Rızanın imalatı: Bir propaganda aracı olarak Medya - 1Kitle medyası, günümüzde toplumları bilgi bombardımanına tutan özelliğiyle başta medya alanındaki araştırmalar olmak üzere, pek çok tartışmanın konusu olmuştur. Özellikle küreselleşme çağında kitle medyasının gerek ulusal gerekse uluslararası siyasette belirleyici bir etken olmaya başlaması ve medya organlarının mülkiyetinin büyük sermaye gruplarının eline geçmesi, tartışmaların eksenini oluşturur. Kitle medyasının, zaman zaman halkta açık bir rahatsızlık uyandıracak şekilde bazı iktidar odaklarının lehine kampanyalar yürütmesi, tartışmayı daha da önemli hale getirir. Tartışmanın temeli şudur: Kitle medyasının mülkiyet yapısı, iktidar yapılarıyla yakınlığı vs. düşünüldüğünde, objektif bir yayıncılık yapmasını beklemek gerçekçi midir? Medyanın işleyişini açıklamaya dönük olarak iki başat yaklaşımdan söz edebiliriz. Bunlardan birincisi, liberal yaklaşımdır. Liberal yaklaşım, bu beklentinin gerçekçi olduğunu savunur. Kitle medyası, her ne kadar mülkiyet bakımından büyük sermaye gruplarının elinde olsa da, okuyucu/izleyici kitlesine karşı taşıdığı sorumluluk ve medya profesyonellerinin mesleki değerleri onu sapmalardan ve tarafgir bir yayıncılıktan koruyacaktır. Diğer yaklaşım ise, medyanın radikal eleştirisidir. Radikal eleştirinin öncülüğünü, Edward S. Herman ve Noam Chomsky yapmışlardır. Kitle medyasının radikal eleştirisinde başyapıt olarak kabul edilen eser ise, iki entelektüelin "Rızanın İmalatı: Kitle Medyasının Ekonomi Politiği" adlı kitaplarıdır. [1] Herman ve Chomsky’nin tezleri şudur: Medya çağımızda devlet iktidarının ve seçkinlerin ihtiyaçlarını karşılayan bir propaganda modeli olarak işlev görür. Gerçekliğin çarpıtılmış bir algısının sunulması, belli gerçekler gizlenirken bazılarının öne çıkartılması, seçkinlerin gündeminin toplumun gündemi haline getirilmesi ve seçkinlerin politika hedefleri doğrultusunda toplumun siyasi kampanyalarla yönlendirilmesi bu ihtiyaçlar arasındadır. Demokratik ülkelerde medyanın bir propaganda aracı olduğunu görmek resmi sansürün bulunduğu ülkelere göre daha zordur. Bu tür ülkelerde medyanın sistemi ve kurumları dönemsel olarak eleştirmesi, zaman zaman çeşitli medya organlarının oldukça farklı görüşleri savunması medyanın propaganda aracı olma rolünü gizler ve bu rolü daha inandırıcı şekilde yerine getirmesini sağlar. Noam Chomsky ve Edward S. Herman’ın "Rızanın İmalatı" kitabında yanıtı bulmaya çalıştıkları soruyu şöyle formüle edebiliriz: Medya nasıl oluyor da resmi bir sansür olmadan seçkinlerin ve iktidar sahiplerinin çıkarlarına düzenli bir şekilde hizmet edebiliyor? Sorunun yanıtı medyanın yapısal bir analizine girilerek verilir. Medya bazı yapısal "süzgeçlere" sahiptir. Haberler, yorumlar vs. bu yapısal süzgeçlerden geçtikten sonra zaten zararlı malzemeden büyük ölçüde arındırılmış olacak ve seçkinlerin gündemi ve çıkarlarıyla örtüşecektir. Yapısal süzgeçler neyin haber değeri taşıyıp taşımadığını, verilen haberlerin ve yapılan yorumların hangi öncüller üzerine temelleneceğini belirler. Bu yanıt gazetecilerin, köşe yazarlarının, muhabirlerin ve diğer medya profesyonellerinin sistemin bilinçli ajanları olup olmadıkları sorusunu geçersiz kılar. Aslında bu insanların çoğu mesleki değerlere önem veren ve gerçekten objektif gazetecilik yaptığına inanan insanlardır. Ama süzgeçler öyle bir şekilde işler ki, büyük bir tarafgirlik taşıyan tutumlar gazetecilerin neredeyse otomatik reflekslerine dönüşmüştür. Bu yapısal süzgeçler şunlardır:
PROPAGANDA MODELİ 1) Medya şirketlerinin büyüklüğü, tekelci yapısı ve kâr yönelimli olması. Günümüzde, geniş kitlelere ulaşabilen bir medya organına sahip olmak büyük çaplı bir yatırım gerektirir. Dolayısıyla çağımızda ancak büyük şirketler veya sermaye grupları kitle medyası alanında boy gösterebilirler. Kitle medyası alanında yatırım ve işletme maliyetlerinin nasıl arttığını ve bunun koskoca bir işçi sınıfı basınını nasıl ortadan kaldırdığını 19. yüzyılın ikinci yarısında İngiltere ve Birleşik Devletler’de izlemek ilginçtir. 1837’de kâr edebilecek bir ulusal haftalık gazete çıkarmanın maliyeti İngiltere’de 1.000 sterlin’in altındadır. Oysa 1867’de bir günlük gazetenin kuruluş maliyeti 50.000 sterline ulaşır. 1918’de İngiltere’de başka bir gazeteyi (Sunday Express) çıkarmak için 2 milyon sterlinden fazla para harcanır. Daha önceleri canlı bir işçi sınıfı basınının olduğu İngiltere’de 19. yüzyılın ikinci yarısında bu radikal basının ortadan kalktığına tanık oluruz. Günümüzde ise herhangi bir kitle medyası organının kuruluş maliyetleri çok daha yüksektir. Kitle medyasının yapılanması piramide benzer. Piramidin üst katlarında yer alan az sayıdaki holding medya organlarının büyük bölümüne sahiptir. Türkiye’de Doğan medya grubu ve diğer medya şirketleri buna iyi bir örnek oluşturur. Az sayıdaki bu medya grupları ve haber ajansları haber imalatında da bir tekel oluştururlar. Gazetelerin, dergilerin, TV kanallarının önemli bir bölümüne sahip olan medya devleri haber gündemini belirler. Daha küçük ve yerel ölçekteki medya birimleri, ulusal ve uluslararası haberler açısından bu büyük medya gruplarına bağımlıdırlar. Özellikle az sayıdaki haber ajansı karşısında medyanın geri kalan bölümü neredeyse tamamen bağımlı konumdadır. Dünyada dolaşıma giren haberlerin yüzde 80’ini uluslararası düzeydeki Batılı dört haber ajansı üretmektedir. Bunlar, Associated Press (AP), United Press International (UPI), Reuters ve Agence-France-Presse’tir (AFP). Türkiye’de ise görsel medyada Doğan Haber Ajansı (DHA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Cihan Haber Ajansı (CİHA), basılı medyada Anadolu Ajansı (AA) ve kısmen ANKA birincil haber kaynakları olarak işlev görürler ve sözde medya organlarının işleyeceği "ham" haber malzemesini sağlarlar. Türkiye’de medyanın mülkiyetiyle ilgili çalışmalar medya holdingleriyle ilgili ayrıntılı bilgiler verir. [2] Söz konusu medya holdingleri, pek çok medya türüne sahip oldukları gibi, medya alanı dışında da önemli yatırımlara sahiptirler[3]. Doğan Grubu Çukurova Grubu Bilgin-Ciner Grubu Doğuş Grubu İhlas Grubu Ayrıca yine İslami kesimde Fethullahcılara yakın duran Feza Yayıncılık bünyesinde çıkan Zaman Gazetesi ve AKP’ye yakın olan Albayraklar grubunun sahibi olduğu Yeni Şafak Gazetesi ve Kanal 7 geniş bir kesime ulaşan medya birimleridir. Medya şirketleri, profesyonel yöneticiler tarafından yönetilir ve hisse senetleri çoğunlukla borsada işlem görür. Dolayısıyla medya şirketlerinin her şeyden önce "kâr odaklı" bir tutum içine girmesi doğaldır. Statükonun korunmasında birinci derecede çıkarları vardır. Medya organlarının piyasayla bütünleşmesi onları çeşitli saldırılara açık hale getirir. Güçlü çıkar odaklarını rahatsız etmeleri, hisse senetlerine hızla değer kaybettirilmesi gibi bazı şantajlarla karşı karşıya kalmalarına yol açabilir. Medyanın giderek kârlı bir alana dönüşmesi ve hisse senetlerinin borsada işlem görmesi, medya alanı dışındaki büyük holdinglerin medya kuruluşlarının bazılarını ele geçirmesine yol açar. Örneğin ABD’de NBC televizyonu General Electric tarafından satın alınmıştır ve GE silah sanayi ile nükleer enerji sanayisinde önemli bir paya sahiptir. Medyanın giderek piyasa ile bütünleşmesi medya organlarını devlet, hükümet, askeriye ve reklam veren kuruluşlar karşısında "maceracı" tutumlar almamaya özen göstermeye zorlar. Yukarıda medya gruplarıyla ilgili verilerde de açıkça görülebileceği gibi, Türkiye’de büyük medya kuruluşlarının medya dışında pek çok sektörde önemli yatırımlara sahip olması, medyanın çoktan sistemle bütünleşmiş olduğunun en açık kanıtıdır. Büyük medya grubu sahiplerinin devlet ihalelerine girdiği, bankalara sahip olduğu, bazılarının bankalarının ve bazı medya birimlerinin elinden alınıp Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) devredildiği, çeşitli dönemlerde siyasi iktidarlardan açık şekilde destek gördüğü artık herkese tarafından bilinen sıradan olgulardır. Türkiye’de medya alanında faaliyet göstermek, birden çok sektörde faaliyet gösteren büyük holdinglere çeşitli avantajlar sağlar. Bu avantajlar şu şekilde özetlenebilir:
Bu veriler, Türkiye’de medya gruplarının sistemle fazlasıyla bütünleştiğini ortaya koyar. Bu durumda haberlerin geçeceği birinci süzgeç, bu bütünleşmenin yarattığı ortak çıkarlar olacaktır. Kitle medyası, sistemi, iktidar yapılarını ve askeriyeyi temel bir şekilde sorgulayacak yayınlar yapmaktan kaçınacaktır. İzleyeceği yayıncılık politikası, her şeyden önce sistemin istikrarını gözetecektir. 2) Medyanın iş yapma ruhsatı olarak reklamlar Gazeteler, TV’ler ve diğer kitle medyası organları esas olarak reklam gelirleriyle yaşar. Örneğin Türkiye’de TV’lerin toplam gelirleri içinde reklam gelirlerinin oranı yaklaşık yüzde 95’tir [4]. Kitle medyası, görünüşte okuyucu/izleyicinin satın aldığı bir tüketim nesnesidir. Gerçekte ise, okuyucu/izleyicilerin (malın), reklam veren büyük şirketlere (satın alıcılara) satıldığı bir pazar veya piyasadır. Reklam veren kuruluşlar, kitle medyasına ödedikleri reklam paralarıyla, ürünlerini tüketecek toplumsal kesimlere erişimi satın almış olurlar. Reklamların, pratikte kitle medyasının onsuz ayakta kalamayacağı bir "iş yapma ruhsatı" olması, medyayı pek çok açıdan etkiler.Öncelikle, reklamlar hangi medya kuruluşunun ayakta kalacağını belirleyecek kadar önemlidir. Örneğin, 19. yüzyılın ikinci yarısında İngiltere’de gazetelerin yaygın şekilde reklam almaya başlaması, medya yapısını önemli ölçüde şekillendirmişti. Reklamcılığın medya piyasasında etkili olmaya başlaması, reklam çeken gazetelerin satış fiyatlarını nüsha maliyetinin çok altına çekilebilmesini sağlamıştı. Bu durum, yeterince reklam alamayan gazeteleri, yani işçi sınıfı basınını zor durumda bırakmıştı. İşçi sınıfı basının reklam alamaması, öncelikle okuyucularının tüketim düzeyinin düşük olmasıyla ilgili bir sorundu. Reklam alamayan gazetelerin fiyatları yüksek kaldı, böylece satışları düştü ve satışları yeniden yükseltebilecek çekici özellikler edinebilmeleri, ellerindeki sermaye birikiminin azalmasıyla zorlaştı. Dolayısıyla, hangi gazetenin tercih edileceğine artık nihai tüketici olarak okur değil, reklam veren kuruluşlar karar vermeye başladılar. Sonuç olarak, İngiltere’de 1960’lı yıllarda toplam tirajları 9,3 milyon olan üç büyük sosyal-demokrat gazete (Daily Herald, News Chronicle ve Sunday Citizen) ya battı veya sisteme asimile olmaya zorlandı. Medyanın iş yapma ruhsatı olarak reklam, ana-akım medya içinde ise büyük bir rekabete yol açar ve bu rekabet genellikle tekelleşmeyle sonuçlanır. Satış rakamlarını ve reklam pastasından aldığı payı arttıran medya organı, rakipleri karşısında saldırgan bir promosyon kampanyası başlatır ve karşı tarafı, azalmakta olan geliriyle başa çıkamayacağı ek masraflar yapmaya zorlar. Bu sürecin bir yerinde, bazı medya organları piyasadan silinirler. Kitle medyasının ancak reklam gelirleriyle yaşayabilmesi, reklam veren büyük şirketleri medyanın "patronları"na dönüştürür. Örneğin TV’lerde büyük şirketler ya program aralarına konan reklamlar için para öderler veya doğrudan bazı programların sponsorluğunu üstlenirler. Bu durum, TV programcılığının niteliğini ciddi şekilde etkiler. Daha somut olmak açısından, ABD’de reyting ölçümlerine göre yüzde 1’lik bir seyirci kaybı, TV şebekelerinin reklam gelirinde yılda 80-100 milyon dolarlık bir gerilemeye yol açmaktadır. Reklam veren kuruluşların ilgilendiği seyircinin sayısı olduğu kadar tüketim düzeyidir. Dolayısıyla TV’ler her ne kadar geniş kitlelere ulaşsalar da, programlarının orta ve üst sınıflara hitap ettiğini reklam veren kuruluşlara kanıtlamak zorundadırlar. Bu nedenle, emekçi kesimlerin sorunlarının dile getirildiği bir programcılık baştan reklam gelirlerinin kaybı demek olacaktır. Bu durum, kitle medyasına içkin olan bir özelliği, politik ayrımcılığı beraberinde getirir. Reklam veren kuruluşlar, kendi çıkarlarının altını oyacak yayınlar yapan muhalif medya birimlerine reklam vermeyecektir. Ama benzer bir durum ana-akım medya için de geçerlidir. Medyada politik bir çeşitlilik içeren tartışma programlarının, araştırmacı gazetecilik programlarının vs. azalmasının başlıca nedenlerinden birisi, reklam veren büyük holdinglerin sistemi eleştiren bir yayıncılığa soğuk bakması ve reklam verdiği mecraları değiştirmesidir. Reklam sürelerinin giderek artması ve halkın sorunlarını işleyen programların neredeyse yok denecek kadar azalması, medya organlarının daha fazla reklam geliri elde etmek ve reklam çekebilmek için yaptıkları tercihleri yansıtır. Öte yandan, reklam veren kuruluşlar rahat ve satın alma psikolojisiyle uyuşan, yani "light" bir programcılık yapan medya birimlerine reklam vermeyi veya bu tür programların sponsorluğunu yapmayı tercih ederler. Bu nedenle ciddi konuları, özellikle toplumsal ihtilafları ele alan programları desteklemekten özellikle kaçınırlar. Belgesel-kültürel programlar ise, "zapping" yapan izleyicileri kaçırmamak için uğraşan TV’ler açısından cazip değildir ve bu tür bir programcılık giderek marjinalleşir. Bu nedenlerle, "iş yapma ruhsatı" olarak reklamlar, kitle medyasının yayıncılık politikasını belirleyen ikinci süzgeçtir. 3) Haber Kaynakları ve Uzmanlar Kitle medyasının belli bir haber akışını önceden güvenceye alma zorunluluğu vardır. Bunun yanı sıra her yerde muhabir veya kameraman bulunduramaz. Dolayısıyla kendisine düzenli olarak haber akışı sağlayacak kaynaklara ihtiyaç duyar. Kendi kısıtlı mali kaynaklarını ve muhabir sayısını ise bu düzenli haber akışını güvenceye alacak şekilde konuşlandırır. Bu durum, kitle medyası ile ona düzenli olarak haber sağlayan dev "haber bürokrasileri" arasında karşılıklı bir bağımlılık ilişkisinin doğmasına yol açar. Dünyanın pek çok yerinde kitle medyası haber ihtiyacını karşılamak için hükümetlerin düzenli basın açıklamalarında, önemli bakanlıklarda, üst düzey askeri kurumlarda, iş dünyasının çatı örgütlerinde vs. muhabir bulundurur. Türkiye’de kitle medyasının başlıca haber kaynakları, Bakanlar Kurulu toplantılarının ardından Hükümet sözcüsünün basın toplantısı, İçişleri veya Ekonomi gibi önemli bakanların basın toplantıları veya basın bildirileri, MGK toplantılarının ardından yapılan basın açıklaması, Genelkurmay Başkanlığı’ndan yapılan basın açıklamaları, Emniyet Müdürlüğü’nün basın toplantıları, Türkiye’yi ziyaret eden ABD, AB, IMF, Dünya Bankası yetkililerinin basınla yaptığı görüşmeler, TÜSİAD, TOBB, Ankara Ticaret Odası gibi iş dünyası örgütlerinin basın toplantıları vs. olarak sıralanabilir.Resmi kurumların veya iş dünyasının çatı örgütlerinin "haber bürokrasileri", halkla ilişkiler örgütleri olarak çalışırlar. Çalışmalarını kitle medyasının ihtiyaçlarına göre düzenlerler. Örneğin, basın toplantıları için mekanları onlar temin ederler, basın açıklamalarının metinlerini önceden dağıtırlar, medyanın hemen alıp kullanabileceği şekilde düzenlenmiş haber bültenleri hazırlarlar, açıklanacak araştırma raporlarını önceden medyaya iletirler vs. Kitle medyası açısından hükümet, devlet kurumları, askeriye, iş dünyası örgütleri, meslek birlikleri vs. güvenilir, objektif haber kaynaklarıdır. Yerel ölçekte ise herhangi bir olay meydana geldiğinde, kitle medyasının o ilin veya ilçenin valisi, kaymakamı veya emniyet müdürüyle bağlantı kurması bir tesadüf değildir. Kitle medyası, sistemin kurumlarıyla iç içe geçen çıkarlara sahip olduğundan "objektif habercilik" imajını sürdürmek ister. Taraflı olduğu şeklinde bir görüntüden kaçınmayı ve sistemin kurumlarından gelebilecek baskı ve tehditleri en aza indirmeyi sağlamak için en emin yol, haber kaynakları olarak "haber bürokrasilerinin" tercih edilmesidir. Bu tercihin, ekonomik açıdan daha verimli olmak gibi bir boyutu da vardır. Dolayısıyla kitle medyası, hükümetin, resmi kurumların, askeriyenin vs. ilettiği haberleri doğru olarak kabul eder ve çoğu zaman onları sorgulamadan olduğu gibi yayımlar. Buna karşın, yerel halktan, muhalif kesimlerden gelen haberler kuşkuyla karşılanır. Hem bu tür haberleri doğrulatmak daha pahalı bir iştir. Hem de sistemin sorgulanmasına yol açarak, kitle medyasının çeşitli tehditlerle yüz yüze kalmasına neden olabilir. Bu tehditler, medyanın bağımlı bir ilişki içinde olduğu haber kaynaklarından da gelebilir. Kitle medyası düzenli bir haber akışı sağladığı haber kaynaklarını gücendirmek istemez. Aksi halde "haber bürokrasileri" medyayı haber akışından mahrum bırakabilir. Resmi kurumların "haber bürokrasilerinin" medyayı yönlendirebilmek üzere içine girdiği halka ilişkiler çalışması dev boyutlardadır. Medyayı yönlendirmenin, onu habere ve olgulara boğmak olduğunu keşfeden resmi kurumlar veya büyük şirketler bu alana muazzam kaynaklar ayırırlar. Amerikan Hava Kuvvetleri’nin medyayla ilgili çalışmaları, resmi kurumların kitle medyasını haber bombardımanına tutmasına iyi bir örnektir. 1979 ve 80’de Amerikan Hava Kuvvetleri, toplam tirajı 690.000 olan 140 gazete çıkartıyor, tirajı 125.000 olan bir dergi yayımlıyordu. Çoğunlukla denizaşırı yayın yapan 34 radyo ve 17 TV istasyonuna sahipti. Karargah ve birimlerle ilgili 45.000, yerel düzeyde ise 615.000 basın bildirisi hazırlayıp dağıtıyordu. Haber medyası ile 6.600 söyleşi yapmış, 3.200 basın toplantısı gerçekleştirmişti. Dev haber bürokrasileri medyanın belli gündemlere odaklanmasını, dezenformasyon yapmasını, propaganda kampanyaları yürütmesini ve belli gündemlerden uzak durmasını sağlamak için medya ile arasındaki bağımlılık ilişkisinden faydalanırlar. Kitle medyasına sürekli olarak belli bir propaganda kampanyasına dönük enformasyon gönderirler. Bu konuda Türkiye’nin yakın tarihinden pek çok örnek rahatlıkla bulunabilir. Örneğin, Terörle Mücadele Yasa (TMY) tasarısının gündeme gelmesi, önce Emniyet ve diğer güvenlik güçleri yetkililerinin "terörle mücadele konusunda yasaların ellerini kollarını bağladığı" şeklindeki açıklamalarıyla gündeme gelmişti. Bu konu bir süre medyada işlendi. Ardından Mart 2006 sonunda patlayan Diyarbakır olayları sırasında medya yerel muhabirlerin geçtiği haberlerden çok resmi kaynakların sağladığı "bilgilere" dayanmayı tercih etti. Resmi kaynakların sağladığı bilgiler ise, olayları "terörist bir kalkışma", "PKK’nın çıkardığı bir ayaklanma" vs. olarak yansıtıyordu. Medyada Diyarbakır olaylarının bu şekilde işlenmesinin ardından, TMY’nin gerekliliği ve yasalaşması için toplumun geniş kesimleri ikna edilmişti. Uzman Arzı: Devlet kurumlarının ve iş dünyası örgütlerinin medyayı denetleme ve yönlendirme çabası, sadece belirli dönemlerde yoğunlaştırılmış bir "bilgi akışıyla" sınırlı kalmaz. Sistemin toplum tabanı üzerindeki hegemonyası zayıflamaya veya muhalif güçler resmi propagandayı etkisizleştiren nitelikli aydınlar üretmeye başladığında, sistem "uzmanlar" sağlamaya başlar. Medyaya bolca çıkıp pek çok konuda resmi propaganda çizgisini savunan bu uzmanlar, çoğunlukla akademisyenler veya emekli askerler, istihbarat uzmanları vs.’dir. Akademisyenlerin kafalanması şu üç şekilde gerçekleşir: Resmi veya sivil kuruluşlara "danışman" olarak işe alınırlar. Araştırmaları, resmi kurumlar veya büyük şirketler tarafından finanse edilir. Ya da yine resmi kurumlar veya büyük şirketlerin kurdukları düşünce kuruluşlarında çalışma imkanı tanınır. ABD’de çoğunlukla muhafazakâr olan düşünce kuruluşlarının oluşması, Vietnam Sendromu dolayısıyla sistemin toplum tabanında sorgulanmaya başlandığı 1970’li yıllara rastlar. Bu kuruluşlar, büyük şirketler tarafından finanse edilir ve Pentagon, Dışişleri Bakanlığı, CIA ile düzenli personel alış verişi içine girer. Türkiye’de özellikle 90’lı yıllardan itibaren Kürt sorunu, ekonomi ve IMF ile ilişkiler, hukuk ve Anayasa tartışmaları, AB ile ilişkiler, laiklik tartışmaları, dış politika vs. konularda TV’lerde açık oturumlar gibi programlar yapıldığına tanık olduk. Bu programlara genellikle akademisyenler ve diğer "uzmanlar" çıktı. Zaman zaman muhalif kimlikli kişilerin de konuk olarak çağrılmasına karşın, yapılan tartışmalarda resmi çizginin dışına çıkılmamasına özen gösterildi. Sistem en fazla içeriden reform yapılmasının gerekliliği çerçevesinde eleştirildi. Hatta siyasi açıdan sertleşen konjonktürlerde, reform yanlısı kişilere bile TV ekranlarının kapatıldığına tanık olduk. Ekonomi alanında yaşanan "uzman" patlaması işe şaşırtıcıydı. Türkiye’nin yakın tarihte art arda büyük ekonomik krizler yaşamasına karşın, Eko-diyalog programına veya sabahları yayımlanan ekonomi programlarına baktığımızda, Türkiye’nin yaşadığı krizlerde IMF’nin rolünün hemen hiç sorgulanmadığını görürüz. Tartışmaların ve yorumların çerçevesi, IMF programlarının ihtiyaçlarıyla baştan belirlenmiştir. Örneğin, "kamu tasarruf yapmak zorundadır"; "enflasyon tek haneye düşürülmelidir"; "sağlık harcamaları kısılmalıdır"; "dalgalı kur sistemi olası krizlere karşı bir sigortadır"; "sıcak paranın Türkiye’ye akışı mutlaka garanti altına alınmalıdır." Son yıllarda, uluslararası ilişkiler, Kürt sorunu, Ermeni Sorunu vs. çerçevesinde devlet tarafından finanse edildiği bilinen düşünce kuruluşlarının ortaya çıkmaya başladığına da tanık oluyoruz. Örneğin Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi (ASAM) TV’lerde sık sok boy gösteren uzmanlarıyla bunlardan en önemlisi. 4) Tepki Üreticileri: Kitle medyası sistemin temel öncülleri içinde kalarak çeşitli eleştiriler yapsa dahi, zaman zaman adına "tepki üreticileri" denen kurumların veya bireylerin tehditleriyle karşılaşır. Tepki üreticilerinin amacı, kitle medyasının resmi propaganda çizgisinden olası sapmalarını önlemek, sistem-içi eleştirilerin önüne geçmek ve resmi propaganda çizgisinin tam bir şevkle desteklenmesini sağlamaktır.McCarthy döneminde, pek çok reklam veren kuruluşun ve radyo-televizyon istasyonunun ürünlerin kitlesel boykotlara maruz kalacağı tehdidiyle susturulması ve çalışanlarını ihbar etmeye zorlanması, "tepki üretimi"ne bir örnek oluşturur. Reklam veren büyük şirketler sponsorluk yaptıkları programların tepkilere neden olmasından çekinir ve bu yüzden TV kanalları üzerinde sürekli bir "uygun programcılık" yapılması baskısı oluştururlar. Böylece sponsorluktan çekilme tehditleriyle birer tepki üreticisi olurlar. Tepki üreticileri, medyanın bir konuda yaptığı eleştiride aşırıya kaçtığını öne süren hükümetler veya başbakanlardan, doğrudan medyayı denetleyen RTÜK gibi devlet kurumlarına ve "bağımsız" düşünce kuruluşlarına kadar geniş bir yelpazeye uzanabilir. 1970’li ve 80’li yıllarda ABD’de büyük şirketlerin, işleri medyayı izlemek, denetlemek ve resmi propaganda çizgisine yeterince sahip çıkmadığında kamuoyu önünde eleştirmek olan düşünce kuruluşlarını desteklemesi ilginçtir. Bunlardan bazılarının işlevleri şunlardır: Amerikan Hukuk Vakfı (American Legal Foundation) medyada haksız eleştirilere uğrayan "medya kurbanları"nın iftira davası açmasına yardımcı olur. Medya Enstitüsü (Media Institute), iş dünyasının medyada doğru bir şekilde resmedilmediği tezini işleyerek medyayı caydırıcı bir rol üstlenir. Medya ve Kamu İşleri Merkezi (Center for Media and Public Affairs) medyada iş dünyası karşıtı "liberal" eğilimlerin peşine düşer. Medyada Doğruluk (Accuracy in Media) petrol şirketleri ve başka pek çok şirket tarafından finanse edilen etkin bir tepki üreticisidir. Dış politikada katı bir sağ kanat propaganda çizgisi izlemesi için medyaya baskı yapar. Özgürlük Evi (Freedom House) El Salvador gibi ABD güdümündeki ülkelerin medya tarafından sorgulanmasının "aşırıya kaçtığı" durumlarda devreye girer. Vietnam Savaşı sırasında temel öncüller itibariyle Amerikan politikasını savunan "liberal" medyayı, geçtiği haberlerle "halkın moralini bozmak" ve "savaşın kaybedilmesine yol açmak"la suçlamıştır. Tepki üreticileri propaganda çizgisine tam bir bağlılıkla hizmet edilmesi için baskı yaparken, kitle medyası bu eleştirileri saygıyla karşılar; hatta onlara yer verir. Türkiye’de "tepki üretimi"nin daha kaba mekanizmalarla yürüdüğü söylenebilir. Örneğin 90’lı yılların başında PKK lideri Abdullah Öcalan’la röportaj yapan M. Ali Birand ve 93’te Özal ile Öcalan arasında ateşkesin uzatılması konusunda gizli mesaj alışverişine katıldığı öne sürülen Cengiz Çandar’ın, Genelkurmay Başkanlığı tarafından hazırlanan bir andıçla çalıştıkları gazetelerden atılmaları sağlanmış ve pasifize edilmişlerdi. Nisan 98’de, 28 Şubat postmodern darbesi döneminde, Şemdin Sakık’ın iki gazeteciyi suçlayan sözde ifadeleri kitle medyasına sızdırılmıştı ve ertesi gün Kanal D’de, Hürriyet ve Sabah gazetelerinde Birand ve Çandar, PKK’dan para alan gazeteciler olmakla suçlanmıştı. Türkiye’de kitle medyasının rutin işleyişi sırasında, medya organlarının ve gazetecilerin yeterince vatansever olmadıkları, "terörle mücadele"yi zaafa uğratan haberler yaptıkları veya yazılar yazdıkları gerekçesiyle sık sık taciz edildiği bilinen bir gerçektir. Taciz eden ve sindirmeye çalışan "tepki üreticilerinin" başında ise Emin Çölaşan gibi köşe yazarları gelmektedir. Rızanın imalatı: Bir propaganda aracı olarak Medya 2 --> Yazının Devamı kEditor, Son Güncelleme: 09.04.08
|
|
|