|
Rızanın imalatı: Bir propaganda aracı olarak Medya - 2
5) Denetim Mekanizması olarak ulusal ideoloji
Chomsky ve Herman, ABD kitle medyası için son süzgecin "ulusal bir din olarak anti-komünizm" olduğunu belirtirler. Amerikan kitle medyasında "komünist" veya "komünist bağlantılı olmak" suçlamaları, liberallerin sindirilip susturulmasında önemli bir araçtır. Aynı zamanda toplumu seferber etmek üzere kullanılan bir ideolojidir. Bütün önemli sorunların, sürekli bir dost/düşman kutuplaşması çerçevesinde gerçek özünden kopartılarak ele alınmasını sağlar.
Türkiye’de kitle medyasında ulusal bir din biçimini alan ideolojinin 20 yılı aÅŸkın bir süredir, ama özellikle 90’ların ilk yıllarından bu yana ırkçı bir milliyetçilik ve "vatanın bölünmez bütünlüğü" ideolojisi olduÄŸu söylenebilir. Tabii sürekli olarak laik Cumhuriyet’in altını oymaya çalışan sinsi bir ÅŸeriatçı tehlikeye dikkat çeken söylem de gözardı edilmemelidir. Zaman zaman kitle medyasındaki bazı haber veya yorumların, "terör örgütüyle" paralel görüşler ileri sürdüğü veya uygunsuz olduÄŸu gerekçesiyle suçlandığı, böylece kitle medyasının çizgiden çıkan kesimlerinin tehdit edildiÄŸi bilinen bir gerçektir. Ayrıca "vatanı bölmek isteyenlere" karşı sürekli bir seferberlik halinin yaratılmasında medya çok belirleyici bir rol oynar. Türkiye’de sisteme dönük her türlü toplumsal muhalefetin "bölücülük" içerdiÄŸi gerekçesiyle susturulması veya uygulanan baskıların, insan hakları ihlallerinin vs. yine aynı gerekçeyle meÅŸruiyet kazanması kitle medyasının desteÄŸiyle olabilmektedir. Medyanın giderek gerçek sorunlara ilgi göstermekten uzaklaşıp devletin düzenlediÄŸi psikolojik savaÅŸ ve askeri operasyonların bir uzantısı haline gelmesi çokça rastlanan bir durumdur. Kitle medyası, yukarıda "andıç" örneÄŸinde belirtildiÄŸi gibi, demokratik kurum veya inisiyatiflerin açıkça hedef gösterildiÄŸi, suçlandığı vs. bir platforma dönüşebilmektedir. Medyanın asla temelden sorgulamadığı ve eleÅŸtirmediÄŸi, neredeyse istisnasız ÅŸekilde hizmet ettiÄŸi en temel ideolojik çerçeve bu milli güvenlik devleti ideolojisidir. AB reformlarının hız kazandığı dönemlerde bile Kürt sorunu bir bölücülük sorunudur ve temelde bir terör meselesi olarak ele alınır. Sorun açık ve kapsamlı bir tartışmanın konusu olmayı bir türlü baÅŸaramaz. "Teröre lanetleyenler ve onu destekleyenler" ÅŸeklindeki kutuplaÅŸma veya "teröre karşı mücadele edenler ve vatanı bölmeye çalışanlar" ÅŸeklinde kutuplaÅŸma vs. büyük kampanyaların zeminini hazırlayan temel öncüller olarak kitle medyasında her zaman mevcuttur.
PROPAGANDA KAMPANYALARI
Kitle medyasının süregiden normal iÅŸleyiÅŸinin yanı sıra, dönem dönem propaganda kampanyalarına sahne olduklarını gözlemleriz. Propaganda kampanyaları, genellikle hükümetin veya devlet kurumlarının, askeriyenin bazı bilgileri sızdırmasıyla veya örneÄŸin Genelkurmay BaÅŸkanlığı’nda medyaya brifing verilmesiyle baÅŸlar ve kitle medyasının hemen bütünü tarafından benimsenerek yürütülür. Bununla birlikte, kitle medyası bazen belirli olaylar karşısında ortak tepkiler üreterek de propaganda kampanyaları üretmeye baÅŸlayabilir. Kitle medyasının propaganda kampanyalarına bu kadar çabuk adapte olarak bizzat yürütücüsü haline gelmesi, genellikle resmi kaynaklardan gelen bilgilerin her koÅŸulda doÄŸru kabul edilmesiyle, yani süzgeçler sisteminin iÅŸleyiÅŸiyle ilgilidir. Sistemin çıkarlarına hizmet etmesi, bu tür kampanyalara medyayı denetleyen medya ÅŸirketleri sahipleri, reklam veren kuruluÅŸlar, tepki üreticileri ve iÅŸ dünyasının geri kalan kısmı tarafından onay verilmesini açıklar. DiÄŸer yandan, herhangi bir medya organının verili bir propaganda kampanyasıyla çeliÅŸen olgulara yer vermesi büyük riskleri göze alması anlamına gelecektir. Hükümetten, tepki üreticilerine kadar medya üzerinde denetim gücüne sahip olan iktidar odaklarının tepkisini çekecektir.
Noam Chomsky ve Edward Herman, Amerikan medyasının hükümet politikasına uygun olarak "düşman" devletlerdeki insan hakları ihlallerine etraflıca odaklanmasını, buna karşın "dost ve müttefik" ülkelerdeki ihlalleri görmezden gelmesini propaganda kampanyasına bir örnek olarak gösterirler. SoÄŸuk SavaÅŸ döneminde, sosyalist rejimlerin yıpratılması ve ABD’nin silahlanma harcamalarının arttırılması için hükümet tarafından izlenen "düşman" devletlerdeki insan hakları ihlallerinin teÅŸhir edilmesi politikası, kitle medyası tarafından benimsenir. Bu ülkelerdeki insan hakları ihlalleri maÄŸdurları, "deÄŸerli kurbanlar" olarak ele alınır ve medyada geniÅŸ yer bulurlar. Buna karşın, ABD’nin uydu devletlerine verdiÄŸi desteÄŸi meÅŸrulaÅŸtırmak ve sürekli kılmak için, "dost" ve "müttefik" ülkelerde meydana gelen ağır insan hakları ihlalleri görmezden gelinir ve maÄŸdurlar "deÄŸersiz kurbanlar" olarak addedilir.
Eski Yugoslavya’nın parçalanması ve milliyetçi Miloseviç rejimine boyun eÄŸdirilmesi için NATO’nun Sırbistan’ı bombalaması, Sırp yetkililerin Kosovalı Arnavutlar’a yaptığı zulüm teÅŸhir edilerek haklı gösterilmeye çalışılmıştır. Resmi Sırp güçlerinin Kosovalı Arnavutlar’a yaptığı baskılar, Batı medyasında geniÅŸ yer bulmuÅŸ, birçok kez "etnik temizlik" ve "soykırım" olarak adlandırılmıştır. Buna karşın, aynı dönemde Türkiye’de Kürtler’e yaygın ÅŸekilde uygulanan köylerin boÅŸaltılarak yerinden etme politikası, çok daha kapsamlı olmasına karşın, Batı medyasında pek az yer bulmuÅŸtur. "Etnik temizlik" gibi suçlamalar ise çok nadiren dile getirilmiÅŸtir.
Türkiye’de kitle medyasının propaganda kampanyaları yürütmesine pek çok kez tanık olduk. Yakın tarihten örnekler vermek gerekirse, 2005’teki Newroz kutlamaları sırasında Mersin’de güya birkaç Kürt çocuÄŸun Türk bayrağını yaktığı iddiası, son derece kuÅŸkulu bir haber olmasına karşın, kitle medyası tarafından bir propaganda kampanyasının baÅŸlangıç noktasına dönüştürüldü. Haftalarca süren medya propagandasında, Kürtler’in kültürel ve siyasi kimlik taleplerinde ısrarcı olmamaları gerektiÄŸi, yoksa "sözde vatandaÅŸlar" olarak kabul edilip baskıya ve ÅŸiddete maruz kalacakları mesajı iÅŸlendi.
Bugünlerde, İsrail’in iki askerinin kaçırılmasını gerekçe göstererek Lübnan’a saldırmasının, Türk ordusunun "teröristleri" temizlemek için Kuzey Irak’a girmesini meÅŸrulaÅŸtıracağı resmi bir tez olarak ortaya atıldı. Kitle medyası bu tezi iÅŸlemekte ve zenginleÅŸtirmekte gecikmedi. Åžimdiye dek PKK’yı ortadan kaldırmak için pek çok kez Kuzey Irak’a girilmiÅŸ ve hiçbir ciddi sonucun alınmamış olması, kitle medyasının gözünde tartışılmaya deÄŸer bir gerçeklik olarak deÄŸerini yitirdi. İzlenen savaÅŸ politikasının sonucu olarak Türkiye’nin uÄŸradığı insani ve ekonomik kayıplar medyadaki tartışma çerçevesinin tamamen dışında kaldı. 1996 yılında gerek Kürt hareketinin, gerekse varoÅŸlarda örgütlenen solun canlı bir katılım gösterdiÄŸi, ÖDP, EMEP gibi kitlesel bir örgütlenme potansiyeli taşıyan yasal sol partilerin binlerce kiÅŸiyle katıldığı 1 Mayıs kutlamalarında 3 gösterici güvenlik güçlerince öldürüldü. Ölümlerden sonra miting meydanı karıştı ve 3 kiÅŸinin yaÅŸamına son verilmesi pek çok eylemle protesto edildi. Bazı göstericiler çevrede maddi hasara yol açtılar ve bazı maÄŸazaların camlarını kırdılar. İzleyen günlerde kitle medyası, 3 göstericinin öldürülmesinden çok kısaca bahsedecekti. Buna karşın, göstericilerin "vandalizm"ini, yapıcı hiçbir ÅŸey baÅŸaramayacak kadar nefretle dolu olduklarını, dolayısıyla baskıyı hakkettiklerini göstermek için alanın çevresindeki çiçeklerin göstericiler tarafından nasıl acımasızca ezildiÄŸini iÅŸleyecekti. 3 göstericinin provokasyon yaratmak için açıkça güvenlik güçleri tarafından öldürülmesi tamamen geri plana itildi ve kimin öldürdüğü sorusu gündeme bile gelmedi. DiÄŸer yandan, kitle medyası, kamuoyunun göstericilere ve sol örgütlenmelerin "vandalizm"ine dönük olarak büyük bir nefret beslemesi için günlerce kırık camların ve ezilmiÅŸ çiçeklerin fotoÄŸraflarını yayımladı.
MEDYA ANALİZİ
Noam Chomsky ve Edward Herman’ın "Rızanın İmalatı" kitabında ortaya koydukları "propaganda modeli" Türkiye’ye uygulanabilir ve kuramsal açıdan yerelleÅŸtirilip zenginleÅŸtirilebilir. Bunun yanı sıra, eÄŸer "propaganda modeli" bir çerçeve olarak benimsenecekse, modelin – tıpkı yazarların Amerikan medyasına dönük olarak yaptıkları gibi – Türkiye’de medyanın iÅŸleyiÅŸine dönük verilerle test edilmesi ve desteklenmesi gerekir. Modelin test edilmesi için Türkiye’de kitle medyasının bazı önemli olayları iÅŸleyiÅŸ biçimine dönük olarak bir takım varsayımlarda bulunulabilir. Daha sonra belirli bir süre içinde belli baÅŸlı ana-akım medya organları taranarak bu varsayımların ne ölçüde geçerli olduÄŸu saptanabilir. Propaganda modeli yaklaşımının doÄŸrulanması için, kitle medyasının büyük ölçüde varsayımların öngördüğü ÅŸekilde bir yayın çizgisi izlediÄŸi gösterilmelidir. İstisnalar olacaktır; ama istisnaların resmi propaganda çizgisini sarsacak ölçüde gerçeklerin peÅŸine düşüp düşmediÄŸinin de ortaya konması gerekir.
AÅŸağıda, Mayıs 2006’da bir avukat tarafından Danıştay’a yapılan kanlı saldırı temel alınarak bir medya analizi yapılmaya çalışılmıştır. Önce resmi propaganda çizgisi ortaya konmuÅŸ, ardından iki büyük gazete temel alınarak kitle medyasının bu çizgiyi ne ölçüde sadakatle takip ettiÄŸi tartışılmıştır.
BİR ÖRNEK OLAY: DANIŞTAY SALDIRISI
17 Mayıs 2006’da gerçekleÅŸen Danıştay saldırısı, bir süredir devam eden bir darbe sürecinin son halkasıydı. Darbe süreci, Türkiye toplumunu ve özellikle Kürt halkını baskı altına almaya çalışıyordu. AB sürecinin tıkanmaya baÅŸlamasıyla birlikte militer bürokrasinin ülke içindeki gücünü giderek arttırma ve sivil mekanizmaları etkisizleÅŸtirme çabasının doruk noktalarından birisiydi.
Danıştay saldırısı, Mart ayındaki Diyarbakır olaylarının, Åžemdinli iddianamesini hazırlayan savcının görevden alınmasının, GüneydoÄŸu’ya 250 bin asker konuÅŸlandırılmasının ve TMY tasarısının gündeme gelmesinin hemen ardından gerçekleÅŸti.
Saldırının objektif amacı, darbe sürecinde önemli bir halkanın tamamlanmasıydı. Laik-Atatürkçü kesimler darbe sürecine kazandırılacaktı. Bunun yanı sıra, hükümet giderek zayıflama sürecine sokulacak, ÅŸeriatçı bir gizli gündeme sahip olmakla yıpratılacaktı. Sonuçta, hükümetin erken seçime zorlanması ve oylarının tek başına iktidara gelemeyecek kadar geriletilmesi amaçlanıyordu. Danıştay baskını, bu çerçevede ikinci bir 28 Åžubat’ı çaÄŸrıştırdı. Bugünden bakıldığında, Danıştay baskınının aynı zamanda ÅŸu amaca hizmet ettiÄŸini de rahatlıkla söyleyebiliriz: Hükümete çok ciddi bir uyarı yapıldı ve militer bürokrasiyle özellikle Kürt sorunu çerçevesinde mutlak bir iÅŸbirliÄŸi içine girmesi saÄŸlanmış oldu.
Saldırının hemen ardından saldırgan Av. Alparslan Arslan yakalandı. Arslan’ın, verdiÄŸi bir türban kararı dolayısıyla Danıştay 2. Daire baÅŸkan ve üyelerini hedef aldığı açıklandı. Zaten arabasında da Vakit gazetesinin 2. Daire üyelerinin fotoÄŸraflarının yayımlandığı nüshası bulunmuÅŸtu! Böylece devlet tarafından bir propaganda kampanyası baÅŸlatıldı. Hedef, türban sorununu siyasallaÅŸtırarak saldırıya zemin hazırladığı öne sürülen hükümetti. Dolayısıyla, saldırgan İslamcı ve laik Cumhuriyet-karşıtı saiklerle baskını gerçekleÅŸtirmiÅŸ olmalıydı.
Bizi burada ilgilendiren, Türkiye’de ana-akım medyanın önde gelen iki gazetesinin – Hürriyet ve Milliyet – bu propaganda kampanyasına katılıp katılmadığıdır. Propaganda modelinin beklentisi, iki gazetenin bu kampanyayı, sorgulayıcı çok önemli verilerin ortaya çıkmış olmasına karşın, coÅŸkuyla desteklemiÅŸ olmasıdır. Saldırıyı izleyen günlerde, propaganda kampanyasının iÅŸaret ettiÄŸine tam tersi yönde asker baÄŸlantılı "kızılelmacı" çete iliÅŸkilerinin ortaya dökülmüş olmasına karşın, iki gazetedeki köşe yazıları bu verilerin üzerine giden bir tutum içine girmemiÅŸtir. Propaganda kampanyasını açıktan destekleyen yazılar dışında kalan ve bazı kuÅŸkuları dile getiren yazılar bu çalışmada "istisnalar" olarak adlandırılmıştır. Bu "istisnalar" bile, yalnızca bazı kuÅŸkuları dile getirmekle ve ihtimallere dikkat çekmekle yetinirler. Ortaya serilen çete baÄŸlantılarından kolayca çıkartılabilecek sonuçları, yani saldırının büyük ihtimalle bir provokasyon olduÄŸunu ve provokasyonun "derin devlet" tarafından düzenlenmiÅŸ olabileceÄŸini açıkça dile getirmezler.
Gerek propaganda kampanyasını kayıtsız ÅŸartsız destekleyen, gerekse "ulusalcı bir çete"ye dair bazı kuÅŸkuları dile getirmekle yetinen yazıların temel sorunu ÅŸudur: Olayın gerçekleÅŸtiÄŸi 17 Mayıs gününden itibaren resmi kaynaklar "ÅŸeriatçı saiklerle" cinayet iÅŸleyen bir katil portresi çizerler. Buna karşın, 20 Mayıs’ta bizzat DışiÅŸleri Bakanı Abdullah Gül çetenin azmettiricisinin eski bir subay olduÄŸunu açıklar. Ardından bazı emekli askerlerin ve kızılemacı örgütlenmelerin iÅŸin içinde olduÄŸuna iÅŸaret eden baÄŸlantılar ortaya dökülür. Üstelik, Türkiye yakın tarihinde devletle baÄŸlantılı bu tür illegal yapılara çokça rastlamıştır. Susurluk çetesine bir de sivil yerleÅŸim yerlerini defalarca bombalayan Åžemdinli çetesi eklenmiÅŸtir. Ülkede "derin devletin" varolduÄŸu, politik konjonktürü kendi lehine çevirmek için her türlü terör eylemine baÅŸvurmaktan çekinmeyeceÄŸi toplumun geniÅŸ kesimleri tarafından paylaşılan bir bilgiye dönüşmüştür. Buna karşın, ifÅŸa edilen çete iliÅŸkileri ya ciddiye alınmaz ve hükümetin kendini kurtarma planını bir parçası olarak yorumlanır. Ya da az sayıda köşe yazısında olduÄŸu gibi, bir çete baÄŸlantısının olabileceÄŸi ihtimal olarak kabul edilmekle birlikte, sorunun üzerine gidilmez. Veriler hakkında çeÅŸitli spekülasyonlar yapılabileceÄŸi, ama gerçeÄŸin ortaya çıkması için henüz erken olduÄŸu söylenir.
Çalışmanın Dayandığı Veriler
Çalışmada, saldırının olduÄŸu günü izleyen 18 Mayıs’tan 28 Mayıs’a kadar Hürriyet ve Milliyet gazetelerinde önde gelen köşe yazarlarının yazıları taranmıştır. Yazıları taranan yazarlar ÅŸunlardır:
- (Hürriyet) Oktay Ekşi, Bekir Coşkun, Tufan Türenç, Ertuğrul Özkök, Mehmet Y. Yılmaz, Yalçın Doğan, Enis Berberoğlu, Cüneyt Ülsever, Ferai Tınç, Ahmet Hakan, Yalçın Bayer, Hadi Uluengin
- (Milliyet) Taha Akyol. Melih Aşık, Fikret Bila, Hasan Cemal, Güneri Civaoğlu, Can Dündar, Hasan Pulur, Derya Sazak.
Çalışma iki aÅŸamayı kapsamaktadır: 1. aÅŸama, 18 Mayıs-20 Mayıs’ı kapsar. Bu aÅŸamada baÅŸlatılan propaganda kampanyasına uygun olarak resmi kaynaklar saldırgan hakkında ÅŸu verileri sunmuÅŸtur: Avukat Alparslan Arslan, Danıştay’ın daha önce verdiÄŸi bir türban kararına tepki göstererek eylemi yapmıştır; üstelik aracında Vakit gazetesinin Danıştay 2. Daire üyelerinin fotoÄŸraflarını yayımladığı nüshası bulunmuÅŸtur. Dolayısıyla eylem, "ÅŸeriatçı" ve "Cumhuriyet düşmanı" kesimlere mal edilmiÅŸtir. Propaganda modelinin bu aÅŸamada beklentisi, ana-akım medyanın büyük ölçüde yapılan resmi açıklamalara inanacağı ve kampanyayı hararetle destekleyerek hükümeti yıpratmaya baÅŸlayacağıdır.
2. AÅŸama ise, 20 Mayıs’ta, DışiÅŸleri Bakanı Abdullah Gül’ün gazetelerde manÅŸetlerden duyurulan ÅŸu açıklamasıyla baÅŸlar: Gül’e göre, saldırıyı azmettiren eski bir subay olan Muzaffer Tekin’dir. Ardından Emniyet ve baÅŸka kaynaklar tarafından medyaya, kızılelmacı bir çetenin iÅŸin içinde olduÄŸuna dair pek çok veri sızdırılır. Bu veriler ışığında, normalde objektif bir medya kendisine sunulan ilk aÅŸamadaki resmi hızla sorgulamaya baÅŸlayacak, derin devlet baÄŸlantılarını son derece ciddi bir ihtimal olarak deÄŸerlendirecek ve dikkatini buraya yoÄŸunlaÅŸtıracaktır. Bizim için burada önemli olan, seçilen iki gazetede taranan köşe yazılarının objektif gazetecilik ilkelerine göre mi, yoksa propaganda modelinin beklentilerine göre mi davrandığıdır.
1. AÅžAMA
Hürriyet gazetesinde, 18-20 Mayıs arasında belirtilen köşe yazarlarının 23 yazısı taranmıştır. Yazıların genel çizgisi şöyle özetlenebilir: Yazarların çoÄŸuna göre, saldırıyı doÄŸrudan gerçekleÅŸtiren AKP olmasa bile saldırıya zemin hazırlayan AKP’nin politikalarıdır. AKP türban sorununu siyasallaÅŸtırmış, Danıştay’ın aldığı kararı eleÅŸtirmiÅŸ, böylece saldırganı cesaretlendirmiÅŸtir. AKP’nin toplumun bütününün deÄŸil, sadece belli bir kesimin hükümeti olduÄŸu açığa çıkmıştır. Yapması gereken "uzlaÅŸmacı bir tutuma" girerek laik Cumhuriyet’in kurumlarına saygı göstermesi, toplumu "germekten" vazgeçmesidir.
Köşe yazıları arasında bizim "istisna" olarak adlandırdığımız üç yazı vardır: 18 Mayıs tarihli köşesinde Ahmet Hakan, oyuna gelinmemesi gerektiÄŸini belirtmekle birlikte hükümetin de dini siyasete alet ederek bu ortamı hazırladığını belirtir. 19 Mayıs’ta ise yine Ahmet Hakan, katilin komplonun bir parçası olabileceÄŸine dikkat çeker. 20 Mayıs’ta Enis BerberoÄŸlu iÅŸin içinde Türk İntikam Tugayı (TİT) gibi bir çetenin olabileceÄŸini söyler. Ama ona göre bu çete siyasal deÄŸil, çıkar amaçlıdır. Amacı daha fazla menfaat temin etmek için ünlü olmaktır.
Milliyet gazetesinde ise aynı dönemde 18 köşe yazısı taranmıştır. Köşe yazılarının büyük çoÄŸunluÄŸu – 18 yazıdan 16’sı – propaganda kampanyasını coÅŸkuyla destekler. ÖrneÄŸin 20 Mayıs’taki köşe yazısında Can Dündar özetle ÅŸunu söyler: "Bu iÅŸe komplo deyip geçemeyiz. Provokasyon zeminini Danıştay kararlarını eleÅŸtirerek BaÅŸbakan hazırlamıştır. Bu hükümet için sonun baÅŸlangıcı olmuÅŸtur." Yine 20 Mayıs’ta Hasan Pulur, CumhurbaÅŸkanlığına Tayyip ErdoÄŸan’ın seçilmesinin laiklik açısından bir tehlike olarak kabul edilmesi gerektiÄŸi görüşündedir.
İstisna kavramına çok geniÅŸ bir anlam yüklendiÄŸinde karşımıza sadece iki yazı çıkar. Birisinde Taha Akyol 18 Mayıs’ta, bunun çok tehlikeli bir komplo da, bireysel bir terör de olabileceÄŸini söyler ve "soÄŸukkanlı olalım" çaÄŸrısı yapar. 18 Mayıs’ta Hasan Cemal ise köşesinde "oyuna gelmeyelim; çok tehlikeli bir tuzak!" uyarısında bulunur.
1. aÅŸamada her iki gazetedeki köşe yazıları büyük bir çoÄŸunlukla (Hürriyet’te 23’e 20, Milliyet’te 18’e 16) propaganda modelinin beklentilerine uygun davranır. Medyaya sunulan veriler büyük ölçüde sorgulanmadan kabul edilir. Evet, cinayet Cumhuriyet rejimini çökertmeye dönük saiklerle iÅŸlenmiÅŸtir. Ama bunun sorumlusu hükümettir, çünkü Danıştay’ın türban kararını eleÅŸtirerek bu odakları cesaretlendirmiÅŸtir. Yazılar, yine modelin beklentilerine uygun olarak bir adım daha ileri gidip hükümeti yıpratmaya giriÅŸirler. AKP artık bütün Türkiye’nin partisi olma iddiasını kaybetmiÅŸtir, öyleyse bundan böyle Cumhuriyet kurumlarıyla uzlaÅŸan bir çizgi izlemesi gerekmektedir.
"İstisnalar" olarak deÄŸerlendirilen yazılar ise bir çete ihtimaline dikkat çekerler, ama bunu çok çekingen bir biçimde yapmakla yetinirler. Çok yakın tarihteki bazı olaylarla, örneÄŸin Åžemdinli’deki derin devlet operasyonuyla veya daha sonra yakalanan "Sauna çetesi" benzeri oluÅŸumlarla baÄŸlantı kurarak nasıl bir "oyuna gelinebileceÄŸi" konusunda okuyucuları aydınlatmazlar. Askeri kanadın Van Cumhuriyet Savcısı ve Emniyet İstihbarat Daire BaÅŸkanı’nın görevden alınmasını saÄŸladığı, TMY’nin ivedilikle yasalaÅŸması için hükümete baskı yaptığı ve GüneydoÄŸu’ya yüz binlerce asker yığıldığı bir dönmede, hükümeti yıpratarak bir tür 28 Åžubat’a zemin hazırlayabileceÄŸinden ihtimal olarak bile söz edilmez.
2. AÅžAMA
20 Mayıs’ta, Abdullah Gül’ün açıklamasından sonraki birkaç gün içinde medyaya ÅŸu bilgiler yansır: Eski yüzbaşı Muzaffer Tekin, saldırgan A. Arslan’la saldırıdan hemen önce 15 kez telefonda görüşmüştür. "Albay" lakaplı Muzaffer Tekin’in ulusalcı örgütler olan "Vatansever Kuvvetler Güç BirliÄŸi" ve "Ata Ocakları" ile iliÅŸkisi vardır. Susurluk çetesinin üst düzey isimleri olan Emniyet Özel Hareket Dairesi eski baÅŸkan vekili İbrahim Åžahin ve emekli TuÄŸgerenal Veli Küçük’le yakın iliÅŸki içindedir. Yine derin devletin kullandığı mafya örgütlenmelerinden Sedat Peker’le iliÅŸki içindedir. Son olarak, Türkiye’nin Gladio’su olarak bilinen "Ergenekon" örgütlenmesi içinde önemli bir konuma sahiptir.
27 Mayıs’ta ise gazetelerde Muzaffer Tekin’in mahkemece serbest bırakıldığını okuruz. Tekin’in A. Arslan’la iliÅŸkisi olduÄŸuna dair yeterli kanıt bulunamamıştır.
Bu bilgiler ışığında, objektif bir gazetecilikten beklenen, okuyucuların dikkatini bir darbe süreci ihtimaline çekmesi ve derin devletin demokrasiyi tehdit ettiği konusunda uyarılarda bulunmasıdır. Propaganda modelinin beklentisi ise, ana-akım medyanın ortaya çıkan çete bağlantısına değinmemesi, değinse bile ciddiye almamasıdır.
2. aÅŸamada, Hürriyet’te yayınlanan 64 köşe yazısı incelenmiÅŸtir. Bu yazılar üç kategoride deÄŸerlendirilmiÅŸtir. İlk kategori, çok ilginç çete baÄŸlantılarının ortaya çıkmasına karşın, ne Danıştay saldırısından ne de çeteden bahseden yazılardır. Elbette bu dönemde köşe yazılarında iÅŸlenebilecek baÅŸka konular da vardır. Buna karşın, çeteden söz etmediÄŸi gibi, Danıştay saldırısından sonra Türkiye’yi içine girdiÄŸi konjonktürü bile konu almayan yazıların fazlalığı dikkat çekicidir. Böyle tam 30 yazı vardır. Yani, köşe yazılarının hemen hemen yarısı bu çok önemli saldırının sonuçları üzerinde durmayı tercih etmemiÅŸtir. 1. kategorideki yazıların fazla oluÅŸu, propaganda kampanyası amacına ulaÅŸtıktan sonra, ardından gelen tatsız baÄŸlantılarla birlikte Danıştay saldırısının eleÅŸtirel bir gözle tekrar ele alınmak istenmediÄŸi kanısı uyandırmaktadır. Dolayısıyla çete baÄŸlantısı gündemden düşürülmeye çalışılmaktadır.
İkinci kategori, Danıştay saldırısının Türkiye’yi içine soktuÄŸu konjonktürden söz etmekle birlikte, çete baÄŸlantısından söz etmeyen yazılardır. Bu yazılarda, ÅŸu veya bu içimde çete baÄŸlantısı gündeme gelmez. İncelenen dönemde Hürriyet gazetesinde ikinci kategoride 19 yazı vardır. Bu yazılar çoÄŸunlukla propaganda kampanyasını desteklemeyi sürdürerek hükümeti laiklik konusunda eleÅŸtirmeyi devam eder. İkinci kategorideki yazılar, Türkiye’nin içene girdiÄŸi yeni dönemi iÅŸlerken, çete baÄŸlantısıyla ilgili verilerle yüzleÅŸmek istemezler. Bu açıdan, ilk kategorideki yazılar gibi bu yazıların da çete baÄŸlantısını gündeme getirmekten kaçındığı veya gündemden düşürmek istediÄŸi söylenebilir.
Sonuç olarak ÅŸu veri çarpıcıdır: Hürriyet’te 21 Mayıs-28 Mayıs arasındaki 64 köşe yazısından 49’u çete baÄŸlantısından hiç söz etmez.
2. aÅŸama için Milliyet’te 47 köşe yazısı taranmıştır. Bu yazılardan birinci kategoriye girenlerin sayısı 26’dır, yani ÅŸaşırtıcı ölçüde yüksektir. İkinci kategoride ise, 9 yazı yer almaktadır. Yani çete baÄŸlantılarının ortaya çıktığı tarih olan 20 Mayıs’tan sonra, 28 Mayıs’a kadar Danıştay saldırısıyla birlikte Türkiye bekleyen sorunları iÅŸleyen yazılar, bir ÅŸekilde çete baÄŸlantısını konunun bir parçası olarak ele almamıştır. İki kategoriyi birleÅŸtirince, çete baÄŸlantısı ortaya çıktıktan sonra ÅŸu veya bu ÅŸekilde bu konudan söz etmeyen 35 yazı vardır. Bu veri, istenmeyen baÄŸlantıların gündemden düşürülmek istendiÄŸi izlenenimi vermektedir.
"NE ÇETESİ?"
2. aÅŸamada dolaylı olarak veya açıkça çeteden bahseden Hürriyet’te 15 vardır. Bu yazılar 3. kategoriyi oluÅŸturmaktadır. Sözü edilen yazıların 9’u çeteye iliÅŸkin inandırıcı bilgilere karşın, resmi propaganda çizgisini ısrarla savunurlar. ÖrneÄŸin, 24 Mayıs’ta Yalçın Bayer ve Emin ÇölaÅŸan’ın makalelerinde özetle ÅŸu söylenmektedir: "Katilin kendisi 'ben bunu Danıştay’ın türban kararına karşı bir tepki olarak yaptım’ diyor. Hükümet ise sürekli olarak kendini aklamak ve askerleri küçük düşürmek için derin devlet ve çete iddiaları ortaya atıyor." Bekir CoÅŸkun ise 25 Mayıs tarihli köşe yazısında, saldırganın eylemi türban için ve Vakit gazetesindeki resimlerden etkilenerek yaptığını söylemesine karşın, hükümetin provokasyon diyerek konuyu saptırdığını savunmaktadır. 27 Mayıs’ta "Albay" Muzaffer Tekin’in serbest bırakılması üzerine karşı saldırıya geçilir. ÖrneÄŸin Mehmet Y. Yılmaz 27 Mayıs’taki yazısında, M. Tekin’in serbest kalmasının ortaya atılan çete iddiasını boÅŸlukta bıraktığı görüşü savunulur. Yine 27 Mayıs’ta Yalçın Bayer, olayın bir komediye döndüğünü, önce "askere komplo" kurulmaya çalışıldığını, gazetelere servis yapıldığını, ama ciddi bir sonuca ulaşılamadığını belirtir. Son olarak çete olasılığı tamamen gündemden kalkmıştır. ÖrneÄŸin, 28 Mayıs’ta Cüneyt Ülsever, Tayyip ErdoÄŸan’ın ortaya koyduÄŸu çete iddialarının ters teptiÄŸini ileri sürer.
Bu çalışmada yüklenen geniÅŸ anlamıyla "istisnalar"a baktığımızda, çete baÄŸlantılarının açıklık kazandığı 21-28 Mayıs arasında Hürriyet’te bu tür 6 yazıya rastlarız. ÖrneÄŸin, 21 Mayıs’ta Enis BerberoÄŸlu kısmı bir ÅŸekilde çetenin GüneydoÄŸu sorunuyla baÄŸlantılı olduÄŸunu söylemektedir. Yine 21 Mayıs’ta Cüneyt Ülsever olayın bir komplo olduÄŸunu ima etmektedir. 24 Mayıs ise Ahmet Hakan açıkça bir çetenin iÅŸin içinde olduÄŸunu kabul eder. Ama hükümeti de bu provokasyon ortamını yaratmakla suçlar. 26 Mayıs’ta Mehmet Y. Yılmaz köşe yazısında ÅŸu görüşleri dile getirir: Çete türü oluÅŸumlar son zamanlarda çok çoÄŸalmıştır, belki 12 Eylül tarzı bir ortam örülmektedir; ama Danıştay saldırısını kontrgerilla tarzı bir örgütün yapıp yapmadığına karar vermek güçtür.
Bu yazılar, çetenin yüksek kademedeki askerlerle baÄŸlantısını sorgulamayı bırakalım, Türkiye’de sivil hükümetin askeri bürokrasi tarafından yıpratılmak istendiÄŸine bile dikkat çekmezler, okuyucularını bu konuda uyarmazlar.
2. aÅŸamada Milliyet’te çete baÄŸlantısından söz eden sadece 12 yazı vardır. Bunların 7’si çete baÄŸlantısıyla ilgili güçlü verilere karşın, propaganda kampanyasını kararlılıkla destekler. ÖrneÄŸin, 23 Mayıs’ta Can Dündar ÅŸunları şöyler: "Danıştay saldırısı hükümete yönelik bir komploysa bile bize düşen, hem saldırgan demeçlerle bu komploya zemin hazırlayan hükümeti hem de komplocuları eleÅŸtirmek, oyuna gelmemektir." Can Dündar’ın bu ifadesi, komplonun sorumluluÄŸunu askeri bürokraside aramak yerine, yine bir ÅŸekilde hükümete yıkarak resmi propaganda çizgisine hizmet etmeyi sürdürmektedir. BaÅŸka bir örnek 25 Mayıs tarihli Melih Aşık’ın yazısıdır. Melih Aşık ÅŸunları söyler: "Saldırının arkasından hangi çete çıktı? Ne zaman çıktı? Savcı iddianamesini hazırlayıp açıkladı mı? Mahkeme sonuçlandı mı? Bakıyoruz." Can Dündar ise 25 Mayıs’taki yazısında, aslında medya olarak manipüle edildiklerini kabul eder ve "bir süredir dezenformasyon yarışı olduÄŸunu" söyler. Ama Can Dündar’a göre "kamuoyunun katilin ÅŸeriatçı olduÄŸuna inanmasına zemin saÄŸlayan BaÅŸbakan’ın izlediÄŸi politikadır." Melih Aşık 28 Mayıs tarihli köşe yazısında, "tam ulusalcılar çete diye hedef alınacaktı. Ama Muzaffer Tekin’in Alparslan Arslan’la iliÅŸkisi bir türlü kurulamadı" diyerek hükümetle dalga geçer.
"İstisna" olarak tanımlayabileceÄŸimiz 5 yazı vardır. ÖrneÄŸin 22 Mayıs’ta Taha Akyol şöyle yazmaktadır: "Danıştay’a yapılan katliam giriÅŸimini, bir ucu 'Sauna Çete’sine kadar uzanan tuhaf bir çetenin yaptığı anlaşılıyor. Gerisinde kimler var? Bunun cevabı henüz meçhul ve her türlü komplo teorisine açıktır!" 23 Mayıs’ta Hasan Cemal uzun uzun derin komplo ve Tayyip ErdoÄŸan’ın cumhurbaÅŸkanlığı yolunu kesme iddialarını aktarır. Ama kendisinin bunların doÄŸruluÄŸunu "bilemeyeceÄŸini" söyler. Yine 23 Mayıs’ta Derya Sazak şöyle der: "Alparslan Arslan adlı 'tetikçi’nin ardındaki karanlık güçler bu defa ortaya çıkarılmalı. Saldırı, 'laik-İslamcı’ çatışmasını körüklemek isteyen 'çeteler’in iÅŸiyse sonuna kadar üzerine gidilmeli."
Derya Sazak’ın örnek verdiÄŸimiz yazısı olayın araÅŸtırılması yönünde bir çaÄŸrıyı içermektedir. Ama diÄŸerleri çeteyle daha yüksek mevkiler arasındaki olası iliÅŸkiler hakkında yorum yapmaktan açıkça kaçınmaktadır.
[1]Edward S. Herman ve Noam Chomsky, Rızanın İmalatı: Kitle Medyasının Ekonomi Politiği, Aram Yayıncılık, Mart 2006.
[2] Åžengül Özerkan ve Bülent KabaÅŸ, "Türkiye’de Medyanın Yapısal Sorunları ve GazeteciliÄŸin Konumu", Medya EleÅŸtirileri içinde, der. Nesrin Tan Akbulut, Beta Yayınları, Kasım 2005.
[3] Gülseren Adaklı, Yayıncılık Alanında Mülkiyet ve Kontrol, Medya Politikaları içinde, Der. D. Beybin Kejanlıoğlu, Sevilay Çelenk, Gülseren Adaklı, İmge Kitabevi, Mayıs, 2001.
[4] M. Emre Köksalan, H. Serhat Güney, Türkiye’de Ulusal Özel TelevizyonculuÄŸun Yapısal DeÄŸiÅŸimi, Medyada Olmayanlar (Medya EleÅŸtirileri, 2006) içinde, der. Can Bilgili, Beta Yayınları, Åžubat 2006.
Yazan: Taylan DoÄŸan
7 AÄŸustos 2006
|