Toplumsal Cinsiyet Üzerine
Toplumsal cinsiyet, toplumu oluşturan cinslerin kendi anlamlarına ulaştığı oranda gerçekleşebilecek bir olgudur. Kadın ve erkeğin topluluk bilinci içerisinde kendilerini yaratma kapasiteleri cinsin kendi özüne kavuşmasıyla mümkün olabilecektir.
Çağımızda erkeksi bilince sahip zamanda yaşıyoruz. Bu bilinç salt bugünün bir sonucu olarak algılanmamalıdır. Sınıflı uygarlıkla başlayan ve tüm tarihsel süreçlerle kendisini koşullara uyarlayarak kuramsallaştıran bu bilinç, bugün toplumların bütün gözeneklerine nüfus etmiş durumdadır. Toplumun en küçük birimi olarak gördüğümüz aile kurumu başta olmak üzere diğer tüm kurumsallaşmalar da erkeksi bilincin bayrakları dalgalanmaktadır. Toplumları tek bir cins kimliğine mahkum eden bu zihniyet, kendi içerisinde bugün yeni biçimlere kavuşarak derinleşmektedir. Bir boyutuyla kendisini reforme eden bu tek boyutlu cins dayatmaları siyasete, ekonomiye, sanata, kültüre, bilime ve hatta sosyal yaşamın tüm alanlarına yedirilmiş durumdadır.
Cinsiyet sorunu 21. yüzyılda gün geçtikçe yaşamımızı daha çok işgal edecek, adım attığımız, soluk aldığımız ve umut bağladığımız yaşamın tüm alanlarında kendi cins gerçekliğimizle hep karşı karşıya geleceğiz. Anlamsızlığımızı hep karşımızdaki ile tamamlamaya çalışacağız. Böylesi bir zamanda çözüm, kaçamayacağımız gerçeğimiz kadar yakıcılığı korumaktadır.
Cinsiyet sorununun giderek ağırlaştığı eril bir toplumun vicdanı yoktur. Varlık gerekçesinin iktidar, hırs ve rekabet üzerine inşaa eden bir karakter gittikçe karmaşıklaşan cinsel-insansal sorunlara çözüm gücü olacağı düşünülemez. Ben merkezci büyüme, alternatifine şans tanımayan kılıflara bürünür. Bu biçimiyle erillik, kendisini gerçekleştirme zemini olarak dişiliğe saldırır. Çağımızın yönelimlerini tanımladığımızda hedeflenen, tamamıyla toplumun dişiliği, yani kadınlık olmaktadır. Her ne kadar bugün gelişen teknik ve bilginin ulaştığı hız dişil karakter olgunlaştırıyorsa da, egemen olan erillik her anlamda kendisini tek ve kaçınılmaz kılmıştır. Bu teknik egemenliğin en belirgin ifadesi olmaktadır. Yaşlılar topluluğu ile başlayan bu hükmetme arzusu öyle bir arzu ki, salt toplumsal olaylar üzerinde değil, doğal olan tüm gerçeklikler üzerinde de şekillenmektedir. Günümüzde doğa üzerindeki hükmetme arzusu, tüketme, kendi hizmetine sunma, bir biçimiyle cinsiyetsizleştirme sonuçta kendisine benzeştirdiği karakterler üretmektedir. Tek biçimcilik toplumdan doğaya yönelerek, ekolojik istikrarsızlığa nedenler oluşturmaktadır.
Bugün, cins boyutunda kimliksiz bir tükenişe doğru sürükleniyoruz. Tüm uygarlık tarihinin tek ve rakipsiz mirasçısı olan erkek, dizginlenemez hırsına yenik düşmüştür. Attığı her adımda, tahakküm tapınaklarını inşa eden bu zihniyet, özünde kendi tükenişine yol almaktadır. Evrensel olan bilgiyi kendi egoları inisiyatifinde tekniğe dönüştüren bu zihniyet, çıkarttığı suni savaşlar, nükleer felaketler, açlıklar ve ölümlerle beslenmektedir. Ve her geçen gün palazlanan bir yabanlıkla iktidarını korumaya çalışmaktadır.
İktidar olgusu cinsellikle direkt bağlantılıdır. Erkeğin kadın üzerindeki cinsel egemenliği ya da üstünlüğü onun iktidar biçimlerinin temelini oluşturmaktadır. Güdülerle başlayan bu iktidarlaşma macerası, kadın üzerindeki yeni ve klasik cinsel sömürülerle devam etmektedir. Toplumdaki egemen bir erkek kadın karşısında, özellikle güdüler alanına egemen bir partnerden başkası değildir. Toplumsal egemenlikte, kendisini cinsellik üzerinde sistematize etmiştir.
Toplumsal cinsiyetin yoğunca tartışıldığı böylesi bir zamanda uyumlu, eşitlikçi ve “ötekine” yer veren bir zihniyetin gelişimi cinsler arasındaki toplumsal ilişkilerini de belirleyecektir. Eril ve dişil karakterlerin kendi cins gerçeklikleri ile bir düzeye kavuşması kaçınılmaz olmaktadır.
Bin yıllardır kadın cinsi üzerinden kendisini gerçekleştiren erkeklik gelinen aşamada, çözülüşe doğru gitmektedir. Bunun temel nedenlerinden birisi, kadının giderek cins bilincine ulaşması ve yine “erkek zemininde” kendi mücadele alanlarını yaratıyor olmasıdır. Bunda bilginin giderek evrenselleşmesi ve toplumları etkileme gücü belirleyici olmaktadır.
Toplumsal değişimlerde giderek söz sahibi olan kadın kendi renginde toplumsallaşmayı yaratma yüzyılına girmiştir. Toplumsal sözleşme bunun ilk ve temel bir adımı olarak anlaşılmalıdır. Burada da esas önemli nokta; “erkek” olgusunun giderek tartışılır hale gelmesi ve azgınlaşmasıdır. İçine girdiğimiz yüzyıl en çok erkek cinsinin kendisini sorgulaması gereken yüzyıl olacaktır ve eril cins gerçekliğinin bu güne kadar el değmemiş sırları birer birer deşifre edilmesi gerekmektedir.
Erkek cinsinin özgünlükleri, egemenlik dayanakları ve tahakküm zihniyeti anlaşılmadan, doğru bir toplumsal cins kimliğine da kavuşamayacağız. Günümüzde kendi cins gerçekliğinden en çok kaçan, dokunmaktan ürken ve yabancılaşan erkek olmaktadır. Kanıksanan toplumsal değerlerle sorunsuz, çelişkisiz görünen erkek özünde en derin çelişkileri yaşamaktadır. Kendi yaratımı olan dünyada tanrısallaşan gücü ile hem cinsleri arasında uyumlu, sorunsuz gibi görünen erkekliğin aksine en çok kendi hem cinsleri ile derin uyumsuzlukları yaşamaktadır. Belki de erkeğin kendi hem cinsi ile yaşadığı uyumsuzluk, kadın cinsi üzerinden nötrleştirilmektedir. Bu nedenle erkek kendi gerçekliği ile karşı karşıya gelmenin korkusuyla kadına yönelmektedir. Kadına yönelik baskıların altında, erkekliğine duyulan inançsızlık ve kendisini yaratma refleksleri yatmaktadır. Her cinsel saldırı ve her acıma hissi erkeğin kendi dünyasında yaşadığı çözümsüzlüklerin, özünde de cins zayıflığının, çaresizliğinin bir ürünü olarak yaşamasıdır.
Toplumsal cins gerçeğinde “erkeklik” salt kaba, klasik tanımlamaların dışında, felsefik, ahlaki ve zihinsel boyutlarıyla irdelenmesi gerekmektedir. Erkeksi düşünüş, erkeksi ruh halleri ve özellikle de erkeksi zihniyet anlaşılmadıkça ne toplumsal bir cins kimliği ne de eşitlikçi ve uyumlu bir toplumsallık yaratılır. O halde erkeklik olgusu, her boyutuyla ele alınıp irdelenmesi gerekmektedir. Güç ve iktidar anlayışından, cinselliğe erkek psikolojisinden, aşk, sevgi, nefrete kadar, erkekliğin çözümlenmesi kaçınılmaz bir sonuç olarak anlaşılmaktadır. Erkek cinsi, kendi cins gerçekliğine doğru anlamlar vermeden, karşı cinsle arasındaki güç ve cinsellik paradoksunu da aşamayacaktır.
Erkekliğin doğru ele alınması, kadına yaşatılanların doğru bilince çıkartılmasıyla mümkündür. Her an horlanan, küçümsenen, acınan, tecavüze uğrayan, taciz edilen, eve kapatılarak iş gücü sömürülen, kısacası lal suskunluğa mahkum edilen bir toplumda erkekliğin anlaşılması çok zor bir olay değildir. Gözümüzün gördüğü, dilimizin değdiği her yerde erkek olmanın sahte gururunu yaşadığımız bir toplumda ne kadar “erkeklik” kompleksine takılsak da bu toplumu oluşturan, eriller ve dişiller olarak kendi gerçekliğimize varmadan, güzel ve onurlu yaşamları da yaratamayacağız. O halde hiç zaman kaybetmeden, önce kendimizden başlayarak “erkekliğin” ne anlama geldiği, üzerinde yoğunlaşmalıyız. Kadın; erkeğe benzeyen yanları kadar kendi cins bilincinin mücadelesini mevcut “erkekliğe” karşı doğallığı ile derinleştirebilmelidir.
Bu anlamıyla toplumsal bir cinsiyet, cinslerin kendi aralarındaki uyumu ile gerçekleşecek bir olgudur. Toplumu oluşturan bu iki cinsin doğru temellerde tüm egemenlikli paradigmalardan arınarak yeni toplumsal zihniyete kavuşması gerekmektedir. Bir toplumun kimlik kazanması, cinslerin kendi öz benliklerine ulaşma ile mümkün olabilecektir. Bugün egemenlikli sistem tarafından derin bir kimliksizlik dayatılmaktadır. Kadın kimliği yadsınarak egemenlik dayatılmaktadır. Cinslerin birbirine yabancılaştığı, eril zihniyetin ben merkezci kurumlaşması, toplumsallaşma yerine bireycileşmeyi getirmektedir. Bireyci bir toplumda doğru bir cins bilincinin gelişmediği batı ben merkezciliğinin çılgınlaşan kimlik karmaşıklığından, özcesi kimliksizliğinden anlaşılmaktadır.
Eril toplum paradigması günümüz dünyasında cinsler arasındaki uçurumu alabildiğine derinleştirmektedir. Bu yabancılaşma doğal olan tüm olgulardan yabancılaşmayı, bir suniliği ve bir yapaylığı doğurmuştur. Bu anlamıyla doğru temelde toplumsallaşmanın yolu eril paradigmalardan arınarak gelişecektir. Bunun için erkekliğin derinliğine sorgulanması güncel yaşamdaki etkilerinin güçlü eleştirilere tabii tutulması, daha önemlisi yeni bir zihniyet perspektifi ile yeniden cins gerçekliklerine kavuşturulması gerekmektedir. Bu özünde yeni bir felsefe, yeni bir akıl, yeni bir paradigma olmaktadır.
Toplumsal cinsiyetin dayanakları, günümüzün bilinç düzeyi ve sosyalite gerçeği ile doğru mantık örgülerine kavuşturulması gerekmektedir. Eril düşünce ve mantık örgülerinden arınarak, gerçekçi paradigmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Bu anlamıyla yeni paradigma alternatif olarak dişil karaktere sahiptir ve öyle de olmalıdır. Mantık örgüsünden, olgulara, söz’e anlam gücü katmaya kadar tamamıyla sağlan mantık yapısına sahip olması, cins sorunun anlaşılıp, çözümlenmesinde temel kriterdir.
Bu ana ekseni doğru tanımlayabilecek ve ulaşılması arzulanan uyumu ve dengeyi yaratmak, öncelikle ilk tahakküm yada güç dayanaklarının çözümlenmesi bir zorunluluk olarak görülmelidir.
Eril toplumun gelişim diyalektiğinde güç ve iktidar olgusunun önemli bir payı bulunmaktadır. Günümüz zihniyetin dayanakları, güç olgusu üzerinden şekillenmiştir. Hükmetme arzusu, iktidar olma istemini besledikçe, güç ve güçlü olma temel bir ölçü olarak kendisini ulaşabildiği her alanda kurumlaştırır. Güç ve güçlü olmak; egemen olmanın temel şartıdır. Egemenlik; iktidarlarla ve aynı zamanda hükmetme kurumlarıyla kalıcılaşır. Bugün günümüzde devlet sosyalitesinde güncelleşen, hüküm-et ve yine iktidar kavramları bu gücün uygulandığı en temel kurumlardır.
Aile ile başlayan, devlet ile sistemleşen bu erillik yada hükmetme arzusunun tarihi biraz daha eskilere dayanmaktadır. İlk hükmetme ve iktidar olgusu erkeğin kadın üzerinde geliştirdiği cinsel sömürüyle başlar. İlk egemenlik özünde cinsellikte kendisini somutlaştırır. Cinsel yaşamda hükmedici bir yaklaşım sosyal ve siyasal alanlara iktidar biçimleri olarak yansımasını verir. İlk iktidar kavramı, cinsellikte kullanılmaktadır. Ve ilginç olan ise kadından çok erkek için yapılan bir tanımlamadır. “İktidarsızlık” bunu halk dilinde, güçsüzlük ve kuvvetsizlik olarak anlaşılması, yine erkeğin kadın karşısındaki cinsel yaklaşımlarıyla doğrudan bağlantılıdır. Kısacası, güç cinsellik ile doğru orantılıdır. Güçlü olmak cinsel yaşamdaki aktivite ile özdeşleştirilmiştir. Kadın üzerinde cinsel sömürü ne kadar artırılırsa, o kadar güçlü, bir o kadar erkeklik kazanıldığı hafızalara yedirilmiştir. Bu biçimi ile egemenliğin kökeninde cinsellik vardır diyebiliriz. Bugün dahi, bireylerden tutalım, toplumlara kadar, kadın üzerinde gelişen cinsel sömürü, şiddet ve baskı ne kadar çoksa ve sistemliyse, bir o kadar egemenliğin yaşandığı gerçeğidir.
Erkek egemenliğin en temel yapı taşı cinselliğin egemenlik biçimine kavuşturulmasıdır. Günümüzde egemenliği tanımlarken, cinsel yaklaşımları göz ardı etmeden hem erkek ve hem de kadın boyutunda yaşanma biçimlerini doğru tahlil etmek zorundayız. Burada cinselliğe karşıtlık anlaşılmamalıdır. Tabiatın doğal bir refleksi olarak cinsellik; doğal gerçekliği içerisinde ele alınmadığı, bunu akıl ve duygu gücünden soyutlayarak yaşanma biçimi, cinselliği, cinslerin temel işlevi olan düşünce ve duygularıyla yaratımlara gitme çabaları önünde engel teşkil etmekte devam edeceği sonuncudur. Cinsel güdüyü, aklın ve duygunu denetiminden çıkarmak, doğallığından uzaklaştırmak olacaktır. Eril cins gerçeğinde egemenlik aracına dönüştüren cinsellik, günümüzde kendi doğasına yabancılaşmıştır.
Eril zihniyetin gelişiminde güç ve iktidar olguları, cinsellik üzerinden şekilleniyorsa, o zaman kadın ve erkek arasında yaşanan cinselliğin nasıl oluyor da, bir egemenlik, biçimine kavuştuğunu da anlamamız gerekmektedir. Bu ilk egemenlik tohumlarının ekilmesinde, esasta erkekten kaynaklı nedenleri sorgulamak, bunları tartışmaya açık hale getirmek önemlidir. Erkekliğin bu konudaki, kendi cins bilincinin derinliklerine inmesi onu yeni paradigma yapısı ile psikolojik, sosyal ve siyasal nedenleriyle, ortaya koymak, yabancılaştığımız olguların, yeni anlamlara kovuşturulmasında da önem teşkil edecektir.
İlk yerleşik topluluklarda cinsellik, ona kutsallık atf edilerek yaşanılmıştır. Bir egemenlik öznesi olarak değil de, bereketin üremeni, kısacası bir yaratım gücü olarak görülür ve ona göre kendi dogalitesinde yaşanırdı. Mitolojilerde “Kralın öldürülüşü”nde görüldüğü üzere cinsellik törensel bir ayin olarak topluluğun gözleri önünde yaşanırmış. Günümüzde olduğu gibi, dört duvarla kuşatılmış özel evlerin, “özel odalarında” değil, aksine tüm topluluğun huzurunda gerçekleşirmiş. Bu aslında yaşanan cinselliğin ne kadar kutsandığının bir ifadesi olmaktadır. Cinsellik o kadar kutsaldır ki; adına törenler düzenlenmiştir. Diğer önemli bir nokta ise; bu törende, cinsel birleşme sonrası kralın öldürülmesidir. Burada anlaşılması gereken, erkekliğin, onun güç ve iktidar hırsının, sahiplenmişliğin öldürülmesi olmalıdır. Yaşanan cinsellikte egemenliğin öldürülüşü tasfirlenmiştir.
Bu törene erkek öldürüleceğini, iktidarının tüketileceğini bile bile katılmaktadır. Bu bir yanıyla cinselliğe atf edilen kutsallığın gücünü belirlerken, diğer yanıyla da kadın gerçeğine ve kendi gerçeğine yaklaşım mantığı göstermektedir. Bu biçimiyle de, günümüz cins bilincinin ötesinde bir olguyu ifade etmektedir. Doğallık ve doğaya yakınlık, cinslerin de bu biçimiyle uyumunu göstermektedir. Bu gün sınıflı uygarlıkta beraber en çok tahrip edilen işte bu doğallıktır. Yani cinselliği kutsallıktan çıkararak, bir egemenlik aracına dönüştürmesi ve yine sunileştirilen ilişkilerle, sahte duyguların, sahte arzuların yaratılması bu sınıflı uygarlık paradigmasına yakından bağlıdır. “Önce kadınları vurun” diyen sistem, erkeksi mantığa dönüştürüldüğünde “Cinsellik” en temel vurucu ve öldürücü güç olarak kullanılmaktadır. Vurulan kadının bedeni duyguları, ruhu ve cinsliğidir. Bu anlamıyla kahramanlık naraları erkekliğe öykünmenin hikayesi olmaktadır. Mitolojilere ve giderek sistemlere yedirilen mantık, bu tarzda resm edilse de, erkeğin kadın karşısında yaşadığı eksiklik yada yetersizlik kompleksinin varlığı da yadsınmamalıdır.
Erkeğin ilk topluluklardan itibaren kadının yaratıcılığı, doğayla çalışma potansiyeli ve özellikle de doğurganlığı karşısında yaşadıkları, belki de; erkeği kadın üzerinde güç olmaya itmiştir. Enki’ye atfedilen kurnazlıkta, toplumsal yasaların yani yaratım kanunlarının ele geçirilmesi ve içerisine girilen çetin mücadeleler erkeklikte yaşanan zayıflığın göstergesi olarak da anlaşılabilir. Yine Enki’nin İnanna’ya gizliden tecavüzünün altında neden bu zayıflık komplesi yatmasın ki?.. ilginç olan bu komplesin cinselliğe yönelişidir. Üretim artışının, yine nüfusun giderek artması ve karmaşıklaşan sistem ayrıca tekniğin aktif kullanımı gibi etmenler bu olguları besleyen temel faktörler olarak da görülebilinir. Yine avcı karakterli eril cinsin atletikliği, kas gücü ve üretimdeki rolü de eklenince aslında giderek kendi içerisinde sistemleşen bir cins yaklaşımını doğurmuştur diyebiliriz.
Belki bu kompleksin yarattığı egemenliğin en sistemli biçimi, erkeğin sınıflı uygarlıkla beraber her şeyi kendinden başlatma mantığıdır. Aslında sistemin bu günkü inkar mantığı belki de bu gerçeğin kadının reddi ile yazılı tarihe geçmesidir. Adem’in kaburgalarından yaratılan kadın ile, Batıda yozlaşmış biçimiyle erkeğin sadece kaburgalarından değil de, orasından-burasından yaratılması arasında fark yoktur. Aslında bu yaratım mitosları, eksiklik kompleksinin sonucu olarak, kaynağının ilk yenilginin alındığı ve dişilliğin inkar edildiği Tiamat-Marduk savaşında bulmaktadır. Marduk bir oğul olarak annesinin karşısına bir asker karakteriyle ve tanrılık vaatleriyle çıkarılmıştır. “Askerlik” bu sürecin erkeksi karakterini, yine şiddet içeren yönleri ile yaşanan çatışmaları sembolize etmektedir. Marduk tarafından ikiye biçilen Tiamatla yeni bir eril zihniyet yaratılırken, esir alınan tanrıçanın erkek yardımcısının kanından insanlar yaratılmıştır. Bu yaratım daha sonraları öyle bir egemenlik biçimine kavuşmuştur ki; artık çamurdan, balçıktan ve hatta dışkıdan bile yaratımlar gerçekleşmiştir. Tüm bunların kökeninde yaratım yetersizliğinin derin erkeksi kompleksleri yatmaktadır. Adem nasıl kaburgasından Havva’yı –Ki Havva, hayat demektir- yaratıyorsa ve Zeus alnından, baldırından yeni yeni insanlar yaratıyorsa, bunun tek nedeni erkeğin, kadının doğurganlığına, aslında yaratıcılığına karşı duyduğu kompleks veya korku olabilir. Bu cinselliğin kendisini somutlaştırdığı temel etmenler olmaktadır. Her eril tanrının bir yaratım mitosuyla ortaya çıkması, yeri, göğü ve insanları kendisinden, kendi suretinden yaratması bu inkarın en derin ve en felsefik izahatları olmaktadır.
Erkek kendisini kadın gerçeği üzerinden sistemleştirir. Mitoslarla başlayan bu gerçeklik, günümüz dünyasında derinleşerek sürmektedir, erillik kendisini dişilik üzerinde cinselliği kullanarak gerçekleştirir. Egemenlik ile erkekliğin çağımızda özdeşleşmesi hatta aynılaşması bu gerçeklikten kaynaklıdır. Egemenlik, cinsellikle varlık gerekçesine kavuşuyorsa, erkeklikte, egemenlik ile kendisini gerçekleştirmektedir. Kadın cinsine yaklaşım boyutunda, cinsellik bir güç gösterisi olarak algılanmalıdır. Çok “güçlü” görünmek, güçlü cinsellik güdümlerine mahkum olmakla ilgilidir ya da aşırı cinsellik, aşırı güçlü olma hissini uyandırır. Bu gerçeklik feodal-kapalı toplumlarda daha fazla geçerlidir. Burada güçten erkeksilik, onun dışa vurumları anlaşılmalıdır.
Kişilik özgünlüğüne indiğimizde cinsellik ile egemenliğin bağını çok rahat kurabiliriz. Ve esasta bir paradigmanın aşılmasında ve yeni bir toplumsal cinsiyetin yaratılmasında temel etken, birey özgülünde cinsellik olgusunun çözümlenmesi yatmaktadır. Kadın ve erkek cinsinin karşılıklı olarak yaşadığı ve doğallığından giderek uzaklaşan cinselliğin anlaşılması, yeni zihniyetin oluşumunda temel bir rol oynamaktadır.
Cinsellik yada cinsler arasındaki sorun, çelişki, özünde bir yabancılaşmadır. Bu anlaşılmadıkça egemenlik zincirleri de parçalanamayacaktır. Bu nedenle de cinsler arasındaki aşk, sevgi ve nefretin de çeşitli boyutlarıyla derinliğine sorgulanması gerekmektedir. Kişilikte sevgi ve nefretin ne kadar iç içe geçtiğini yaşanan cinsel egemenlikte tüm çıplaklığı ile görebiliriz. Sevgi olarak bildiğimiz duyguların hangi nefretin ve hangi korkunun temellerine dayandığını gördüğümüzde aslında sevmekten de vazgeçeceğiz. Sevgi günümüzde, güdülerin esaretinde yaşatılmaya çalışılmaktadır. Duygu ve güdünün akıl ile sentezlenmesinden çok, birinin hükmüne onay vermek temel bir yetimiz olan aklımızın denetimindedir. Akıl gücünden yoksun duygu olmayacağı gibi akıl gücünden yoksun güdüde içinden çıkılmaz sorunlara ebelik yapacaktır. Böylesi bir örgü tamamıyla tek yanlı bir zihniyetin sonuçlarıdır. Cinselliğin bu kadar ulu-orta, haraç-mezat sunulması eril zihniyetin, dişilikten intikamı olarak görülmelidir. Beş bin yıldır sönmeyen bu intikam hırsını körükleyen nasıl bir nefret olabilir yada neye karşı aşırı sevgi? İşte bunun cevabı aşırı sevdalısı olduğumuz ve gerçeğimizi okşayan egemenlik, tek korkumuz ise o olmadan kendimiz olmadığımız benliğimiz. Erkek kendi benliğini geliştirirken bu temel olgu üzerinden şekillendirir. “Ben” kavramı “Kendi kuralını koyma” olarak anlaşılmalıdır. Bu daha çocukken kanıksandırılır. Öyle öğretilir, öyle olunması istenir. Toplum eril, sistem eril, zihniyet eril, tek yapılacak şey, bu sistemde “erilleşmektir” ve bu bir süre sonra erkek ile özdeşleşir. Sonraları bu sisteme bir ucundan kadın da dahil edilir. Zeus’un yaratımları gibi sistem kendi kadınını da yaratır. Kadın görünümlü erkeklik sadece beden değiştirmiştir. Zarif bedenine yedirilen güç, hırs ve iktidar, kıskançlık, entrika ile daha tehlikeli sınırlara çekinmeye zorlanmaktadır. Bunun temel kaynağı yine cins gerçeğinin yaşadığı yabancılık olmaktadır.
Cinselliğin egemenliği beslediği gerçeği kişinin dünyasında, hatta bilinç altına kadar nüfus etmiş bulunmaktadır. Yaratılan uygarlık zihniyetinin baskıcı, tabucu ve yasaklayıcılığı ile cinsellik, salt fiziki birlikteliğinde ötesinde zihinsel dünyalarda yaşanmaya devam etmektedir. Zihinlerde akıldan ve duygu gücünden yoksun olarak yaşanan veya yaşatılan cinsellik, egemenlik olgusunu her geçen gün adeta perçinlemektedir. Bu olgu erkek için eril zihniyeti beslerken, kadın açısından da kendi öz doğasından uzaklaşmasını getirmektedir.
En büyük filozoflarda ve hatta en pasif erkek ve kadın tiplerinde zihinsel güdülerin varlığı ispatlanmıştır. Fantezilere konu olan cinselliğin varlığı her ne kadar kabul etmesek de bizdeki iç dengeleri sarsmaktadır. Düş gücü ve fantezilerle zihnimizin bir köşesinde yaşattığımız erkeklik ve kadınlığımız gerçek yaşamımızdaki aşk, sevgi ve nefret algılarımızla çatışmaktadır. Sevgi adına dokunulmaz kıldığımız duygular, doğallığından uzaklaştırılmış ve hatta bastırılmış güdülerin insafına bırakıldığında işte o zaman sevgiye ve özelde de kendimize yabancılığı yaşayacağız. Cinsel fanteziler bu anlamıyla her an işlemeye hazır olduğumuz günahlarımız gibidir. Ve aslında tüm duygularımız doğru bir zihniyetin akıl ve duygu gücü ile yoğrulmadığı sürece biz bu ihanetleri hep işleyeceğiz.
Burada fantezinin retti veya inkarı anlaşılmamalı. Fantezi düş gücü ve hayalleri tanımlar. Sorun neyi nasıl, hangi akıl ve duygu gücü ile duyumsadığımız ve arzuladığımızdır. Burada kast edilen akıl gücünden soyutlanmış güdülerin, ilk başta zihinlerde yaşamın öznesi haline getirilmesidir. İnsan olgusunu tanımlayan ve doğal bir refleks olarak gelişen güdüyü akıl ve düşünceden kopardın mı, ortaya güdünün, yani cinselliğin diktatörlüğü çıkmaktadır. Bunun, yani cinsel fantezilerin bu boyutta yaşanmamasının sosyal, siyasal ve hatta tarihsel nedenleri bulunmaktadır. Özünde ise yaratılan eril sistemin, eril paradigmaları olmaktadır. Yaşanmamışlık, tatminsizlik ve daha da önemlisi cinslerin bir birilerine yabancılaşması iç dünyalara yönelimi getirmiştir. Her düş, tatmin arzusuna dönüştükçe aslında biz kendimize de yabancılaşıyorduk. Cinslerin kendi gerçekliklerini tanıma bilinci, doğru ve uyumlu ilişki gerçeği kısacası sosyalitesi ve bunun sağlam mantık yapıları oluşmadıkça, iç dünyalara yönelim sürekli uçlarda seyredecektir. Bu anlamıyla ulaşılmayan her gerçeklik zihin dünyamızda zengin fantezilere konu olacaktır. Önemli olan ulaşılması arzulanan gerçekliğin akıl ve duygu gücüyle başarma düzeyine ulaşmaktır. Bunu yapmadığımız ve cinselliği tüm yaşamın öznesi halinde tuttuğumuz sürece, kendimizde sakladığımız “gerçeğimiz” kendimize karşı işlediğimiz ihanetlerin başlangıcı olmaya devam edecektir. Çözümsüzlüğümüz zihnimizdeki kara kutulara kayıt ettiği cinselliğin ta kendisi olmuştur. Bu kara kutunun sırrı çözülmeden, egemenliğimizden yada mevcut gerçeğimizden vaaz geçemeyeceğiz. Bu vazgeçilmezlik veya bu kara kutuda saklı kalanlar, kendisini salt sosyalitede değil, siyasal ve politik alanda da iktidar hesaplaşmalarına, kariyer hırsına ve egemenlik–etkinlik yarışına sürükleyecektir. Politik sahada gelişen ve yeni paradigmaya tezatlık arz eden duruş ve pratiklerin şifresi kara kutularda haps edilmiş cinselliğin veyahut eril zihniyetin kendisi olmaktadır. Egemenlik arayışlarına ket vuran yeni dişil paradigmaya karşı politik direnç, inkar veya ret özünde yaşanmamışlığın, gerçekliğimizi yaşatamamanın intikamları olmaktadır. İntikamın asıl nedeni iyi bir erkek, iyi bir baba, iyi bir koca/karı olamayışın öfkesidir. Ve bunu da besleyen, eril paradigmanın sistemleşmiş dünya ve kişilik gerçekliğidir.
Bu anlamıyla zihinde başlayan iktidarlaşma, güçlü bir yaratım gücüyle bilince kanalize edilmezse, işlediğimiz içsel ve dışsal ihanetlerle her gün ya bir “sapıklığı” yada derin fahişelikleri yaşacağız. Cinsellik olarak tanımlanan kördüğüm, kendimize, bilincimize, insan olma gerçeğimize karşı işlediğimiz ihanetlerden kurtulma ile çözülecektir.
Erkek ve kadın dünyasının karanlık kuytuluklarında, hep bir kadın ve erkek varola gelmiştir. Kimsenin ona ulaşamadığı derinliklerde saklı olan asılında, egemenliğimizin parçalarıdır. İçimizde olmasından hoşnut olduğumuz bu kadın ve erkeğin anlaşılması, uygarlık tarihinin anlaşılması anlamına da gelecektir. Gerçek yaşamdan koparılarak soyutlanmış, fantezilerle süslenmiş kadını veya erkeği, gerçek dünyaya kendi renginde katmadığımız sürece, bir yerlerde erkekliğimizin ve “Kadınlığımızın” nabızları atıyor olacaktır.
Erkek, yaşadığı gerçeğin bir tarafı olarak, kendi cinselliği üzerinde bir sorgulamayı başlatması gerekmektedir. Yaşadığı egemenlik gerçeğini anlamanın tek yolu belki de; yaşadığı ve çözemediği, cinselliğine doğru anlamlar kazandırmasıdır. Daha da önemlisi kendi gerçeğine doğru anlam kazandırmak kadına karşı yine kendi hem cinsine karşı yaşadığı yabancılaşmayı aşması bir gereklilik olarak anlaşılmalıdır. Erkek bu anlamıyla kadına tamamıyla yabancıdır. Yabancılık doğal bir gelişme olmayıp, egemen sistemin bir yaratımıdır. İlk yabancılaşmanın cinselliğe yönelimle başladığını söyleyebiliriz. Adem’in ve Havva’nın örtündükleri incir yaprağı: cinslerin birbirine yabancılaştığının göstergesidir. Yabancılık, cinselliğin hatta bedenin egemenlik biçimine dönüşmesiyle başlamış, bu nedenle erkek tanrı, nedense kadını ve vücudunu lanetlemiştir. Lanetlenen aslında cinslerin doğal gerçekliği olmuştur. Zaten bugün yaşanan, bu lanetin tasavvurları değil mi?
Bu lanetli gerçeğin bir yüzünde cinslerin birbirinden utanma gerçeği olmaktadır. Utanma kavramı, yabancılaşmayı anlatan bir kavramdır. Havva’nın incir yaprağı ile örtünmesi utancın göstergesidir. Oysa utanç, insana mahsus, onun doğasına özgü bir olgu değildir. Utanç, doğal olan bir toplulukta var olmayan bir kavramdır. Ama bugün utanç kavramı ağırlıkta cinsellik ile ilgili olay ve olgularda ve özelliklede ceza yargısı olarak kullanılmaktadır. Oysa çıplaklık -ki en çok utanılan olgudur- insan oğlunun en yalın, en bakir ve en saf durumunu ifade eder. İlk topluluklarda çıplaklık bir utanma nedeni değildir. Aksine buna gerek dahi duyulmamaktadır. İlk örtünmesinin Sümerlerde -ki kadının ülkesi anlamına gelir- fahişelerle başladığını anımsarsak, egemenliğinde, yabancılaşma ve cinsellikle bağını da doğru koymuş olacağız. Günümüzde utanç olgusu yaşamın her alanına yedirilmiştir. Kadın ve erkek ilişkilerinde en etkili faktör utanma olmaktadır. Geçmişte ulu-orta, törenlerle halkın huzurunda gerçekleşen cinsellik ne kadar doğalsa, bugün özel evlerin, özel ve karanlık odalarında yaşananlar bir o kadar suni/yapay ve sıradandır. Aleni köy meydanlarından, gizli karanlık odalara haps edilen aslında doğal olmanın kendisidir. Ve utanma, yada utanç, bu “gizli” kelimesinde hala saklı bulunmaktadır.
Toplumsal değer yargılarının ve geleneklerin oluşumunu yadsımamakla beraber, adet, edep ve hayya’nın çıkış gerekçelerinde de cinsler arası yabancılığın bilinmesi gerekmektedir.
Eril mantığın gelişim diyalektiğinde en temel paradoks; cinselliğin, gelişen aklın düzeyine denk bir doğrultu kazanamamasıdır. Aslında 21.yy ile zirveleşen son bilgi çağı ve tekniksel devrimler bu düzeyin yakalanmasında, bunun dengeli uyumu ve gerçekçi çözümlerinin gelişebileceğinin sinyallerini vermektedir.
Eril paradigmanın aşılması, cinsiyet sorunun yeni bilimsel mantık örgüleriyle çözümlenmesinden geçmektedir. Bunun için erilliğin en temel zemin olarak kendisini kurumlaştırdığı aile/evlilik/cinsellik gerçeğinin çözümlenmesi gerekmektedir. Bu şifre çözüldüğünde, erilliğin tüm egemenlik versiyonları da, anlaşılacak ve çözüme ilk başlangıç noktasından ulaşılacaktır.
Eril zihniyetin aşılmasında kadın cins gerçekliğinin de payı azımsanmayacak derecededir. Hatta alternatif zihniyet bu zemin üzerinden onun akıl ve duygu gücüyle yaratılacaktır. Yeni paradigmanın dişiliği, buradan kaynağını almaktadır. Bu noktada erkek zihniyeti içerisine çekilen veya çekilmek istenilen kadınında kendi cins bilinciyle mücadeleyi yükseltmesi gerekmektedir. Kendi cinselliğini, kadınlığını yeni paradigmaya göre anlamlandıramayan kadın, erkeğe benzemekte ve hatta daha tehlikeli egemenlik iktidarlığına oynamaktadır. Kadının verili sistem içerisinde erkeğe benzeşmesi, kadında egemenliğin dişil karakterlerini de açığa çıkarmıştır. Erkeğe has, güç, hırs ve rekabet olgularına, incelik, zarafet, entrika ve kıskançlık karıştıkça tehlikenin boyutu dizginlenemez olacaktır. Bu doğallığından uzaklaşan, ve erkeksi zeminde erkek gibi “mücadele” etmek isteyen kadın gerçeği için geçerlidir. Bu kadının kendine yabancılığıyla ilgili olduğu kadar, kendi içinde yaşattığı erkeklikte yakından bağlantılıdır. Yaşamın öznesi olmaktan çıkış, zihin dünyasında erkek olmakta başlar. Zihniyete ve vicdan devrimi bu noktada önem kazanmaktadır.
Zihniyetle aşılamayan olgular, hiçbir zaman vicdanı rahatlatmayacaktır. Öncelikle zihnimizde yaşatılan geriliklerin, akıldan yoksun güdülerin ve bastırılmış korkuların aşılması gerekmektedir. Bu doğru ve sağlıklı bir bilinçle mümkündür. Hastalıklı bir düşünce, güçlü mücadele yürütemez. Yine erkek ve kadın kendi içsel ve özsel mücadeleleri olmakla beraber, zihniyet dönüşüm çabalarında ortak bir mücadele perspektifine ulaşması kaçınılmaz görünmektedir. Ret ederek, öteki yaparak değil, uyumlu ve dengeli hem kendi aralarında ve hem de eril zihniyete karşı, sağlam mantık yapılarıyla tam donanımlı bir mücadeleye girişmek çağımızın geldiği düzeyde kaçınılmaz gibi görünmektedir.
Bu nedenle; ulaştığımız bilinç düzeyle yaşadıklarımızı iyi anlamak, doğru çözümlemek ve zamanında pratikleştirmek sorunluluğuyla karşı karşıyayız. Kadın ve erkek cins olarak en doğal halimize kavuşmanın en amansız mücadelesini vereceğimiz bir döneme girmekteyiz. Cinsler arasındaki yabancılığın aşılması, cinselliğin akıl ve duygu gücüyle kendi doğallığına kavuşturulduğu ve ona kutsallık atf ederek cins bilincine yedirme sorumluluğumuz bulunmaktadır. Cinselliği egemenliğin sultasından, özelde de yaşamın öznesi olmaktan çıkararak aklın dizginlenemez akışına katık etmemek en güzel yaratımları doğuracaktır. Belki o zaman kendimize ihanet etmekten vazgeçecek ve duygu dünyamızda aşka ve sevgiyi dair daha anlamlı, daha dürüst ve daha onurlu paylaşımları yaratabileceğiz. İşte bu yeni toplumun, yeni zihniyetin ve yeni duyguların insani özüne dönüşü olacaktır.
Gülbahar Köker
|