değildir. Örneğin, yurttaşlık tanımında yer verilen, 'yasalar karşısında eşit olma' birey için önemli bir gelişmedir.

Ancak tarih boyunca tüm toplumsal otoritelerin yaptığı gibi bireyi eritme politikasının en kapsamlısı da yine kapitalist çağ uygarlığında yaşam bulmaktadır. Birey üzerinde devlet eliyle yürütülen politikalar daha da karmaşıklaşmış, özgür yurttaşlık kavramı bu nedenle güncel olarak da yaşanan sorunlarda ve tartışmalarda önemli yer edinmektedir. Özellikle gelişen iletişim teknolojisiyle burjuvazinin çıkarlarına hizmet edecek birey tipi adeta programlanarak yaratılmaktadır. Tarihin hiç bir döneminde ne mitolojilerin ne de dinlerin yaratamadığı güdümleme, bilim adına, gelişen teknolojiye dayanılarak yaratılmaktadır. Bu yönüyle en çok yapaylaştırılan kavramlardan biri olmaktadır. Yaratılmak istenen yapay vatandaş şekillenmesinin dışına çıkma yasalar karşısında eşitliğin de sona erdiği nokta anlamına gelmektedir. Bireysel özgürlük tanımını gerçekleştirmeye dönük her tür mücadele yaklaşımı vatandaşlık haklarının askıya alınma gerekçesi sayılmaktadır.

Az gelişmiş ülkelerde bu durum çok daha karmaşık bir gerçekliğe de yol açmıştır. Özgür yurttaşlığın geliştirilmesindense, her tür din ve tarikat üyeliğinin gelişimi bizzat desteklenerek, birey üzerinde yaratılan denetim ağı da karmaşıklaşmıştır. Yurttaş olma bilinci bu nedenle gelişmiş kapitalist ülkelerde içerdiği anlamı ifade etmekten de uzaktır. Daha çok tarihsel gelişim süreçleri boyunca var olan üyelik biçimlerine ve bunlar üzerinde şekillenen ilişkiler üzerine eklemlenmiş, güncel olarak da yasal kriterlerini belirlemede etkin olamayan bir üyelik biçimi konumundadır. Bunda hem egemen sınıf ve ulus kültürleri ve buna dayalı olarak şekillenen devlet kurumlaşmaları hem de, ezilen ulus ve sınıflarda var olan zihniyet yapısındaki dogmatizm rol oynamaktadır.

Kapitalist sistem kurumlaşmalarında "Laiklik" ilkesi, burjuva sınıfının hem ideolojik hem de politik olarak kilisenin kuşatmasından kurtulmak için dünyevileşmeye dayalı en önemli ve devrimci ilkesidir. Din ve devlet işlerinin ayrılması anlamını taşımakla birlikte güncel olarak içeriği en çok boşaltılan kavramlardan biri durumundadır. Din olgusu sosyolojik olarak çözümlenmedikçe ve devletle bağı doğru konulmadıkça gerçek anlamda laikleşme söz konusu olamaz. Burjuvazinin doğduğu koşullarda sosyoloji bir bilim dalı olarak gelişmemişti. Daha da ötesi burjuva ideolojisi bir sınıf ideolojisi olduğundan bu ideolojiye dayanılarak doğru din çözümlemesi gerçekleştirilemez. Burjuvazinin laikliğe yüklediği anlam, kilise otoritesinin sınırlandırılmasından daha kapsamlı bir anlam ifade etmez. Bu kapsamda ele alındığında Hz. İsa'nın Roma'ya vergilerini vermek istemeyenlere, "Tanrının hakkını tanrıya Sezar'ınkini Sezar'a verin"sözleri de en az burjuva laikliği kadar laik bir yaklaşımdır. Hatta yarattığı ahlak ve vicdan devrimiyle çok daha gelişkin bir düzeyi de ifade eder. Burjuva laikliği ise kendi sınıf iktidarını gerçekleştirmeye dönük, kilise iktidarına karşı bir savaşım aracıdır. Bu nedenle dinin çözümlenmesi değil, kaba inkarına dayanır. Oysa devlet bir sömürü aracı olarak varlığını sürdürdükçe laik bir yönetim anlayışından bahsedilemeyeceği açıktır. Sümer örneğinde gördüğümüz gibi devlet yapılanması dinle sıkı bir bağ içinde olup, daha çok bu ağın çözümlenmesi gerekmektedir. Mitolojilerin yerini topluma dönük baskı aracına dönüştürülmüş, farklı, en değme bilimsel söylemlerle donatılmış ideolojilerin alması önemli bir niteliksel farkı ifade etmemekte, daha çok biçimsel bir dönüşüm olmaktadır.

Nitekim mitolojiler ve dinler kendi başlarına toplumsal baskıyı yaratmazlar. Ancak devlet olarak varlık kazandıklarında etkin olurlar. Burjuvazinin yaptığı daha çok dinsel örtülü devlet yerine laik-pozitivist örtülü devleti koymak olmuştur. Ortadoğu'nun dine dayalı siyasal iktidarları çağımızda yaşanan sorunlarda ne kadar pay sahibi ise hatta daha da fazlası Avrupa'nın laik görünümlü siyasal iktidarları için de geçerlidir.
Kapitalizmin geliştirdiği önemli bir kurum da, "Demokrasi"dir. Kapitalizmin dayandığı tüm değerlerde olduğu gibi demokrasi de insanlık tarihinin birikimi olarak ortaya çıkmıştır. Hatta tarihsel temeli en güçlü olan kurumlaşmadır denilebilir.

Kabile toplumlarında bile yönetim tüm kabilenin onayından geçer. Topluma yararlık düzeyi yüksek olanlar toplumun yönetim gücünü de oluÅŸtururlar. Sümerlerde yapılan neolitiÄŸin tüm deÄŸer yargılarını kullanmada olduÄŸu gibi bu geleneÄŸinde çarpıtılması ve tüm toplumun kaderini belirleme hakkının hakim cins ve sınıfla sınırlandırılmasıdır. Tanrı kralların rolü arttıkça demokratik karakterin de zayıfladığı tarihsel geliÅŸmelerden anlaşılmaktadır. felsefi düşüncenin geliÅŸimi sınıflı toplum demokrasisinin geliÅŸiminde önemli rol oynamış, Atina demokrasisinin dayanağını oluÅŸturmuÅŸtur. Köleci hakim sınıfın erkeklerini kapsayan bir demokratik sistem oluÅŸturulmuÅŸtur. Kapitalist sistem de demokrasi ile özdeÅŸ gibi gösterilmekle birlikte özde Atina demokrasisinin karakterini aÅŸamamıştır. Demokrasinin geliÅŸimi Fransa’da da görüldüğü gibi ancak geliÅŸen toplumsal mücadelelerle söz konusu olmuÅŸtur. Demokrasinin burjuvazi için ifade ettiÄŸi anlam daha Fransız ihtilalinin hemen ertesinde açığa çıkmıştır. Fransa'da cumhuriyetin ilanıyla birlikte Fransa karşısında birleÅŸen Avrupa monarÅŸilerine karşı burjuvazinin ilerici kanadı olan Jakobenler içeride, bir takım demokratik önemler geliÅŸtirerek halkla baÄŸlarını güçlendirme yoluna gitmiÅŸlerdir. Genel oy hakkı, mülkiyetin geniÅŸletilmesi, herkese açık eÄŸitim, sosyal yardım vb. tedbirler geliÅŸtirilmiÅŸtir. Yani demokrasi halkı burjuvazi çıkarları ekseninde birleÅŸtirmeye dönük taktiksel bir yaklaşımın ötesinde bir anlam ifade etmemiÅŸtir. Robespierre’nin de dediÄŸi gibi bu önlemler, “Halkın esenliÄŸi bakımından tehlikeli anlarda gerçeÄŸin sesini boÄŸmak için, kurnazlıkla öne sürülen birtakım birlik beraberlik düşünceleri...”geliÅŸtirmeye yöneliktir. Ve bu gerçeÄŸin ifade edilmesi ve demokrasinin anlamını bulmasına, Robespierre’nin dediÄŸi gibi, “insanları yalnız özgürlük sevgisi” nin birleÅŸtirmesi gerektiÄŸi düşüncesine verilen yanıt giyotin olmuÅŸ, (1794) burjuvazinin, “sosyal ve demokrat” görünümü doÄŸduktan hemen sonra ölmeye yüz tutmuÅŸ, 1799 da gerçekleÅŸtirilen ve Bonapart’ın iktidarıyla sonuçlanan hükümet darbesiyle gerçek rengini açığa çıkarmıştır.

Kapitalizm tarihi boyunca sermayedarlar açısından demokrasinin ifade ettiği anlamın değişmediğine Sovyet sosyalizmi karşısında palazlanan Hitler faşizmi de başka bir örnektir. Kısacası burjuvazi için demokrasi zorlu süreçlerde başvurduğu bir araç olma konumundan öte bir anlam ifade etmemektedir. Günümüzde şiddetin yanında, hatta daha etkin rol oynayan güdümlenmiş birey yaratma politikaları bile demokrasinin içeriğinin boşaltılmasına örnek uygulamalar olarak varlığını sürdürmektedir.

Demokrasinin esas önemli yanı, yönetim yapısından çok toplumsal sorunları çözüm tarzından ileri gelmekte ve içeriğinin doldurulması toplumsal muhalefete içerilen bilimsel düşünüş tarzıyla yakından bağlantılı olmaktadır. Demokrasi çoğunluğun yönetimi olduğu kadar özgünlükleri, azınlık haklarının da korunmasını ifade eder. Ancak her tür sınıf hakimiyeti ve geleneksel toplum yapılanması bu tanımın yaşamsallaşması önünde en büyük engeldi. Her şeyden önce demokrasinin gelişmesi aydınlanan, çıkarlarının farkına varan ve bu doğrultuda örgütlenen bireyi gerekli kılar ki, kapitalist sistemin toplumsal kimliğinin temelinde yatan idealist felsefe ile sistemin bilimsel düşünceden güç alan kurum ve kuruluşlarıyla toplumu yönlendirme özelliği bunun gelişmesi önünde engel olmaktadır. İdeolojik hegemonyayla da yetinilmeyip, dogmatik zihniyetin ve geleneksel ölçülerin dışına çıkan birey veya örgütlenmeler karşısındaki baskı politikalarıyla sınırlandırılması, kapitalizmin barındırdığı çelişkilerden kaynaklı olarak yaşanmaktadır. Çoğunluğun iktidarı ekonomik, sosyal, siyasal her tür eşitsizliğin giderek çoğunluk lehine bozulmasını ve kara dayalı çıkar mantığının sınırlandırılmasını da beraberinde getirir. Bireyin kendisini özgür gerçekleştirmesini de içine alan geniş bir çerçevede değerlendirildiğinde, daha da köklü eşitlikçi sömürüsüz bir sisteme evrilmeyi de ifade eder. Burjuvazinin demokrasiyi göze alamaması, sınıf çıkarlarını sürdürdüğü zemine vurulan güçlü bir darbe olmasından kaynaklanır. Dönem dönem ön plana çıkan sınırlı demokratik açılımlar ise, kapitalizmin yarattığı çelişkiler karşısında yürütülen mücadelelerden ve bilimsel teknik düzeyin sorunların zora dayalı çözümünü geçersiz kılmasından kaynaklanmaktadır. Sınıf farkları kesinleştikçe artan mücadeleler karşısında burjuvazinin asıl seçeneği İkinci Dünya Savaşında somutlaşmıştır. Ancak reel sosyalizmin -tüm yetersizliklerine rağmen- gerçekleşen düzeyi ve nükleer silahlanmanın ulaştığı düzey kapitalizm açısından demokrasiyi bir zorunluluk haline getirmiştir.

Hukukun üstünlüğüne dayalı devlet yönetimi kapitalist çağda gelişme gösteren diğer önemli bir kurumsallaşmadır. Dar anlamda hukuk, devletin kendi iç düzenleme kuralları, vatandaşlarıyla arasındaki ve vatandaşlar arasında uygulanan kurallar bütünüdür. Ancak bu tanımda güncel yaşamda bir çok uygulama sorunuyla karşılaşmaktadır.

ToplumsallaÅŸmanın ilk aÅŸamasından beri tek tek bireyleri bir arada tutan yasalar varolmuÅŸtur. İlk kabileleri bir arada tutan simgesel güç olan totemler etrafında ÅŸekillen tabulardan tutalım, toplumsal geliÅŸmeyle birlikte deÄŸiÅŸik biçimler kazanan töre ve geleneklere kadar yaÅŸamımızı yönlendiren bir çok yazılı olmayan yasa mevcuttur. Sınıfsız toplum aÅŸamasında toplumsallaÅŸmanın kendisi bir zorunluluk olduÄŸundan bu yasaların uygulanması için zora gereksinim duyulmamıştır. Toplum, bu yasalar etrafında inanca dayalı zihniyet yapılanmasıyla varlığını sürdürmüştür. Bu süreçte yasaların doÄŸası da toplumu dolayısıyla yaÅŸamı garanti altına alan özelliktedir. Sınıflı toplumla birlikte köle sahiplerinin çıkarlarını korumaya dönük, daha çok efendilerin iç iliÅŸkilerini ve köleler üzerindeki uygulamalarını ÅŸekillendiren ve bu nedenle toplum üzerinde bir baskı aracı olmaktan öteye gitmeyen yazılı yasalar devlet hukukunu oluÅŸturmuÅŸtur. Ur-Nammu yasalarında görüldüğü gibi (MÖ. 2050) sistemi reforme etme yasaları olduÄŸu gibi sistemin ataerkil karakteri netleÅŸtikçe Hammurabi kanunları (MÖ.1750) somutunda “göze göz, diÅŸe diÅŸ” anlayışına dayalı olarak oluÅŸturulan yasalar da vardır. Ancak hepsinin temel özelliÄŸi topluma dönük birer baskı aracı olmalarıdır. Bu temel zihniyet yapısı Tevrat, İncil ve Kuran yasalarını ÅŸekillendirmede rol oynadığı gibi kendisini kapitalist topluma kadar da taşırmıştır.

S. N. Kramer, Tarih Sümerde BaÅŸlar adlı yapıtında MÖ.1850 lerde Sümerlerde iÅŸlenen bir cinayet karşısında, Sümer yargıçlarının aldığı bir karara iliÅŸkin, 20. yy' da da aynı kararların alındığını belirterek gösterdiÄŸi ÅŸaÅŸkınlık (syf. 82) kapitalist sistemin hukuk kurumlaÅŸmasının diÄŸer tüm kurumlaÅŸmalarda olduÄŸu gibi hatta daha çarpıcı bir biçimde Sümerleri aÅŸmamasının bir sonucudur. Kapitalist çaÄŸda hukuk, çağın ulaÅŸtığı düşünce ve yaÅŸam düzenine göre yeni bir biçim kazanmış, karmaşıklaÅŸan toplumsal iliÅŸkilere göre ayrıntılandırılmış olsa da devletin hizmetinde olduÄŸu, devletin üstünlüğüne dayalı bir kurumlaÅŸma olduÄŸu sıkça karşılaÅŸtığımız uygulamalarda da açığa çıkan bir sonuçtur. GeniÅŸ toplumsal kesimlerin gücünden ve isteminden bağımsız, egemen sınıf çıkar yaklaşımlarını ifade eden bir biçimleniÅŸte olduÄŸu için çoÄŸu zaman toplumsal geliÅŸmeler açısından fazla anlam ifade etmez. J. J. Rousseau bu gerçeÄŸi şöyle tanımlar; “ Bir kötürüm koÅŸmak istese, bir çevik adam da istemese ikisi de oldukları yerde kalırlar. Politik bütünde de aynı etkenler vardır: Güç ile istem onda da birbirinden ayrılır. İsteme, yasama gücü, güce de, yürütme gücü denir. Bunların ikisi birleÅŸmedikçe politik bütünde hiçbir ÅŸey yapılamaz, yapılmamalıdır da.” Sınıflı toplum karakterinden dolayı kapitalist toplumda da bu nedenle hukukun en temel dayanağı olan adalet anlayışı, sistem çıkarları söz konusu olduÄŸunda devreden kalkmakta, düşünce özgürlüğünden tutalım, örgütlenme özgürlüğüne kadar hukuk devre dışı kalmaktadır. Sermayenin çıkarını korumak söz konusu olduÄŸunda ulusal, uluslararası hukuk çiÄŸnenmekte, en fazla da devletin kendi kurumları yazılı hukuk kurallarının dışına çıkmaktadır. Faili meçhuller, insan hakları ihlalleri vb. daha sayabileceÄŸimiz birçok örnek, devlet kurumlarının kendi hukuklarını çiÄŸnediklerinin en açık göstergesidir. Toplumsal mücadelelerde, demokratik mücadeleler yoluyla edinilen kazanımlarla hukukun demokratikleÅŸtirilmesi söz konusu olduÄŸu gibi, mücadeleler baÅŸarısızlıkla sonuçlandığında, yasaklar dozajının arttırılması vb. hukuksal deÄŸiÅŸikliklerle sıkça karşılaşırız. Ancak biçimi ve kapsamı ne olursa olsun sınıflı toplum hukuku karakteri gereÄŸi devletin temelinde yer alamaz. “Adalet mülkün temelidir” sözüyle de ifade edildiÄŸi gibi ancak mülkün, yani devletin varlığını korumaya dayalı hukuk anlayışı pratik yaÅŸamda geçerlidir.

Yazının Devamı >> Kapitalizmde Kadın

Gülbahar Köker
gulbahar, 22.04.08