Global Medya'nın gelişim çizgisi
Uydu sistemi dünyanın istenilen bir noktasıyla anında haberleşme, orada ekonomik veya siyasal işlemler yapma, olan veya muhtemelen olabilecek gelişmeleri takip etme hatta yönlendirme imkanı verir. Buna rağmen uydu sistemi hem yapım hem de kullanım açısından -kapasitelerinin altında kullanıldığında daha fazla- oldukça yüksek maliyetlidir. Burjuva mantığının temelini teşkil eden her şeyi en ucuza mal etme ve maliyeti halklardan çıkarma yaklaşımı uydu sistemi için de uygulandı. Çare de uyduları sivil kitle tüketimine açmak olarak bulundu. Kitleleri uydu haberleşme sisteminin tüketicisi yapacak olan ise telefon,fax gibi bireysel haberleşme araçlarının yanı sıra daha önemli olarak radyo televizyon gibi kitle iletişimciliğinin de devlet tekelinden çıkartılıp özelleştirilmesi ve uydu kanallarının bunlara açılmasıdır. 1980’li yıllarda önce Avrupa’da başlayıp sonra tüm dünyaya yayılan medya değişiminin altyapısı böylece oluşturulmuş oldu.Kitle iletişimine uydu sisteminde yer verilmesi bir taşla birkaç kuş vurmak anlamına gelir. Ama kuşkusuz sermaye için en önemli olanı bu yolla dünya çapında, ideolojik, siyasi kültürel, estetik, etik ve sanatsal alanda tüm insanlığı denetimine alacak bir sistem oluşturmaktır. Uluslararası sermayenin en iddialı çıkışı olan YDD’nin bir hayali de böyle bir ideolojik denetim kudretine kavuşmaktır. Kapitalist üretim tarzı özü gereği her zaman küreselleşme eğilimi taşır. Daha ilk çıkışında dünya çapında bir sömürü sistemine göre şekillendi. Bura karşın halkların direnişleri her zaman böyle bir sistemin küreselleşmesini engelledi. Bu engellerin en önemlisi kuşkusuz sosyalist sistemin kuruluşuyla oluştu. Dünya fiilen iki parçaya ayrıldı. Kapitalist tekellerin dünya hegemonyası hayali ise çok uzun bir süre ertelendi. Yeni dünya düzeni bu engelin ortadan kalktığı bir tarihsel dönemde gündeme geldi. Dünya çapında böyle bir egemenlik iddiası doğal olarak pratikte tüm insanlığı yönlendirmek anlamına gelir. Bu da ırk, ulus, sınıf, din, mezhep, cins, kültür vb. gibi çok çeşitli kimliklere sahip kesimlere yeni bir şey verme imkanı olmayan, gerçek anlamda onların sorunlarını çözmeyen bir sistem için çok zordur. Tekelci sermaye ve devletler için tek çıkar yol mümkün olan en geniş çerçeve ve işlevde ideolojik denetimi sağlayacak bir sistem, yani global anlamda iletişimi belirleyecek medyayı oluşturmaktı. Askeri hegemonya ve tehdit, ekonomik bütünleşme ve sermayenin serbest dolaşımı, ideolojik denetim ve medya sistemi YDD’nin üç temel ayağını oluşturur. YDD içinde medyaya yüklenen rolün kendi içerisinde özgünlükler taşıması kaçınılmazdır. Askeri ve ekonomik hegemonyanın daha rahat işleyebilmesi için zemin yumuşatma bunun için de alternatif olabilecek sosyalist, bağımsızlıkçı veya radikal ideolojilerin çıkışını engelleme veya var olanları sınırlandıracak derecede insanlara başka bir yaşam tarzı sunma, onları renkli, eğlenceli ve çekici bir dünya peşinden koşturup gerçekliklerinden uzaklaştırma, tepkileri törpüleme vb. gibi toplumun “İdeolojik regülatörlüğü” denilebilecek bir rolü vardır. Anlaşılacağı üzere medya bu rolünü oynarken her ülkenin ve kesimin özgünlüklerini hesaba katar. Salt ve doğrudan bir propaganda yerine, genelde nabza göre şerbet verme deyimini anımsatan ideolojik enjeksiyon uygular. 80’lerden sonra, iletişim sektörünün eskiye oranla tüm dünyada çok karlı bir alan olması ve özelleştirmeyle birlikte, basınla ilgisi olmayan bankacılık, mütahitlik gibi alanlardan yoğun bir sermaye akımı oldu. Eskinin devlet tekellerinin yerine özel sektör tekelleri geçti. Kısa sürede hareketlenen medya alanı kendi teknolojik gelişimini de hızlandırdı. Böylece uluslararası sermaye çevrelerinin tam da istediği gibi “Herkesin oturma odasına kadar girebilen” bir sistem yaratıldı. Televizyon ve radyo kanalları neredeyse sayılmayacak kadar arttı. Gazete ve dergi gibi yazılı basın hem büyük medya şirketlerine bağlandı, hem de büyük oranda televizyonun etkisi altına girdi. Yeni bir kar alanı olarak iletişim sektörü, diğer kapitalist işletmeler gibi evrimleşerek tekelleşmedi. Büyük oranda zaten tekel olarak doğdu. 80’lerden itibaren bu alanda dünya çapında 20 büyük şirket egemendir. Bu şirketler diğer sektörlerle iç içe geçmiş daha büyük yapıları oluşturur. Bunların içinden en büyük üç tanesi, Amerika Avrupa ve Batı Asya kıtalarının iletişim alanına hükmeder durumdadır. Bunlara bağlı olmayan ulusal çaptaki medya şirketleri bile, film, program, bilgi, haber teknoloji vb. gibi ürünlerle hem içerik hem de altyapı olarak bağımlıdır. Medya işletmeciliğinin sadece kitle iletişim araçlarına sahip olmak veya bunları kullanmak olduğu varsayımı günümüzde geçerli değildir. Bir medya kuruluşu, tam bir sanayi sektörü gibi ideolojik-kültürel-siyasal semboller üretir, bunları tanıtır ve pazarlar. Bunun için hakla ilişkilerden, reklamcılığa, sanatsal üretimden, gösteri ve eğlenceye, iletişim teknolojisinden, matbaa ve baskıya kadar birçok alanda faaliyet gösterir. Televizyon, radyo ve gazete diğer faaliyetleri -bunun bazen tersi de mümkündür- kendilerine “alt- besleme alanı” olarak alırlar. Örneğin “Time Warner’in işletmeleri öylesine yaygın ve büyüktür ki, bu dev kuruluş gazetecilerinden birine bir roman ısmarlayıp, onu kendisi yayınlayabilir. Time Warner’in kitap kulüpleri aracılığıyla pazarlayabilir. Time Warner dergilerinde tanıtım yazıları çıkartılabilir. Time Warner için film haline getirilebilir, bir kez de bu film için tanıtım yazıları ve röportajlar yayınlatabilir....Time Warner kablolu televizyonlarında yayınlatabilir...” (Medya ve demokrasi John Keane) Yukarıdaki örnek ne sadece Time Warner şirketine has bir olgudur ne de sadece kitap veya film gibi ürünleri içerir. Medya, sanattan politikaya kadar her alanda ve sadece kendi imkanlarıyla ama kendisine benzeyen ürünler verebilir. Bu haliyle medya, ideolojik-düşünsel semboller üreten bir sanayi koludur. Piyasa koşullarına göre işler ama işlevinden dolayı özgün yönleri vardır. Medya diğer sanayi kolları gibi somut tüketim araçları üretmez. Ürünleri soyut, sembolik, düşünceye duyguya ve algıya yöneliktir. İnsanlığın tarihsel gelişimi içerisinde her dönemde, egemen maddi üretim tarzının doğrudan veya dolaylı düşünsel yansıması olan egemen ideoloji, kendini hem sürekli kılmak hem de her an yeniden üretebilmek için kurumlaşmıştır. Örneğin, kilise, camii, şeyhlik vb. feodal ideolojik kurumlarıdır. Günümüzde medyayla ortaya çıkan ise salt bir kurumlaşma değil, sanayileşme şeklinde bir sistem oluşturmadır. Hız, kapsam, süreklilik, dağıtım ve yayılım genişliği itibarıyla, geçmişin ideolojik kurumlarıyla kıyaslanamayacak ölçüde bir gelişkinliği ifade ettiği gibi, pazara yönelik ticari özelliğinin de olması medyayı eski benzerlerinden ayırır. Medyanın soyut-manevi ürünleri diğer üretim sektörlerinin maddi ürünlerinden çok daha fazla toplumu ilgilendiren sonuç ortaya çıkartır. Birey-toplum, toplum içi grup ve kurumlar veya bireyler arası ilişkiler, birey veya grupların sosyal statüsü ve rolleri vb. gibi toplumsal yapıyı belirleyen öğeler, ideolojik, siyasal, ahlaki, estetik, psikolojik değerlere dayandığından bu alanlarda topluma-bireye verilen her şeyin toplumsal yapıyı da etkileyeceği, çoğu zamanda belirleyeceği açıktır. Bu anlamda medya kendi ideolojik yapısında ürettiklerini her an ve her yerde ara vermeksizin topluma pazarlamakla, kendi sistemine uygun olmayan tüm yapıları parçalar. Toplum içindeki her türlü ilişki sistemini veya değeri kendine göre yontar. Her durumda kendisi etkin ve aktaran, toplum ise alıcı ve pasiftir. Liberal teorisyenlerin -eğer direnilmezse- globalizm ve enformasyon çağı olgusunun medya sayesinde aynı anda tüm dünyada yaşanabileceğini, dünyanın bir ‘global köye’ dönüşeceğini hayal etmeleri boşuna değildir. Böyle bir köy projesinin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği bir yana, çok az bir kesim dışında, köyün milyarlarca sakini için globalizmin renkli ve zengin dünyasından alacakları pay, televizyon ekranlarından fışkırıp onları içine alan, kendi yoksun gerçekliklerinden sıyrılıp mutlu ve özgür azınlığın çekici dünyasının peşinden koşturan bir sanallık veya gerçek üstülükten başka bir şey değildir. Buna rağmen global medyanın bugünkü ve gelecekteki temel işlevi tam da budur. Tarihte iktidar sahiplerinin, yaşam koşulları gereği değişim ve ilerlemeden yana olanları, baskı, işkence, öldürme, sürgün, satın olma vb. yöntemlerle etkisiz kılmak istediğini, tarihsel ilerlemenin de zaten bu yöntemlerin yıkıcılığı ve karşı mücadele çatışmasından kaynaklandığı bilinir. Günümüzde de bu bastırma yöntemleri halkların yüzlerce yıllık mücadelesine rağmen üst boyutta devam ediyor. Medyanın olası toplumsal muhalefet çıkışlarına karşı ise yöntemi farklıdır. İktidarların geliştirdiği fiziksel, ruhsal baskının yanına kitleleri eğlendirerek susturmayı ekliyor. Adeta halklara “Madem siz içinde bulunduğunuz maddi gerçeklikten kurtulmak daha mutlu yaşamak istiyorsunuz bizi izlemeye devam edin. Alın size bol bol gerçeküstü mutluluk, eğlence ve renkli dünya... Elbette ki yeni totaliter sistemlerin eskilerine benzemesini gerektirecek hiçbir neden yok. ‘siz bunu -hiçbir neden olmayabilir- diye okuyun’... Hükümet, polis copları, idam mangaları, yapay kıtlıklar, toplu tutuklamalar ve sürgünlerle sadece insanlık dışı değil, yetersizdir de. ...Gerçekten etkin bir totaliter devlet, siyasi şeflerin tüm gücü elinde tutan hükümetiyle yönetici ordularının, kölelerinden hoşnut oldukları için üzerlerinde baskı kurmaya gerek olmayan köle bir nüfusu buyruğu altında tuttuğu devlettir. İnsanlara köleliği sevdirmek, günümüzün totaliter devletlerinde propaganda bakanlarına, gazetelerin yayın yönetmenlerine (bunu güncele tercüme edersek; tüm medya şeflerine) ve öğretmenlere verilen görev budur.”(Aldouse Huxley/Cesur Yeni Dünya- 1946) Aslında insanları eğlendirerek susturma yöntemi yeni değildir. Örneğin ortaçağ Avrupa’sında engisizyon altında nefes alamaz duruma gelmiş halkların sosyal patlamasını önlemek için, ilkelerine ters de olsa kilise eski Yunan ve Roma komedilerinin halka açık oynanmasını serbest bırakmıştı. Bir süreliğine de olsa insanlar eğleniyor, sarhoş oluyor ve toplu taşkınlık hareketleri gelişiyordu. Ama kilise saygınlığını koruyor ve bu “Günahkarlar güruhu” kendilerini yine kilisede affettiriyorlardı. Medyanın bu konudaki yeniliği ise eğlenceyi anlık bir olay değil, bir yaşam tarzı haline getirip neredeyse tüm dünyayı bir gösteri -Show- alanı yapmak istemesindedir. En ciddi olaylar sanat, din, spor, cinsellik ve hatta politika bir gösteriye dönüştürülür. Her kesin bu global show’a katılıp eğlenmesi istenir. Doğal olarak medyanın yarattığı böyle bir iletişim ortamında etkilenen/alan tarafın, yani halkların alıcılığa yatkın olmaları gerekir. Teorik olarak kendi gerçekliklerine uymayan bir durumu insanların benimsemesi zordur. Fakat özellikle son otuz yıldır hem reel sosyalizmin, hem de kapitalizmin ne maddi ama özelliklede manevi olarak doyuramadığı halklar, bırakalım genel toplumsal sorunları çözmeye kalkışmak, bireysel anlamda bile sorunlarına çözüm olamaz insanlar topluluğu haline getirilip bunalımdan bunalıma koşturulunca, çıkar yol olarak özlemini çektikleri, özgür, aydınlık ve renkli bir dünyayı gerçeklerle bağlantılı olmasa da; bir süre için bile olsa kendisini kandırıp medyada araması normal karşılanır olur. Medya bunu körükler ve cevap olur. İnsanların bilinçlerinden önce duygu ve güdülerine hükmeden bir yayıncılıkla, toplumsal çözümsüzlük birleşince; insanların sadece edilgen olarak medyayı kabul etmeleri bir yana ona ihtiyaç duymaları ve hatta bağımlılıkları anlaşılır. Konunun daha derin tahlilinin gerekliliği her zaman için geçerlidir ama toplumsal bunalımların yapısal, sürekli veya kronik hale geldiği ülkelerde medya ürünlerinin - özellikle de görsel medya ürünlerinin- tüketiminin çok daha yaygın olması bize pratik bir fikir verir. Kısaca oluşmasında diğer sebepler yanında medyanın da çok büyük payı olan toplum psikolojisi ve düşünsel durumu insanları medya karşısında sürekli alıcı pozisyona iter. Diyalektik sebep-sonuç ilişkisi gereği medya, bunalımlı toplumun bir sebebi ise de, aynı zamanda bir sonucudur da. İnsanların bir gün içinde fiilen ürettikleri iş saatleri dışında, diğer gün yeniden üretmeleri için yemek, içmek, uyumak gibi somut ihtiyaçları yanında manevi-moral ihtiyaçlarını da karşılamaları gerekir. Aynen yemek veya su gibi, bu değerlerin yokluğu da sağlıklı ve üretken bir insanı bitirir. Eskiden bu psikolojik yeniden üretim süreci büyük oranda aile ve çevreye bağlıydı. Yani insan ihtiyacı olan moral değerleri dar sosyal ilişkilerinden sağlıyordu. Günümüzde bu rolün önemli bir kısmını medya üzerine almıştır. Aile veya sosyal çevrenin dar ve kendini tekrarlayan ama insanın kendi gerçekliğini de ifade eden psikolojik moral doyumu yerine özellikle televizyonun sanal da olsa insanın yaşamında pek ulaşamayacağı bir mutluluğu başkalarının yaşamları yoluyla göstermesi geçti. Televizyon seyretmek insanların iş saatler dışında yaptıkları en uzun süreli faaliyetlerinden birisi halini aldı. Bunun doğal sonucu olarak ailenin geleneksel bağları yerine daha bireysel-duygusal etkilenimler geçti. Medya ise burjuva tipi toplumsal üretimde tamamlayıcı, psikolojik yeniden üretim rolünü üslendi. Medya ideolojik bir kurum olduğu kadar, ticari bir sistemdir de. Burjuva nitelikli her basın organı matbaanın bulunuşundan bu yana karakter taşımıştır. Fakat devlet tekellerine bağlı kurumların ticari kaygıyı görece daha az taşıdıkları söylenebilir. Kitle iletişiminin özel sektöre geçmesiyle bu işten para kazanma düşüncesi daha çok arttı. Buna rağmen ideolojik denetim amacı geri plana atılmadı hatta eskiyle kıyaslanamayacak oranda önem kazandı. Burjuva sınıfının ekonomik çıkarlarıyla, ideolojik çıkarlarının en üst boyutta örtüştüğü alan hiç abartısız medyadır. Daha çok ideolojik denetim daha çok ticari kar anlamına gelir. Buna rağmen medyanın finansman kaynağı medya ürünlerinin tüketicileri, yani geniş halk kesimleri değildir. Yani burjuva sınıf mantığında para karşılığı olmayan hiçbir şey yokken, kablolular hariç, radyo ve televizyon yayınları bedava verilir. Yani medyatik ürünlerin diğer metaların pazarlama sürecinden farklı bir konumu vardır. Medyanın finansmanını asıl tüketicisi olan geniş halk yığınları değil, reklam veren veya sponsor şirketler yapar. Diğer bir değimle medyanın müşterileri sermaye sahipleridir. “Kısacası reklamcıların düzmece şaklabanlar olduğu devirler geride kaldı. Artık tehlikeli, hesapçı, acımasız işadamları... Reklam dünyayı ahtapot gibi sarıp bir despot gibi her şeyi yönetmeye koyuldu. Şaka olarak başlayan bu faaliyet, artık hayatlarımıza egemen. Reklamcılık artık neşeli bir serüven değil, yenilmez bir endüstri. Televizyonu finanse ediyor, basına dilediğini yazdırıyor, sporu yönetiyor. Dünya kupası finalinde Fransa, Brezilya’yı değil Adidas Nike’yı yendi. Toplumu biçimlendiriyor, cinselliği etkiliyor, ekonomik gelişmeyi sürdürüyor. ...1998’de dünyada reklam verenlerin harcamaları 2.34 Trilyon Frank’a yükseldi...”(Frêdêric Beigbeder 3900 TL. Syf: 49) Her hangi bir medya kuruluşunun reklam piyasasında ne kadar pay alacağı, izlenme oranına veya tirajına bağlıdır. En çok kendisini izletebilen, dinletebilen veya okutabilen yayın organı, en çok ticari kazancı da sağlar. Ama aynı zamanda reklamları en çok dikte ettiren de o olur. Bundan dolayı medya kuruluşları arasında reklamcılıktan pay almak için rekabet vardır. Ama sistemin biraz daha oturmasıyla toplum çeşitli ‘beğeni gruplarına’ ayrılır ve her TV, radyo kanalı veya her gazete, dergi az çok oturmuş bir hedef kitleye seslenir. Bir medya kuruluşunun ticari başarısı, hedef kitlesini artırmasına-ki bu izlenme oranı veya tirajın da artması anlamındadır- hem de hedef kitlenin reklamı yapılan ürünleri tüketimine bağlıdır. Genel medya kuruluşları tüm toplumu daha fazla tüketici kılabilmenin tüm yollarını uygularken, her hangi bir yayın organı da kendi payını çoğaltabilmek için, aynen diğerleri gibi bu eğilimi körükler. Hem üretici firmaların, hem de medya şirketlerinin ortak yönelimi toplumu daha fazla tüketici kılabilmektedir. Bu durumu tanımlamak için kullanılan “Tüketim Toplumu” söylemi her ne kadar bir anlamda geçerli olsa da eksiktir. Tüketici konumda olabilmek için, öncelikle az-çok sınırsız alım gücü gereklidir. Pratikte üretilen malların tamamının belli bir sürede tüketilmesi, burjuva üretim ve paylaşım sisteminde olamaz. Bu anlamda tüketim toplumu, herkesin her şeye sahip olabilmesi anlamında değil, insanların temel ihtiyaçları dışında alım güçlerine göre lüks sayılan ürünlere yönelmesi ve elde edemeyeceklerinin de -bunlar manevi doyum ürünleri de olabilir- bir ömür boyu peşinden koşmaları anlamında kullanılabilir. Toplum bir şeylere sahip olabilmenin delice çabasına girer ki, medyanın hem ticari hem de ideolojik olarak yapmak istediği de budur. Tüketim toplumu hayali, ekonomik olduğu kadar ideolojik bir içerik de taşır. İnsana ait her şeyin ayrım gözetmeksizin alınıp satılmasını, tüm değerlerin karşılığının parayla ölçülmesi durumu meşrulaştırır. Buna bağlı olarak parası olanların tüm değerlere -Bu arada mutluluk gibi manevi değerlere de- sahip olması kanıksanır. Uluslararası veya ulusal çaptaki dev medya şirketlerinin sayısal çokluğuna rağmen, bazı taktik yaklaşımlarında ayrılık gösterseler de, ortak ve istisnasız olarak aynı ticari ve burjuva ideolojik illlkelerini, stratejik yaklaşımlarını sergiledikleri belirtilebilir. Toplumu beğeni gruplarına ve hedef kitlelerine ayırmak bu yaklaşımlara ters değil, destekçi uygulamalardır. Günümüzde en çok tartışılan konulardan birisi olan çok kanallılığın aynı zamanda çok seslilik anlamına gelip-gelmediği sorunu, bazı istisnalar dışında pratik olarak hiç de böyle bir anlama gelmediğiyle sonuçlanıyor. Bunun yanında toplum, ekonomik, siyasi, sosyal, kültürel yaşam tarzı ve statü açılarından zaten bölünmüş durumdadır. Sosyal sınıflar, siyasi grup veya inançlar, dinsel veya mezhepsel topluluklar gibi bir çok parçaya ayrılır. Medya sisteminin temelde yaptığı bu parçaların sesi olmak değil, tüm toplumun üstünde ve siyasal-ideolojik iktidarında yer alan ve aynı zamanda kendi patronluğunu da yapan burjuva sosyal sınıfının bakış açısı ve kültürünü hedef kitle olan bu kesimlere dikte etmektir. Bu anlamda sosyal veya kültürel farklılıkları seslendirmek bir yana, kendisine uygun olmayan farklılıkları yok etmek veya belli sınırlar içerisinde aynılaştırmak ister. Fakat taktik açıdan da olsa farklı kesimlere, özellik ve kimliklerine göre nispeten farklı yayın yapmak hem ideolojik hem de ticari çıkar için uygun bir yöntemdir. Örneğin toplumun en az eğitimli, en az toplumsal zenginlikten pay alan ve en çok potansiyel muhalefet taşıyan işçi, işsiz, köylü, ev kadını vb. gibi kesimlerine magazin ve eğlence tarzında yayın yapan medya kuruluşları daha fazla yönelirken, magazinin yanında az çok siyasal içerik ve entellektüelizmi de katan kuruluşlarda orta kesime -memur, öğrenci vb.- daha fazla ağırlık verir. Bu hedef kitlelerin psikolojik yapıları ve özgün yanları iyi incelenerek siyasal, kültürel propaganda biçimleri ve reklam yapısı mümkün olan en çarpıcı biçimde belirlenir. Medya ürünlerinin esas hazırlayıcıları olan gazeteciler, program yapımcıları, köşe yazarları, spikerler, sanatçılar vb. de en nihayetinde toplumun birer parçasıdırlar. Buna rağmen medyanın son yirmi-otuz yıllık gelişimi, bunların toplumsal statülerinde önemli değişiklikler yarattı. Eskiden zar-zor geçinen yazar-çizer-sanatçı takımının yerine bir yazı veya programla sınıf atlayan profesyoneller geçti. İzlenme veya okunma oranı en fazla olan köşe yazarı veya yapımcılar, toplumun en saygın ve kudretli insanları arasına girip, protokolde yer aldılar. Çalışma ve yaşam tarzları değişti. En çok iktidarla veya haber alma teşkilatlarıyla ilişkisi olanlar, hikmetinden sual olunmaz oldular. Deyim yerindeyse işin ayakçılığını yapanlar biraz ayrı tutulursa, genel olarak medya çalışanları ekonomik, sosyal ve psikolojik olarak toplumdan yabancılaştılar. Toplumu yansıtma yerine, toplumu yönlendirme işini daha bilimsel temellere oturtup etkili kılabilmek için medyacılar arasına psikologlar, halkla ilişkiler uzmanları, stratejisyenler ve hatta bazı eski istihbaratçılarda katıldı. Bunlarla da kalmadı, tüm ünlüler, şarkıcılar, mankenler, komedyenler, tiyatro veya sinema sanatçıları, en güzeller kısaca halkı eğlendirebilecek kim varsa hepsi özellikle görsel medyaya taşındı. Bunlar gelirken sadece kendilerini değil, özel yaşamlarını, dedikodularını, cinselliklerini ve ciddiyetsizliklerini de getirip medya yoluyla tüm topluma mal ettiler. Böylece medya kompozisyonu tamamlanmış oldu. Yazarlar: Yusuf Şahiner, Rahmi Yağmur >> Medya ve siyasal yönlendirme uzerindeki olumlu-olumsuz etkileri Admin, Son Güncelleme: 07.06.08
|
|
|