AnasayfaspaceHaberlerspaceForumspaceYazılarspaceBilgilerspaceSitemapspace
BulunduÄŸunuz bölüm:   Anasayfa / Yararlı Bilgiler / Medya


Rızanın imalatı: Bir propaganda aracı olarak Medya - 1
Kitle medyası, günümüzde toplumları bilgi bombardımanına tutan özelliğiyle başta medya alanındaki araştırmalar olmak üzere, pek çok tartışmanın konusu olmuştur. Özellikle küreselleşme çağında kitle medyasının gerek ulusal gerekse uluslararası siyasette belirleyici bir etken olmaya başlaması ve medya organlarının mülkiyetinin büyük sermaye gruplarının eline geçmesi, tartışmaların eksenini oluşturur. Kitle medyasının, zaman zaman halkta açık bir rahatsızlık uyandıracak şekilde bazı iktidar odaklarının lehine kampanyalar yürütmesi, tartışmayı daha da önemli hale getirir. Tartışmanın temeli şudur: Kitle medyasının mülkiyet yapısı, iktidar yapılarıyla yakınlığı vs. düşünüldüğünde, objektif bir yayıncılık yapmasını beklemek gerçekçi midir? Medyanın işleyişini açıklamaya dönük olarak iki başat yaklaşımdan söz edebiliriz. Bunlardan birincisi, liberal yaklaşımdır. Liberal yaklaşım, bu beklentinin gerçekçi olduğunu savunur. Kitle medyası, her ne kadar mülkiyet bakımından büyük sermaye gruplarının elinde olsa da, okuyucu/izleyici kitlesine karşı taşıdığı sorumluluk ve medya profesyonellerinin mesleki değerleri onu sapmalardan ve tarafgir bir yayıncılıktan koruyacaktır.

DiÄŸer yaklaşım ise, medyanın radikal eleÅŸtirisidir. Radikal eleÅŸtirinin öncülüğünü, Edward S. Herman ve Noam Chomsky yapmışlardır. Kitle medyasının radikal eleÅŸtirisinde baÅŸyapıt olarak kabul edilen eser ise, iki entelektüelin "Rızanın İmalatı: Kitle Medyasının Ekonomi PolitiÄŸi" adlı kitaplarıdır. [1] Herman ve Chomsky’nin tezleri ÅŸudur: Medya çağımızda devlet iktidarının ve seçkinlerin ihtiyaçlarını karşılayan bir propaganda modeli olarak iÅŸlev görür. GerçekliÄŸin çarpıtılmış bir algısının sunulması, belli gerçekler gizlenirken bazılarının öne çıkartılması, seçkinlerin gündeminin toplumun gündemi haline getirilmesi ve seçkinlerin politika hedefleri doÄŸrultusunda toplumun siyasi kampanyalarla yönlendirilmesi bu ihtiyaçlar arasındadır.

Demokratik ülkelerde medyanın bir propaganda aracı olduğunu görmek resmi sansürün bulunduğu ülkelere göre daha zordur. Bu tür ülkelerde medyanın sistemi ve kurumları dönemsel olarak eleştirmesi, zaman zaman çeşitli medya organlarının oldukça farklı görüşleri savunması medyanın propaganda aracı olma rolünü gizler ve bu rolü daha inandırıcı şekilde yerine getirmesini sağlar.

Noam Chomsky ve Edward S. Herman’ın "Rızanın İmalatı" kitabında yanıtı bulmaya çalıştıkları soruyu şöyle formüle edebiliriz: Medya nasıl oluyor da resmi bir sansür olmadan seçkinlerin ve iktidar sahiplerinin çıkarlarına düzenli bir ÅŸekilde hizmet edebiliyor?

Sorunun yanıtı medyanın yapısal bir analizine girilerek verilir. Medya bazı yapısal "süzgeçlere" sahiptir. Haberler, yorumlar vs. bu yapısal süzgeçlerden geçtikten sonra zaten zararlı malzemeden büyük ölçüde arındırılmış olacak ve seçkinlerin gündemi ve çıkarlarıyla örtüşecektir. Yapısal süzgeçler neyin haber değeri taşıyıp taşımadığını, verilen haberlerin ve yapılan yorumların hangi öncüller üzerine temelleneceğini belirler. Bu yanıt gazetecilerin, köşe yazarlarının, muhabirlerin ve diğer medya profesyonellerinin sistemin bilinçli ajanları olup olmadıkları sorusunu geçersiz kılar. Aslında bu insanların çoğu mesleki değerlere önem veren ve gerçekten objektif gazetecilik yaptığına inanan insanlardır. Ama süzgeçler öyle bir şekilde işler ki, büyük bir tarafgirlik taşıyan tutumlar gazetecilerin neredeyse otomatik reflekslerine dönüşmüştür.

Bu yapısal süzgeçler şunlardır:
  1. medya şirketlerinin büyüklüğü, tekelci yapısı ve kâr yönelimli olması;
  2. kitle medyasının temel gelir kaynağının reklamlar olması;
  3. kitle medyasının haber kaynaklarının çoğunlukla iktidar yapıları ve bu iktidar yapılarına hizmet eden "uzmanlar" olması
  4. medyayı disiplin altına alan bir araç olarak "tepki üretimi" ve
  5. ulusal bir din ve denetim aracı olarak söz konusu ülkede dönemsel olarak öne çıkan ideoloji.
Noam Chomsky ve Edward Herman süzgeçlerden oluşan bu yapısal analizi "Propaganda Modeli" olarak adlandırırlar. Elbette bu modelin bazı olgusal verilerle desteklenerek ortaya konması yeterli değildir. Medyanın, somut bazı olaylar temel alınarak gerçekten bir propaganda aracı gibi işleyip işlemediği de gösterilmelidir.

PROPAGANDA MODELİ

1) Medya şirketlerinin büyüklüğü, tekelci yapısı ve kâr yönelimli olması.

Günümüzde, geniÅŸ kitlelere ulaÅŸabilen bir medya organına sahip olmak büyük çaplı bir yatırım gerektirir. Dolayısıyla çağımızda ancak büyük ÅŸirketler veya sermaye grupları kitle medyası alanında boy gösterebilirler. Kitle medyası alanında yatırım ve iÅŸletme maliyetlerinin nasıl arttığını ve bunun koskoca bir işçi sınıfı basınını nasıl ortadan kaldırdığını 19. yüzyılın ikinci yarısında İngiltere ve BirleÅŸik Devletler’de izlemek ilginçtir. 1837’de kâr edebilecek bir ulusal haftalık gazete çıkarmanın maliyeti İngiltere’de 1.000 sterlin’in altındadır. Oysa 1867’de bir günlük gazetenin kuruluÅŸ maliyeti 50.000 sterline ulaşır. 1918’de İngiltere’de baÅŸka bir gazeteyi (Sunday Express) çıkarmak için 2 milyon sterlinden fazla para harcanır. Daha önceleri canlı bir işçi sınıfı basınının olduÄŸu İngiltere’de 19. yüzyılın ikinci yarısında bu radikal basının ortadan kalktığına tanık oluruz. Günümüzde ise herhangi bir kitle medyası organının kuruluÅŸ maliyetleri çok daha yüksektir.

Kitle medyasının yapılanması piramide benzer. Piramidin üst katlarında yer alan az sayıdaki holding medya organlarının büyük bölümüne sahiptir. Türkiye’de DoÄŸan medya grubu ve diÄŸer medya ÅŸirketleri buna iyi bir örnek oluÅŸturur. Az sayıdaki bu medya grupları ve haber ajansları haber imalatında da bir tekel oluÅŸtururlar. Gazetelerin, dergilerin, TV kanallarının önemli bir bölümüne sahip olan medya devleri haber gündemini belirler. Daha küçük ve yerel ölçekteki medya birimleri, ulusal ve uluslararası haberler açısından bu büyük medya gruplarına bağımlıdırlar. Özellikle az sayıdaki haber ajansı karşısında medyanın geri kalan bölümü neredeyse tamamen bağımlı konumdadır. Dünyada dolaşıma giren haberlerin yüzde 80’ini uluslararası düzeydeki Batılı dört haber ajansı üretmektedir. Bunlar, Associated Press (AP), United Press International (UPI), Reuters ve Agence-France-Presse’tir (AFP). Türkiye’de ise görsel medyada DoÄŸan Haber Ajansı (DHA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Cihan Haber Ajansı (CİHA), basılı medyada Anadolu Ajansı (AA) ve kısmen ANKA birincil haber kaynakları olarak iÅŸlev görürler ve sözde medya organlarının iÅŸleyeceÄŸi "ham" haber malzemesini saÄŸlarlar.

Türkiye’de medyanın mülkiyetiyle ilgili çalışmalar medya holdingleriyle ilgili ayrıntılı bilgiler verir. [2] Söz konusu medya holdingleri, pek çok medya türüne sahip oldukları gibi, medya alanı dışında da önemli yatırımlara sahiptirler[3].

DoÄŸan Grubu

Çukurova Grubu

Bilgin-Ciner Grubu

DoÄŸuÅŸ Grubu

İhlas Grubu

Ayrıca yine İslami kesimde Fethullahcılara yakın duran Feza Yayıncılık bünyesinde çıkan Zaman Gazetesi ve AKP’ye yakın olan Albayraklar grubunun sahibi olduÄŸu Yeni Åžafak Gazetesi ve Kanal 7 geniÅŸ bir kesime ulaÅŸan medya birimleridir.

Medya ÅŸirketleri, profesyonel yöneticiler tarafından yönetilir ve hisse senetleri çoÄŸunlukla borsada iÅŸlem görür. Dolayısıyla medya ÅŸirketlerinin her ÅŸeyden önce "kâr odaklı" bir tutum içine girmesi doÄŸaldır. Statükonun korunmasında birinci derecede çıkarları vardır. Medya organlarının piyasayla bütünleÅŸmesi onları çeÅŸitli saldırılara açık hale getirir. Güçlü çıkar odaklarını rahatsız etmeleri, hisse senetlerine hızla deÄŸer kaybettirilmesi gibi bazı ÅŸantajlarla karşı karşıya kalmalarına yol açabilir. Medyanın giderek kârlı bir alana dönüşmesi ve hisse senetlerinin borsada iÅŸlem görmesi, medya alanı dışındaki büyük holdinglerin medya kuruluÅŸlarının bazılarını ele geçirmesine yol açar. ÖrneÄŸin ABD’de NBC televizyonu General Electric tarafından satın alınmıştır ve GE silah sanayi ile nükleer enerji sanayisinde önemli bir paya sahiptir. Medyanın giderek piyasa ile bütünleÅŸmesi medya organlarını devlet, hükümet, askeriye ve reklam veren kuruluÅŸlar karşısında "maceracı" tutumlar almamaya özen göstermeye zorlar.

Yukarıda medya gruplarıyla ilgili verilerde de açıkça görülebileceÄŸi gibi, Türkiye’de büyük medya kuruluÅŸlarının medya dışında pek çok sektörde önemli yatırımlara sahip olması, medyanın çoktan sistemle bütünleÅŸmiÅŸ olduÄŸunun en açık kanıtıdır. Büyük medya grubu sahiplerinin devlet ihalelerine girdiÄŸi, bankalara sahip olduÄŸu, bazılarının bankalarının ve bazı medya birimlerinin elinden alınıp Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) devredildiÄŸi, çeÅŸitli dönemlerde siyasi iktidarlardan açık ÅŸekilde destek gördüğü artık herkese tarafından bilinen sıradan olgulardır.

Türkiye’de medya alanında faaliyet göstermek, birden çok sektörde faaliyet gösteren büyük holdinglere çeÅŸitli avantajlar saÄŸlar. Bu avantajlar ÅŸu ÅŸekilde özetlenebilir:
  1. Medya-dışı sektörlerdeki yatırımların ve sermayenin güvenceye alınması.
  2. Çeşitli kampanyalar vs. sayesinde hükümetler üzerinde güçlü bir kamuoyu baskısı yaratacak imkanlara sahip olmak.
  3. Özelleştirme ve kamu ihalelerini kazanmak için avantajlı bir konuma sahip olmak
  4. Uygun koşullu krediler alabilmek için avantajlı bir konuma sahip olmak
  5. Ürünlerini satmak için reklam parası ödemek yerine, sahip olduğu medya kuruluşları aracılığıyla doğrudan ürünlerinin reklamını yapabilmek.
Medya holdingleri, siyasi iktidar ve devlet nezdinde nüfuzunu arttırmaya çalışırken, hükümetlerin ve devletin, medyanın iÅŸleyiÅŸini yakından ilgilendiren bazı denetim araçları vardır. ÖrneÄŸin, radyo ve TV istasyonları hükümetten çalışma izni ve ruhsatı almak zorundadır. Türkiye’de RTÜK’ün TV kanallarına yönelik olarak izlediÄŸi koruyucu/dışlayıcı politika, hükümetin/devletin yayıncılık alanındaki yasal iÅŸleyiÅŸi denetleyen bir güç olarak medya karşısında oynadığı caydırıcı role bir örnek oluÅŸturur. Ayrıca hükümetlerin ve devlet birimlerinin varolan zenginliÄŸi dağıtma ve yeni zenginlik kanalları oluÅŸturma olanakları vardır. Medya holdinglerinin yatırım yaptığı bankacılık, enerji gibi alanlarda, özelleÅŸtirme ve kamu ihalelerinde izlenen resmi politikalar, bu holdingleri hükümete/devlete bağımlı hale getirir. Hükümet ayrıca medya ÅŸirketlerinin kârlılığını etkileyen faiz oranları, firma vergileri ve işçi-iÅŸveren politikaları yoluyla da caydırıcı bir gücü elinde tutar.

Bu veriler, Türkiye’de medya gruplarının sistemle fazlasıyla bütünleÅŸtiÄŸini ortaya koyar. Bu durumda haberlerin geçeceÄŸi birinci süzgeç, bu bütünleÅŸmenin yarattığı ortak çıkarlar olacaktır. Kitle medyası, sistemi, iktidar yapılarını ve askeriyeyi temel bir ÅŸekilde sorgulayacak yayınlar yapmaktan kaçınacaktır. İzleyeceÄŸi yayıncılık politikası, her ÅŸeyden önce sistemin istikrarını gözetecektir.

2) Medyanın iş yapma ruhsatı olarak reklamlar

Gazeteler, TV’ler ve diÄŸer kitle medyası organları esas olarak reklam gelirleriyle yaÅŸar. ÖrneÄŸin Türkiye’de TV’lerin toplam gelirleri içinde reklam gelirlerinin oranı yaklaşık yüzde 95’tir [4]. Kitle medyası, görünüşte okuyucu/izleyicinin satın aldığı bir tüketim nesnesidir. Gerçekte ise, okuyucu/izleyicilerin (malın), reklam veren büyük ÅŸirketlere (satın alıcılara) satıldığı bir pazar veya piyasadır. Reklam veren kuruluÅŸlar, kitle medyasına ödedikleri reklam paralarıyla, ürünlerini tüketecek toplumsal kesimlere eriÅŸimi satın almış olurlar. Reklamların, pratikte kitle medyasının onsuz ayakta kalamayacağı bir "iÅŸ yapma ruhsatı" olması, medyayı pek çok açıdan etkiler.

Öncelikle, reklamlar hangi medya kuruluÅŸunun ayakta kalacağını belirleyecek kadar önemlidir. ÖrneÄŸin, 19. yüzyılın ikinci yarısında İngiltere’de gazetelerin yaygın ÅŸekilde reklam almaya baÅŸlaması, medya yapısını önemli ölçüde ÅŸekillendirmiÅŸti. Reklamcılığın medya piyasasında etkili olmaya baÅŸlaması, reklam çeken gazetelerin satış fiyatlarını nüsha maliyetinin çok altına çekilebilmesini saÄŸlamıştı. Bu durum, yeterince reklam alamayan gazeteleri, yani işçi sınıfı basınını zor durumda bırakmıştı. İşçi sınıfı basının reklam alamaması, öncelikle okuyucularının tüketim düzeyinin düşük olmasıyla ilgili bir sorundu. Reklam alamayan gazetelerin fiyatları yüksek kaldı, böylece satışları düştü ve satışları yeniden yükseltebilecek çekici özellikler edinebilmeleri, ellerindeki sermaye birikiminin azalmasıyla zorlaÅŸtı. Dolayısıyla, hangi gazetenin tercih edileceÄŸine artık nihai tüketici olarak okur deÄŸil, reklam veren kuruluÅŸlar karar vermeye baÅŸladılar. Sonuç olarak, İngiltere’de 1960’lı yıllarda toplam tirajları 9,3 milyon olan üç büyük sosyal-demokrat gazete (Daily Herald, News Chronicle ve Sunday Citizen) ya battı veya sisteme asimile olmaya zorlandı.

Medyanın iş yapma ruhsatı olarak reklam, ana-akım medya içinde ise büyük bir rekabete yol açar ve bu rekabet genellikle tekelleşmeyle sonuçlanır. Satış rakamlarını ve reklam pastasından aldığı payı arttıran medya organı, rakipleri karşısında saldırgan bir promosyon kampanyası başlatır ve karşı tarafı, azalmakta olan geliriyle başa çıkamayacağı ek masraflar yapmaya zorlar. Bu sürecin bir yerinde, bazı medya organları piyasadan silinirler.

Kitle medyasının ancak reklam gelirleriyle yaÅŸayabilmesi, reklam veren büyük ÅŸirketleri medyanın "patronları"na dönüştürür. ÖrneÄŸin TV’lerde büyük ÅŸirketler ya program aralarına konan reklamlar için para öderler veya doÄŸrudan bazı programların sponsorluÄŸunu üstlenirler. Bu durum, TV programcılığının niteliÄŸini ciddi ÅŸekilde etkiler.

Daha somut olmak açısından, ABD’de reyting ölçümlerine göre yüzde 1’lik bir seyirci kaybı, TV ÅŸebekelerinin reklam gelirinde yılda 80-100 milyon dolarlık bir gerilemeye yol açmaktadır. Reklam veren kuruluÅŸların ilgilendiÄŸi seyircinin sayısı olduÄŸu kadar tüketim düzeyidir. Dolayısıyla TV’ler her ne kadar geniÅŸ kitlelere ulaÅŸsalar da, programlarının orta ve üst sınıflara hitap ettiÄŸini reklam veren kuruluÅŸlara kanıtlamak zorundadırlar. Bu nedenle, emekçi kesimlerin sorunlarının dile getirildiÄŸi bir programcılık baÅŸtan reklam gelirlerinin kaybı demek olacaktır.

Bu durum, kitle medyasına içkin olan bir özelliği, politik ayrımcılığı beraberinde getirir. Reklam veren kuruluşlar, kendi çıkarlarının altını oyacak yayınlar yapan muhalif medya birimlerine reklam vermeyecektir.

Ama benzer bir durum ana-akım medya için de geçerlidir. Medyada politik bir çeşitlilik içeren tartışma programlarının, araştırmacı gazetecilik programlarının vs. azalmasının başlıca nedenlerinden birisi, reklam veren büyük holdinglerin sistemi eleştiren bir yayıncılığa soğuk bakması ve reklam verdiği mecraları değiştirmesidir. Reklam sürelerinin giderek artması ve halkın sorunlarını işleyen programların neredeyse yok denecek kadar azalması, medya organlarının daha fazla reklam geliri elde etmek ve reklam çekebilmek için yaptıkları tercihleri yansıtır.

Öte yandan, reklam veren kuruluşlar rahat ve satın alma psikolojisiyle uyuşan, yani "light" bir programcılık yapan medya birimlerine reklam vermeyi veya bu tür programların sponsorluğunu yapmayı tercih ederler. Bu nedenle ciddi konuları, özellikle toplumsal ihtilafları ele alan programları desteklemekten özellikle kaçınırlar.

Belgesel-kültürel programlar ise, "zapping" yapan izleyicileri kaçırmamak için uÄŸraÅŸan TV’ler açısından cazip deÄŸildir ve bu tür bir programcılık giderek marjinalleÅŸir.

Bu nedenlerle, "iş yapma ruhsatı" olarak reklamlar, kitle medyasının yayıncılık politikasını belirleyen ikinci süzgeçtir.

3) Haber Kaynakları ve Uzmanlar

Kitle medyasının belli bir haber akışını önceden güvenceye alma zorunluluÄŸu vardır. Bunun yanı sıra her yerde muhabir veya kameraman bulunduramaz. Dolayısıyla kendisine düzenli olarak haber akışı saÄŸlayacak kaynaklara ihtiyaç duyar. Kendi kısıtlı mali kaynaklarını ve muhabir sayısını ise bu düzenli haber akışını güvenceye alacak ÅŸekilde konuÅŸlandırır. Bu durum, kitle medyası ile ona düzenli olarak haber saÄŸlayan dev "haber bürokrasileri" arasında karşılıklı bir bağımlılık iliÅŸkisinin doÄŸmasına yol açar. Dünyanın pek çok yerinde kitle medyası haber ihtiyacını karşılamak için hükümetlerin düzenli basın açıklamalarında, önemli bakanlıklarda, üst düzey askeri kurumlarda, iÅŸ dünyasının çatı örgütlerinde vs. muhabir bulundurur. Türkiye’de kitle medyasının baÅŸlıca haber kaynakları, Bakanlar Kurulu toplantılarının ardından Hükümet sözcüsünün basın toplantısı, İçiÅŸleri veya Ekonomi gibi önemli bakanların basın toplantıları veya basın bildirileri, MGK toplantılarının ardından yapılan basın açıklaması, Genelkurmay BaÅŸkanlığı’ndan yapılan basın açıklamaları, Emniyet Müdürlüğü’nün basın toplantıları, Türkiye’yi ziyaret eden ABD, AB, IMF, Dünya Bankası yetkililerinin basınla yaptığı görüşmeler, TÜSİAD, TOBB, Ankara Ticaret Odası gibi iÅŸ dünyası örgütlerinin basın toplantıları vs. olarak sıralanabilir.

Resmi kurumların veya iş dünyasının çatı örgütlerinin "haber bürokrasileri", halkla ilişkiler örgütleri olarak çalışırlar. Çalışmalarını kitle medyasının ihtiyaçlarına göre düzenlerler. Örneğin, basın toplantıları için mekanları onlar temin ederler, basın açıklamalarının metinlerini önceden dağıtırlar, medyanın hemen alıp kullanabileceği şekilde düzenlenmiş haber bültenleri hazırlarlar, açıklanacak araştırma raporlarını önceden medyaya iletirler vs.

Kitle medyası açısından hükümet, devlet kurumları, askeriye, iş dünyası örgütleri, meslek birlikleri vs. güvenilir, objektif haber kaynaklarıdır. Yerel ölçekte ise herhangi bir olay meydana geldiğinde, kitle medyasının o ilin veya ilçenin valisi, kaymakamı veya emniyet müdürüyle bağlantı kurması bir tesadüf değildir.

Kitle medyası, sistemin kurumlarıyla iç içe geçen çıkarlara sahip olduğundan "objektif habercilik" imajını sürdürmek ister. Taraflı olduğu şeklinde bir görüntüden kaçınmayı ve sistemin kurumlarından gelebilecek baskı ve tehditleri en aza indirmeyi sağlamak için en emin yol, haber kaynakları olarak "haber bürokrasilerinin" tercih edilmesidir. Bu tercihin, ekonomik açıdan daha verimli olmak gibi bir boyutu da vardır. Dolayısıyla kitle medyası, hükümetin, resmi kurumların, askeriyenin vs. ilettiği haberleri doğru olarak kabul eder ve çoğu zaman onları sorgulamadan olduğu gibi yayımlar. Buna karşın, yerel halktan, muhalif kesimlerden gelen haberler kuşkuyla karşılanır. Hem bu tür haberleri doğrulatmak daha pahalı bir iştir. Hem de sistemin sorgulanmasına yol açarak, kitle medyasının çeşitli tehditlerle yüz yüze kalmasına neden olabilir.

Bu tehditler, medyanın bağımlı bir ilişki içinde olduğu haber kaynaklarından da gelebilir. Kitle medyası düzenli bir haber akışı sağladığı haber kaynaklarını gücendirmek istemez. Aksi halde "haber bürokrasileri" medyayı haber akışından mahrum bırakabilir.

Resmi kurumların "haber bürokrasilerinin" medyayı yönlendirebilmek üzere içine girdiÄŸi halka iliÅŸkiler çalışması dev boyutlardadır. Medyayı yönlendirmenin, onu habere ve olgulara boÄŸmak olduÄŸunu keÅŸfeden resmi kurumlar veya büyük ÅŸirketler bu alana muazzam kaynaklar ayırırlar. Amerikan Hava Kuvvetleri’nin medyayla ilgili çalışmaları, resmi kurumların kitle medyasını haber bombardımanına tutmasına iyi bir örnektir. 1979 ve 80’de Amerikan Hava Kuvvetleri, toplam tirajı 690.000 olan 140 gazete çıkartıyor, tirajı 125.000 olan bir dergi yayımlıyordu. ÇoÄŸunlukla denizaşırı yayın yapan 34 radyo ve 17 TV istasyonuna sahipti. Karargah ve birimlerle ilgili 45.000, yerel düzeyde ise 615.000 basın bildirisi hazırlayıp dağıtıyordu. Haber medyası ile 6.600 söyleÅŸi yapmış, 3.200 basın toplantısı gerçekleÅŸtirmiÅŸti.

Dev haber bürokrasileri medyanın belli gündemlere odaklanmasını, dezenformasyon yapmasını, propaganda kampanyaları yürütmesini ve belli gündemlerden uzak durmasını saÄŸlamak için medya ile arasındaki bağımlılık iliÅŸkisinden faydalanırlar. Kitle medyasına sürekli olarak belli bir propaganda kampanyasına dönük enformasyon gönderirler. Bu konuda Türkiye’nin yakın tarihinden pek çok örnek rahatlıkla bulunabilir. ÖrneÄŸin, Terörle Mücadele Yasa (TMY) tasarısının gündeme gelmesi, önce Emniyet ve diÄŸer güvenlik güçleri yetkililerinin "terörle mücadele konusunda yasaların ellerini kollarını baÄŸladığı" ÅŸeklindeki açıklamalarıyla gündeme gelmiÅŸti. Bu konu bir süre medyada iÅŸlendi. Ardından Mart 2006 sonunda patlayan Diyarbakır olayları sırasında medya yerel muhabirlerin geçtiÄŸi haberlerden çok resmi kaynakların saÄŸladığı "bilgilere" dayanmayı tercih etti. Resmi kaynakların saÄŸladığı bilgiler ise, olayları "terörist bir kalkışma", "PKK’nın çıkardığı bir ayaklanma" vs. olarak yansıtıyordu. Medyada Diyarbakır olaylarının bu ÅŸekilde iÅŸlenmesinin ardından, TMY’nin gerekliliÄŸi ve yasalaÅŸması için toplumun geniÅŸ kesimleri ikna edilmiÅŸti.

Uzman Arzı:

Devlet kurumlarının ve iÅŸ dünyası örgütlerinin medyayı denetleme ve yönlendirme çabası, sadece belirli dönemlerde yoÄŸunlaÅŸtırılmış bir "bilgi akışıyla" sınırlı kalmaz. Sistemin toplum tabanı üzerindeki hegemonyası zayıflamaya veya muhalif güçler resmi propagandayı etkisizleÅŸtiren nitelikli aydınlar üretmeye baÅŸladığında, sistem "uzmanlar" saÄŸlamaya baÅŸlar. Medyaya bolca çıkıp pek çok konuda resmi propaganda çizgisini savunan bu uzmanlar, çoÄŸunlukla akademisyenler veya emekli askerler, istihbarat uzmanları vs.’dir. Akademisyenlerin kafalanması ÅŸu üç ÅŸekilde gerçekleÅŸir: Resmi veya sivil kuruluÅŸlara "danışman" olarak iÅŸe alınırlar. AraÅŸtırmaları, resmi kurumlar veya büyük ÅŸirketler tarafından finanse edilir. Ya da yine resmi kurumlar veya büyük ÅŸirketlerin kurdukları düşünce kuruluÅŸlarında çalışma imkanı tanınır.

ABD’de çoÄŸunlukla muhafazakâr olan düşünce kuruluÅŸlarının oluÅŸması, Vietnam Sendromu dolayısıyla sistemin toplum tabanında sorgulanmaya baÅŸlandığı 1970’li yıllara rastlar. Bu kuruluÅŸlar, büyük ÅŸirketler tarafından finanse edilir ve Pentagon, DışiÅŸleri Bakanlığı, CIA ile düzenli personel alış veriÅŸi içine girer.

Türkiye’de özellikle 90’lı yıllardan itibaren Kürt sorunu, ekonomi ve IMF ile iliÅŸkiler, hukuk ve Anayasa tartışmaları, AB ile iliÅŸkiler, laiklik tartışmaları, dış politika vs. konularda TV’lerde açık oturumlar gibi programlar yapıldığına tanık olduk. Bu programlara genellikle akademisyenler ve diÄŸer "uzmanlar" çıktı. Zaman zaman muhalif kimlikli kiÅŸilerin de konuk olarak çaÄŸrılmasına karşın, yapılan tartışmalarda resmi çizginin dışına çıkılmamasına özen gösterildi. Sistem en fazla içeriden reform yapılmasının gerekliliÄŸi çerçevesinde eleÅŸtirildi. Hatta siyasi açıdan sertleÅŸen konjonktürlerde, reform yanlısı kiÅŸilere bile TV ekranlarının kapatıldığına tanık olduk. Ekonomi alanında yaÅŸanan "uzman" patlaması iÅŸe ÅŸaşırtıcıydı. Türkiye’nin yakın tarihte art arda büyük ekonomik krizler yaÅŸamasına karşın, Eko-diyalog programına veya sabahları yayımlanan ekonomi programlarına baktığımızda, Türkiye’nin yaÅŸadığı krizlerde IMF’nin rolünün hemen hiç sorgulanmadığını görürüz. Tartışmaların ve yorumların çerçevesi, IMF programlarının ihtiyaçlarıyla baÅŸtan belirlenmiÅŸtir. ÖrneÄŸin, "kamu tasarruf yapmak zorundadır"; "enflasyon tek haneye düşürülmelidir"; "saÄŸlık harcamaları kısılmalıdır"; "dalgalı kur sistemi olası krizlere karşı bir sigortadır"; "sıcak paranın Türkiye’ye akışı mutlaka garanti altına alınmalıdır." Son yıllarda, uluslararası iliÅŸkiler, Kürt sorunu, Ermeni Sorunu vs. çerçevesinde devlet tarafından finanse edildiÄŸi bilinen düşünce kuruluÅŸlarının ortaya çıkmaya baÅŸladığına da tanık oluyoruz. ÖrneÄŸin Avrasya Stratejik AraÅŸtırmalar Merkezi (ASAM) TV’lerde sık sok boy gösteren uzmanlarıyla bunlardan en önemlisi.

4) Tepki Üreticileri:

Kitle medyası sistemin temel öncülleri içinde kalarak çeşitli eleştiriler yapsa dahi, zaman zaman adına "tepki üreticileri" denen kurumların veya bireylerin tehditleriyle karşılaşır. Tepki üreticilerinin amacı, kitle medyasının resmi propaganda çizgisinden olası sapmalarını önlemek, sistem-içi eleştirilerin önüne geçmek ve resmi propaganda çizgisinin tam bir şevkle desteklenmesini sağlamaktır.

McCarthy döneminde, pek çok reklam veren kuruluşun ve radyo-televizyon istasyonunun ürünlerin kitlesel boykotlara maruz kalacağı tehdidiyle susturulması ve çalışanlarını ihbar etmeye zorlanması, "tepki üretimi"ne bir örnek oluşturur. Reklam veren büyük şirketler sponsorluk yaptıkları programların tepkilere neden olmasından çekinir ve bu yüzden TV kanalları üzerinde sürekli bir "uygun programcılık" yapılması baskısı oluştururlar. Böylece sponsorluktan çekilme tehditleriyle birer tepki üreticisi olurlar.

Tepki üreticileri, medyanın bir konuda yaptığı eleştiride aşırıya kaçtığını öne süren hükümetler veya başbakanlardan, doğrudan medyayı denetleyen RTÜK gibi devlet kurumlarına ve "bağımsız" düşünce kuruluşlarına kadar geniş bir yelpazeye uzanabilir.

1970’li ve 80’li yıllarda ABD’de büyük ÅŸirketlerin, iÅŸleri medyayı izlemek, denetlemek ve resmi propaganda çizgisine yeterince sahip çıkmadığında kamuoyu önünde eleÅŸtirmek olan düşünce kuruluÅŸlarını desteklemesi ilginçtir. Bunlardan bazılarının iÅŸlevleri ÅŸunlardır: Amerikan Hukuk Vakfı (American Legal Foundation) medyada haksız eleÅŸtirilere uÄŸrayan "medya kurbanları"nın iftira davası açmasına yardımcı olur. Medya Enstitüsü (Media Institute), iÅŸ dünyasının medyada doÄŸru bir ÅŸekilde resmedilmediÄŸi tezini iÅŸleyerek medyayı caydırıcı bir rol üstlenir. Medya ve Kamu İşleri Merkezi (Center for Media and Public Affairs) medyada iÅŸ dünyası karşıtı "liberal" eÄŸilimlerin peÅŸine düşer. Medyada DoÄŸruluk (Accuracy in Media) petrol ÅŸirketleri ve baÅŸka pek çok ÅŸirket tarafından finanse edilen etkin bir tepki üreticisidir. Dış politikada katı bir saÄŸ kanat propaganda çizgisi izlemesi için medyaya baskı yapar. Özgürlük Evi (Freedom House) El Salvador gibi ABD güdümündeki ülkelerin medya tarafından sorgulanmasının "aşırıya kaçtığı" durumlarda devreye girer. Vietnam Savaşı sırasında temel öncüller itibariyle Amerikan politikasını savunan "liberal" medyayı, geçtiÄŸi haberlerle "halkın moralini bozmak" ve "savaşın kaybedilmesine yol açmak"la suçlamıştır.

Tepki üreticileri propaganda çizgisine tam bir bağlılıkla hizmet edilmesi için baskı yaparken, kitle medyası bu eleştirileri saygıyla karşılar; hatta onlara yer verir.

Türkiye’de "tepki üretimi"nin daha kaba mekanizmalarla yürüdüğü söylenebilir. ÖrneÄŸin 90’lı yılların başında PKK lideri Abdullah Öcalan’la röportaj yapan M. Ali Birand ve 93’te Özal ile Öcalan arasında ateÅŸkesin uzatılması konusunda gizli mesaj alışveriÅŸine katıldığı öne sürülen Cengiz Çandar’ın, Genelkurmay BaÅŸkanlığı tarafından hazırlanan bir andıçla çalıştıkları gazetelerden atılmaları saÄŸlanmış ve pasifize edilmiÅŸlerdi. Nisan 98’de, 28 Åžubat postmodern darbesi döneminde, Åžemdin Sakık’ın iki gazeteciyi suçlayan sözde ifadeleri kitle medyasına sızdırılmıştı ve ertesi gün Kanal D’de, Hürriyet ve Sabah gazetelerinde Birand ve Çandar, PKK’dan para alan gazeteciler olmakla suçlanmıştı.

Türkiye’de kitle medyasının rutin iÅŸleyiÅŸi sırasında, medya organlarının ve gazetecilerin yeterince vatansever olmadıkları, "terörle mücadele"yi zaafa uÄŸratan haberler yaptıkları veya yazılar yazdıkları gerekçesiyle sık sık taciz edildiÄŸi bilinen bir gerçektir. Taciz eden ve sindirmeye çalışan "tepki üreticilerinin" başında ise Emin ÇölaÅŸan gibi köşe yazarları gelmektedir.

Rızanın imalatı: Bir propaganda aracı olarak Medya 2 --> Yazının Devamı

Admin, 09.04.08


Konu ile ilgili haberler

DiÄŸer Okunabilecekler