kEditor - Yararlı Bilgiler / Medya / Rızanın imalatı: Bir propaganda aracı olarak Medya - 2

http://www.keditor.com/bilgi_medya_237.html


Bulunduğunuz bölüm:   Anasayfa / Yararlı Bilgiler / Medya

Rızanın imalatı: Bir propaganda aracı olarak Medya - 2


5) Denetim Mekanizması olarak ulusal ideoloji

Chomsky ve Herman, ABD kitle medyası için son süzgecin "ulusal bir din olarak anti-komünizm" olduğunu belirtirler. Amerikan kitle medyasında "komünist" veya "komünist bağlantılı olmak" suçlamaları, liberallerin sindirilip susturulmasında önemli bir araçtır. Aynı zamanda toplumu seferber etmek üzere kullanılan bir ideolojidir. Bütün önemli sorunların, sürekli bir dost/düşman kutuplaşması çerçevesinde gerçek özünden kopartılarak ele alınmasını sağlar.

Türkiye’de kitle medyasında ulusal bir din biçimini alan ideolojinin 20 yılı aşkın bir süredir, ama özellikle 90’ların ilk yıllarından bu yana ırkçı bir milliyetçilik ve "vatanın bölünmez bütünlüğü" ideolojisi olduğu söylenebilir. Tabii sürekli olarak laik Cumhuriyet’in altını oymaya çalışan sinsi bir şeriatçı tehlikeye dikkat çeken söylem de gözardı edilmemelidir. Zaman zaman kitle medyasındaki bazı haber veya yorumların, "terör örgütüyle" paralel görüşler ileri sürdüğü veya uygunsuz olduğu gerekçesiyle suçlandığı, böylece kitle medyasının çizgiden çıkan kesimlerinin tehdit edildiği bilinen bir gerçektir. Ayrıca "vatanı bölmek isteyenlere" karşı sürekli bir seferberlik halinin yaratılmasında medya çok belirleyici bir rol oynar. Türkiye’de sisteme dönük her türlü toplumsal muhalefetin "bölücülük" içerdiği gerekçesiyle susturulması veya uygulanan baskıların, insan hakları ihlallerinin vs. yine aynı gerekçeyle meşruiyet kazanması kitle medyasının desteğiyle olabilmektedir. Medyanın giderek gerçek sorunlara ilgi göstermekten uzaklaşıp devletin düzenlediği psikolojik savaş ve askeri operasyonların bir uzantısı haline gelmesi çokça rastlanan bir durumdur. Kitle medyası, yukarıda "andıç" örneğinde belirtildiği gibi, demokratik kurum veya inisiyatiflerin açıkça hedef gösterildiği, suçlandığı vs. bir platforma dönüşebilmektedir. Medyanın asla temelden sorgulamadığı ve eleştirmediği, neredeyse istisnasız şekilde hizmet ettiği en temel ideolojik çerçeve bu milli güvenlik devleti ideolojisidir. AB reformlarının hız kazandığı dönemlerde bile Kürt sorunu bir bölücülük sorunudur ve temelde bir terör meselesi olarak ele alınır. Sorun açık ve kapsamlı bir tartışmanın konusu olmayı bir türlü başaramaz. "Teröre lanetleyenler ve onu destekleyenler" şeklindeki kutuplaşma veya "teröre karşı mücadele edenler ve vatanı bölmeye çalışanlar" şeklinde kutuplaşma vs. büyük kampanyaların zeminini hazırlayan temel öncüller olarak kitle medyasında her zaman mevcuttur.

PROPAGANDA KAMPANYALARI

Kitle medyasının süregiden normal işleyişinin yanı sıra, dönem dönem propaganda kampanyalarına sahne olduklarını gözlemleriz. Propaganda kampanyaları, genellikle hükümetin veya devlet kurumlarının, askeriyenin bazı bilgileri sızdırmasıyla veya örneğin Genelkurmay Başkanlığı’nda medyaya brifing verilmesiyle başlar ve kitle medyasının hemen bütünü tarafından benimsenerek yürütülür. Bununla birlikte, kitle medyası bazen belirli olaylar karşısında ortak tepkiler üreterek de propaganda kampanyaları üretmeye başlayabilir. Kitle medyasının propaganda kampanyalarına bu kadar çabuk adapte olarak bizzat yürütücüsü haline gelmesi, genellikle resmi kaynaklardan gelen bilgilerin her koşulda doğru kabul edilmesiyle, yani süzgeçler sisteminin işleyişiyle ilgilidir. Sistemin çıkarlarına hizmet etmesi, bu tür kampanyalara medyayı denetleyen medya şirketleri sahipleri, reklam veren kuruluşlar, tepki üreticileri ve iş dünyasının geri kalan kısmı tarafından onay verilmesini açıklar. Diğer yandan, herhangi bir medya organının verili bir propaganda kampanyasıyla çelişen olgulara yer vermesi büyük riskleri göze alması anlamına gelecektir. Hükümetten, tepki üreticilerine kadar medya üzerinde denetim gücüne sahip olan iktidar odaklarının tepkisini çekecektir.

Noam Chomsky ve Edward Herman, Amerikan medyasının hükümet politikasına uygun olarak "düşman" devletlerdeki insan hakları ihlallerine etraflıca odaklanmasını, buna karşın "dost ve müttefik" ülkelerdeki ihlalleri görmezden gelmesini propaganda kampanyasına bir örnek olarak gösterirler. Soğuk Savaş döneminde, sosyalist rejimlerin yıpratılması ve ABD’nin silahlanma harcamalarının arttırılması için hükümet tarafından izlenen "düşman" devletlerdeki insan hakları ihlallerinin teşhir edilmesi politikası, kitle medyası tarafından benimsenir. Bu ülkelerdeki insan hakları ihlalleri mağdurları, "değerli kurbanlar" olarak ele alınır ve medyada geniş yer bulurlar. Buna karşın, ABD’nin uydu devletlerine verdiği desteği meşrulaştırmak ve sürekli kılmak için, "dost" ve "müttefik" ülkelerde meydana gelen ağır insan hakları ihlalleri görmezden gelinir ve mağdurlar "değersiz kurbanlar" olarak addedilir.

Eski Yugoslavya’nın parçalanması ve milliyetçi Miloseviç rejimine boyun eğdirilmesi için NATO’nun Sırbistan’ı bombalaması, Sırp yetkililerin Kosovalı Arnavutlar’a yaptığı zulüm teşhir edilerek haklı gösterilmeye çalışılmıştır. Resmi Sırp güçlerinin Kosovalı Arnavutlar’a yaptığı baskılar, Batı medyasında geniş yer bulmuş, birçok kez "etnik temizlik" ve "soykırım" olarak adlandırılmıştır. Buna karşın, aynı dönemde Türkiye’de Kürtler’e yaygın şekilde uygulanan köylerin boşaltılarak yerinden etme politikası, çok daha kapsamlı olmasına karşın, Batı medyasında pek az yer bulmuştur. "Etnik temizlik" gibi suçlamalar ise çok nadiren dile getirilmiştir.

Türkiye’de kitle medyasının propaganda kampanyaları yürütmesine pek çok kez tanık olduk. Yakın tarihten örnekler vermek gerekirse, 2005’teki Newroz kutlamaları sırasında Mersin’de güya birkaç Kürt çocuğun Türk bayrağını yaktığı iddiası, son derece kuşkulu bir haber olmasına karşın, kitle medyası tarafından bir propaganda kampanyasının başlangıç noktasına dönüştürüldü. Haftalarca süren medya propagandasında, Kürtler’in kültürel ve siyasi kimlik taleplerinde ısrarcı olmamaları gerektiği, yoksa "sözde vatandaşlar" olarak kabul edilip baskıya ve şiddete maruz kalacakları mesajı işlendi.

Bugünlerde, İsrail’in iki askerinin kaçırılmasını gerekçe göstererek Lübnan’a saldırmasının, Türk ordusunun "teröristleri" temizlemek için Kuzey Irak’a girmesini meşrulaştıracağı resmi bir tez olarak ortaya atıldı. Kitle medyası bu tezi işlemekte ve zenginleştirmekte gecikmedi. Şimdiye dek PKK’yı ortadan kaldırmak için pek çok kez Kuzey Irak’a girilmiş ve hiçbir ciddi sonucun alınmamış olması, kitle medyasının gözünde tartışılmaya değer bir gerçeklik olarak değerini yitirdi. İzlenen savaş politikasının sonucu olarak Türkiye’nin uğradığı insani ve ekonomik kayıplar medyadaki tartışma çerçevesinin tamamen dışında kaldı. 1996 yılında gerek Kürt hareketinin, gerekse varoşlarda örgütlenen solun canlı bir katılım gösterdiği, ÖDP, EMEP gibi kitlesel bir örgütlenme potansiyeli taşıyan yasal sol partilerin binlerce kişiyle katıldığı 1 Mayıs kutlamalarında 3 gösterici güvenlik güçlerince öldürüldü. Ölümlerden sonra miting meydanı karıştı ve 3 kişinin yaşamına son verilmesi pek çok eylemle protesto edildi. Bazı göstericiler çevrede maddi hasara yol açtılar ve bazı mağazaların camlarını kırdılar. İzleyen günlerde kitle medyası, 3 göstericinin öldürülmesinden çok kısaca bahsedecekti. Buna karşın, göstericilerin "vandalizm"ini, yapıcı hiçbir şey başaramayacak kadar nefretle dolu olduklarını, dolayısıyla baskıyı hakkettiklerini göstermek için alanın çevresindeki çiçeklerin göstericiler tarafından nasıl acımasızca ezildiğini işleyecekti. 3 göstericinin provokasyon yaratmak için açıkça güvenlik güçleri tarafından öldürülmesi tamamen geri plana itildi ve kimin öldürdüğü sorusu gündeme bile gelmedi. Diğer yandan, kitle medyası, kamuoyunun göstericilere ve sol örgütlenmelerin "vandalizm"ine dönük olarak büyük bir nefret beslemesi için günlerce kırık camların ve ezilmiş çiçeklerin fotoğraflarını yayımladı.

MEDYA ANALİZİ

Noam Chomsky ve Edward Herman’ın "Rızanın İmalatı" kitabında ortaya koydukları "propaganda modeli" Türkiye’ye uygulanabilir ve kuramsal açıdan yerelleştirilip zenginleştirilebilir. Bunun yanı sıra, eğer "propaganda modeli" bir çerçeve olarak benimsenecekse, modelin – tıpkı yazarların Amerikan medyasına dönük olarak yaptıkları gibi – Türkiye’de medyanın işleyişine dönük verilerle test edilmesi ve desteklenmesi gerekir. Modelin test edilmesi için Türkiye’de kitle medyasının bazı önemli olayları işleyiş biçimine dönük olarak bir takım varsayımlarda bulunulabilir. Daha sonra belirli bir süre içinde belli başlı ana-akım medya organları taranarak bu varsayımların ne ölçüde geçerli olduğu saptanabilir. Propaganda modeli yaklaşımının doğrulanması için, kitle medyasının büyük ölçüde varsayımların öngördüğü şekilde bir yayın çizgisi izlediği gösterilmelidir. İstisnalar olacaktır; ama istisnaların resmi propaganda çizgisini sarsacak ölçüde gerçeklerin peşine düşüp düşmediğinin de ortaya konması gerekir.

Aşağıda, Mayıs 2006’da bir avukat tarafından Danıştay’a yapılan kanlı saldırı temel alınarak bir medya analizi yapılmaya çalışılmıştır. Önce resmi propaganda çizgisi ortaya konmuş, ardından iki büyük gazete temel alınarak kitle medyasının bu çizgiyi ne ölçüde sadakatle takip ettiği tartışılmıştır.

BİR ÖRNEK OLAY: DANIŞTAY SALDIRISI


17 Mayıs 2006’da gerçekleşen Danıştay saldırısı, bir süredir devam eden bir darbe sürecinin son halkasıydı. Darbe süreci, Türkiye toplumunu ve özellikle Kürt halkını baskı altına almaya çalışıyordu. AB sürecinin tıkanmaya başlamasıyla birlikte militer bürokrasinin ülke içindeki gücünü giderek arttırma ve sivil mekanizmaları etkisizleştirme çabasının doruk noktalarından birisiydi.

Danıştay saldırısı, Mart ayındaki Diyarbakır olaylarının, Şemdinli iddianamesini hazırlayan savcının görevden alınmasının, Güneydoğu’ya 250 bin asker konuşlandırılmasının ve TMY tasarısının gündeme gelmesinin hemen ardından gerçekleşti.

Saldırının objektif amacı, darbe sürecinde önemli bir halkanın tamamlanmasıydı. Laik-Atatürkçü kesimler darbe sürecine kazandırılacaktı. Bunun yanı sıra, hükümet giderek zayıflama sürecine sokulacak, şeriatçı bir gizli gündeme sahip olmakla yıpratılacaktı. Sonuçta, hükümetin erken seçime zorlanması ve oylarının tek başına iktidara gelemeyecek kadar geriletilmesi amaçlanıyordu. Danıştay baskını, bu çerçevede ikinci bir 28 Şubat’ı çağrıştırdı. Bugünden bakıldığında, Danıştay baskınının aynı zamanda şu amaca hizmet ettiğini de rahatlıkla söyleyebiliriz: Hükümete çok ciddi bir uyarı yapıldı ve militer bürokrasiyle özellikle Kürt sorunu çerçevesinde mutlak bir işbirliği içine girmesi sağlanmış oldu.

Saldırının hemen ardından saldırgan Av. Alparslan Arslan yakalandı. Arslan’ın, verdiği bir türban kararı dolayısıyla Danıştay 2. Daire başkan ve üyelerini hedef aldığı açıklandı. Zaten arabasında da Vakit gazetesinin 2. Daire üyelerinin fotoğraflarının yayımlandığı nüshası bulunmuştu! Böylece devlet tarafından bir propaganda kampanyası başlatıldı. Hedef, türban sorununu siyasallaştırarak saldırıya zemin hazırladığı öne sürülen hükümetti. Dolayısıyla, saldırgan İslamcı ve laik Cumhuriyet-karşıtı saiklerle baskını gerçekleştirmiş olmalıydı.

Bizi burada ilgilendiren, Türkiye’de ana-akım medyanın önde gelen iki gazetesinin – Hürriyet ve Milliyet – bu propaganda kampanyasına katılıp katılmadığıdır. Propaganda modelinin beklentisi, iki gazetenin bu kampanyayı, sorgulayıcı çok önemli verilerin ortaya çıkmış olmasına karşın, coşkuyla desteklemiş olmasıdır. Saldırıyı izleyen günlerde, propaganda kampanyasının işaret ettiğine tam tersi yönde asker bağlantılı "kızılelmacı" çete ilişkilerinin ortaya dökülmüş olmasına karşın, iki gazetedeki köşe yazıları bu verilerin üzerine giden bir tutum içine girmemiştir. Propaganda kampanyasını açıktan destekleyen yazılar dışında kalan ve bazı kuşkuları dile getiren yazılar bu çalışmada "istisnalar" olarak adlandırılmıştır. Bu "istisnalar" bile, yalnızca bazı kuşkuları dile getirmekle ve ihtimallere dikkat çekmekle yetinirler. Ortaya serilen çete bağlantılarından kolayca çıkartılabilecek sonuçları, yani saldırının büyük ihtimalle bir provokasyon olduğunu ve provokasyonun "derin devlet" tarafından düzenlenmiş olabileceğini açıkça dile getirmezler.

Gerek propaganda kampanyasını kayıtsız şartsız destekleyen, gerekse "ulusalcı bir çete"ye dair bazı kuşkuları dile getirmekle yetinen yazıların temel sorunu şudur: Olayın gerçekleştiği 17 Mayıs gününden itibaren resmi kaynaklar "şeriatçı saiklerle" cinayet işleyen bir katil portresi çizerler. Buna karşın, 20 Mayıs’ta bizzat Dışişleri Bakanı Abdullah Gül çetenin azmettiricisinin eski bir subay olduğunu açıklar. Ardından bazı emekli askerlerin ve kızılemacı örgütlenmelerin işin içinde olduğuna işaret eden bağlantılar ortaya dökülür. Üstelik, Türkiye yakın tarihinde devletle bağlantılı bu tür illegal yapılara çokça rastlamıştır. Susurluk çetesine bir de sivil yerleşim yerlerini defalarca bombalayan Şemdinli çetesi eklenmiştir. Ülkede "derin devletin" varolduğu, politik konjonktürü kendi lehine çevirmek için her türlü terör eylemine başvurmaktan çekinmeyeceği toplumun geniş kesimleri tarafından paylaşılan bir bilgiye dönüşmüştür. Buna karşın, ifşa edilen çete ilişkileri ya ciddiye alınmaz ve hükümetin kendini kurtarma planını bir parçası olarak yorumlanır. Ya da az sayıda köşe yazısında olduğu gibi, bir çete bağlantısının olabileceği ihtimal olarak kabul edilmekle birlikte, sorunun üzerine gidilmez. Veriler hakkında çeşitli spekülasyonlar yapılabileceği, ama gerçeğin ortaya çıkması için henüz erken olduğu söylenir.

Çalışmanın Dayandığı Veriler

Çalışmada, saldırının olduğu günü izleyen 18 Mayıs’tan 28 Mayıs’a kadar Hürriyet ve Milliyet gazetelerinde önde gelen köşe yazarlarının yazıları taranmıştır. Yazıları taranan yazarlar şunlardır:
  • (Hürriyet) Oktay Ekşi, Bekir Coşkun, Tufan Türenç, Ertuğrul Özkök, Mehmet Y. Yılmaz, Yalçın Doğan, Enis Berberoğlu, Cüneyt Ülsever, Ferai Tınç, Ahmet Hakan, Yalçın Bayer, Hadi Uluengin
  • (Milliyet) Taha Akyol. Melih Aşık, Fikret Bila, Hasan Cemal, Güneri Civaoğlu, Can Dündar, Hasan Pulur, Derya Sazak.
Çalışma iki aşamayı kapsamaktadır: 1. aşama, 18 Mayıs-20 Mayıs’ı kapsar. Bu aşamada başlatılan propaganda kampanyasına uygun olarak resmi kaynaklar saldırgan hakkında şu verileri sunmuştur: Avukat Alparslan Arslan, Danıştay’ın daha önce verdiği bir türban kararına tepki göstererek eylemi yapmıştır; üstelik aracında Vakit gazetesinin Danıştay 2. Daire üyelerinin fotoğraflarını yayımladığı nüshası bulunmuştur. Dolayısıyla eylem, "şeriatçı" ve "Cumhuriyet düşmanı" kesimlere mal edilmiştir. Propaganda modelinin bu aşamada beklentisi, ana-akım medyanın büyük ölçüde yapılan resmi açıklamalara inanacağı ve kampanyayı hararetle destekleyerek hükümeti yıpratmaya başlayacağıdır.

2. Aşama ise, 20 Mayıs’ta, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün gazetelerde manşetlerden duyurulan şu açıklamasıyla başlar: Gül’e göre, saldırıyı azmettiren eski bir subay olan Muzaffer Tekin’dir. Ardından Emniyet ve başka kaynaklar tarafından medyaya, kızılelmacı bir çetenin işin içinde olduğuna dair pek çok veri sızdırılır. Bu veriler ışığında, normalde objektif bir medya kendisine sunulan ilk aşamadaki resmi hızla sorgulamaya başlayacak, derin devlet bağlantılarını son derece ciddi bir ihtimal olarak değerlendirecek ve dikkatini buraya yoğunlaştıracaktır. Bizim için burada önemli olan, seçilen iki gazetede taranan köşe yazılarının objektif gazetecilik ilkelerine göre mi, yoksa propaganda modelinin beklentilerine göre mi davrandığıdır.

1. AŞAMA

Hürriyet gazetesinde, 18-20 Mayıs arasında belirtilen köşe yazarlarının 23 yazısı taranmıştır. Yazıların genel çizgisi şöyle özetlenebilir: Yazarların çoğuna göre, saldırıyı doğrudan gerçekleştiren AKP olmasa bile saldırıya zemin hazırlayan AKP’nin politikalarıdır. AKP türban sorununu siyasallaştırmış, Danıştay’ın aldığı kararı eleştirmiş, böylece saldırganı cesaretlendirmiştir. AKP’nin toplumun bütününün değil, sadece belli bir kesimin hükümeti olduğu açığa çıkmıştır. Yapması gereken "uzlaşmacı bir tutuma" girerek laik Cumhuriyet’in kurumlarına saygı göstermesi, toplumu "germekten" vazgeçmesidir.

Köşe yazıları arasında bizim "istisna" olarak adlandırdığımız üç yazı vardır: 18 Mayıs tarihli köşesinde Ahmet Hakan, oyuna gelinmemesi gerektiğini belirtmekle birlikte hükümetin de dini siyasete alet ederek bu ortamı hazırladığını belirtir. 19 Mayıs’ta ise yine Ahmet Hakan, katilin komplonun bir parçası olabileceğine dikkat çeker. 20 Mayıs’ta Enis Berberoğlu işin içinde Türk İntikam Tugayı (TİT) gibi bir çetenin olabileceğini söyler. Ama ona göre bu çete siyasal değil, çıkar amaçlıdır. Amacı daha fazla menfaat temin etmek için ünlü olmaktır.

Milliyet gazetesinde ise aynı dönemde 18 köşe yazısı taranmıştır. Köşe yazılarının büyük çoğunluğu – 18 yazıdan 16’sı – propaganda kampanyasını coşkuyla destekler. Örneğin 20 Mayıs’taki köşe yazısında Can Dündar özetle şunu söyler: "Bu işe komplo deyip geçemeyiz. Provokasyon zeminini Danıştay kararlarını eleştirerek Başbakan hazırlamıştır. Bu hükümet için sonun başlangıcı olmuştur." Yine 20 Mayıs’ta Hasan Pulur, Cumhurbaşkanlığına Tayyip Erdoğan’ın seçilmesinin laiklik açısından bir tehlike olarak kabul edilmesi gerektiği görüşündedir.

İstisna kavramına çok geniş bir anlam yüklendiğinde karşımıza sadece iki yazı çıkar. Birisinde Taha Akyol 18 Mayıs’ta, bunun çok tehlikeli bir komplo da, bireysel bir terör de olabileceğini söyler ve "soğukkanlı olalım" çağrısı yapar. 18 Mayıs’ta Hasan Cemal ise köşesinde "oyuna gelmeyelim; çok tehlikeli bir tuzak!" uyarısında bulunur.

1. aşamada her iki gazetedeki köşe yazıları büyük bir çoğunlukla (Hürriyet’te 23’e 20, Milliyet’te 18’e 16) propaganda modelinin beklentilerine uygun davranır. Medyaya sunulan veriler büyük ölçüde sorgulanmadan kabul edilir. Evet, cinayet Cumhuriyet rejimini çökertmeye dönük saiklerle işlenmiştir. Ama bunun sorumlusu hükümettir, çünkü Danıştay’ın türban kararını eleştirerek bu odakları cesaretlendirmiştir. Yazılar, yine modelin beklentilerine uygun olarak bir adım daha ileri gidip hükümeti yıpratmaya girişirler. AKP artık bütün Türkiye’nin partisi olma iddiasını kaybetmiştir, öyleyse bundan böyle Cumhuriyet kurumlarıyla uzlaşan bir çizgi izlemesi gerekmektedir.

"İstisnalar" olarak değerlendirilen yazılar ise bir çete ihtimaline dikkat çekerler, ama bunu çok çekingen bir biçimde yapmakla yetinirler. Çok yakın tarihteki bazı olaylarla, örneğin Şemdinli’deki derin devlet operasyonuyla veya daha sonra yakalanan "Sauna çetesi" benzeri oluşumlarla bağlantı kurarak nasıl bir "oyuna gelinebileceği" konusunda okuyucuları aydınlatmazlar. Askeri kanadın Van Cumhuriyet Savcısı ve Emniyet İstihbarat Daire Başkanı’nın görevden alınmasını sağladığı, TMY’nin ivedilikle yasalaşması için hükümete baskı yaptığı ve Güneydoğu’ya yüz binlerce asker yığıldığı bir dönmede, hükümeti yıpratarak bir tür 28 Şubat’a zemin hazırlayabileceğinden ihtimal olarak bile söz edilmez.

2. AŞAMA

20 Mayıs’ta, Abdullah Gül’ün açıklamasından sonraki birkaç gün içinde medyaya şu bilgiler yansır: Eski yüzbaşı Muzaffer Tekin, saldırgan A. Arslan’la saldırıdan hemen önce 15 kez telefonda görüşmüştür. "Albay" lakaplı Muzaffer Tekin’in ulusalcı örgütler olan "Vatansever Kuvvetler Güç Birliği" ve "Ata Ocakları" ile ilişkisi vardır. Susurluk çetesinin üst düzey isimleri olan Emniyet Özel Hareket Dairesi eski başkan vekili İbrahim Şahin ve emekli Tuğgerenal Veli Küçük’le yakın ilişki içindedir. Yine derin devletin kullandığı mafya örgütlenmelerinden Sedat Peker’le ilişki içindedir. Son olarak, Türkiye’nin Gladio’su olarak bilinen "Ergenekon" örgütlenmesi içinde önemli bir konuma sahiptir.

27 Mayıs’ta ise gazetelerde Muzaffer Tekin’in mahkemece serbest bırakıldığını okuruz. Tekin’in A. Arslan’la ilişkisi olduğuna dair yeterli kanıt bulunamamıştır.

Bu bilgiler ışığında, objektif bir gazetecilikten beklenen, okuyucuların dikkatini bir darbe süreci ihtimaline çekmesi ve derin devletin demokrasiyi tehdit ettiği konusunda uyarılarda bulunmasıdır. Propaganda modelinin beklentisi ise, ana-akım medyanın ortaya çıkan çete bağlantısına değinmemesi, değinse bile ciddiye almamasıdır.

2. aşamada, Hürriyet’te yayınlanan 64 köşe yazısı incelenmiştir. Bu yazılar üç kategoride değerlendirilmiştir. İlk kategori, çok ilginç çete bağlantılarının ortaya çıkmasına karşın, ne Danıştay saldırısından ne de çeteden bahseden yazılardır. Elbette bu dönemde köşe yazılarında işlenebilecek başka konular da vardır. Buna karşın, çeteden söz etmediği gibi, Danıştay saldırısından sonra Türkiye’yi içine girdiği konjonktürü bile konu almayan yazıların fazlalığı dikkat çekicidir. Böyle tam 30 yazı vardır. Yani, köşe yazılarının hemen hemen yarısı bu çok önemli saldırının sonuçları üzerinde durmayı tercih etmemiştir. 1. kategorideki yazıların fazla oluşu, propaganda kampanyası amacına ulaştıktan sonra, ardından gelen tatsız bağlantılarla birlikte Danıştay saldırısının eleştirel bir gözle tekrar ele alınmak istenmediği kanısı uyandırmaktadır. Dolayısıyla çete bağlantısı gündemden düşürülmeye çalışılmaktadır.

İkinci kategori, Danıştay saldırısının Türkiye’yi içine soktuğu konjonktürden söz etmekle birlikte, çete bağlantısından söz etmeyen yazılardır. Bu yazılarda, şu veya bu içimde çete bağlantısı gündeme gelmez. İncelenen dönemde Hürriyet gazetesinde ikinci kategoride 19 yazı vardır. Bu yazılar çoğunlukla propaganda kampanyasını desteklemeyi sürdürerek hükümeti laiklik konusunda eleştirmeyi devam eder. İkinci kategorideki yazılar, Türkiye’nin içene girdiği yeni dönemi işlerken, çete bağlantısıyla ilgili verilerle yüzleşmek istemezler. Bu açıdan, ilk kategorideki yazılar gibi bu yazıların da çete bağlantısını gündeme getirmekten kaçındığı veya gündemden düşürmek istediği söylenebilir.

Sonuç olarak şu veri çarpıcıdır: Hürriyet’te 21 Mayıs-28 Mayıs arasındaki 64 köşe yazısından 49’u çete bağlantısından hiç söz etmez.

2. aşama için Milliyet’te 47 köşe yazısı taranmıştır. Bu yazılardan birinci kategoriye girenlerin sayısı 26’dır, yani şaşırtıcı ölçüde yüksektir. İkinci kategoride ise, 9 yazı yer almaktadır. Yani çete bağlantılarının ortaya çıktığı tarih olan 20 Mayıs’tan sonra, 28 Mayıs’a kadar Danıştay saldırısıyla birlikte Türkiye bekleyen sorunları işleyen yazılar, bir şekilde çete bağlantısını konunun bir parçası olarak ele almamıştır. İki kategoriyi birleştirince, çete bağlantısı ortaya çıktıktan sonra şu veya bu şekilde bu konudan söz etmeyen 35 yazı vardır. Bu veri, istenmeyen bağlantıların gündemden düşürülmek istendiği izlenenimi vermektedir.

"NE ÇETESİ?"

2. aşamada dolaylı olarak veya açıkça çeteden bahseden Hürriyet’te 15 vardır. Bu yazılar 3. kategoriyi oluşturmaktadır. Sözü edilen yazıların 9’u çeteye ilişkin inandırıcı bilgilere karşın, resmi propaganda çizgisini ısrarla savunurlar. Örneğin, 24 Mayıs’ta Yalçın Bayer ve Emin Çölaşan’ın makalelerinde özetle şu söylenmektedir: "Katilin kendisi 'ben bunu Danıştay’ın türban kararına karşı bir tepki olarak yaptım’ diyor. Hükümet ise sürekli olarak kendini aklamak ve askerleri küçük düşürmek için derin devlet ve çete iddiaları ortaya atıyor." Bekir Coşkun ise 25 Mayıs tarihli köşe yazısında, saldırganın eylemi türban için ve Vakit gazetesindeki resimlerden etkilenerek yaptığını söylemesine karşın, hükümetin provokasyon diyerek konuyu saptırdığını savunmaktadır. 27 Mayıs’ta "Albay" Muzaffer Tekin’in serbest bırakılması üzerine karşı saldırıya geçilir. Örneğin Mehmet Y. Yılmaz 27 Mayıs’taki yazısında, M. Tekin’in serbest kalmasının ortaya atılan çete iddiasını boşlukta bıraktığı görüşü savunulur. Yine 27 Mayıs’ta Yalçın Bayer, olayın bir komediye döndüğünü, önce "askere komplo" kurulmaya çalışıldığını, gazetelere servis yapıldığını, ama ciddi bir sonuca ulaşılamadığını belirtir. Son olarak çete olasılığı tamamen gündemden kalkmıştır. Örneğin, 28 Mayıs’ta Cüneyt Ülsever, Tayyip Erdoğan’ın ortaya koyduğu çete iddialarının ters teptiğini ileri sürer.

Bu çalışmada yüklenen geniş anlamıyla "istisnalar"a baktığımızda, çete bağlantılarının açıklık kazandığı 21-28 Mayıs arasında Hürriyet’te bu tür 6 yazıya rastlarız. Örneğin, 21 Mayıs’ta Enis Berberoğlu kısmı bir şekilde çetenin Güneydoğu sorunuyla bağlantılı olduğunu söylemektedir. Yine 21 Mayıs’ta Cüneyt Ülsever olayın bir komplo olduğunu ima etmektedir. 24 Mayıs ise Ahmet Hakan açıkça bir çetenin işin içinde olduğunu kabul eder. Ama hükümeti de bu provokasyon ortamını yaratmakla suçlar. 26 Mayıs’ta Mehmet Y. Yılmaz köşe yazısında şu görüşleri dile getirir: Çete türü oluşumlar son zamanlarda çok çoğalmıştır, belki 12 Eylül tarzı bir ortam örülmektedir; ama Danıştay saldırısını kontrgerilla tarzı bir örgütün yapıp yapmadığına karar vermek güçtür.

Bu yazılar, çetenin yüksek kademedeki askerlerle bağlantısını sorgulamayı bırakalım, Türkiye’de sivil hükümetin askeri bürokrasi tarafından yıpratılmak istendiğine bile dikkat çekmezler, okuyucularını bu konuda uyarmazlar.

2. aşamada Milliyet’te çete bağlantısından söz eden sadece 12 yazı vardır. Bunların 7’si çete bağlantısıyla ilgili güçlü verilere karşın, propaganda kampanyasını kararlılıkla destekler. Örneğin, 23 Mayıs’ta Can Dündar şunları şöyler: "Danıştay saldırısı hükümete yönelik bir komploysa bile bize düşen, hem saldırgan demeçlerle bu komploya zemin hazırlayan hükümeti hem de komplocuları eleştirmek, oyuna gelmemektir." Can Dündar’ın bu ifadesi, komplonun sorumluluğunu askeri bürokraside aramak yerine, yine bir şekilde hükümete yıkarak resmi propaganda çizgisine hizmet etmeyi sürdürmektedir. Başka bir örnek 25 Mayıs tarihli Melih Aşık’ın yazısıdır. Melih Aşık şunları söyler: "Saldırının arkasından hangi çete çıktı? Ne zaman çıktı? Savcı iddianamesini hazırlayıp açıkladı mı? Mahkeme sonuçlandı mı? Bakıyoruz." Can Dündar ise 25 Mayıs’taki yazısında, aslında medya olarak manipüle edildiklerini kabul eder ve "bir süredir dezenformasyon yarışı olduğunu" söyler. Ama Can Dündar’a göre "kamuoyunun katilin şeriatçı olduğuna inanmasına zemin sağlayan Başbakan’ın izlediği politikadır." Melih Aşık 28 Mayıs tarihli köşe yazısında, "tam ulusalcılar çete diye hedef alınacaktı. Ama Muzaffer Tekin’in Alparslan Arslan’la ilişkisi bir türlü kurulamadı" diyerek hükümetle dalga geçer.

"İstisna" olarak tanımlayabileceğimiz 5 yazı vardır. Örneğin 22 Mayıs’ta Taha Akyol şöyle yazmaktadır: "Danıştay’a yapılan katliam girişimini, bir ucu 'Sauna Çete’sine kadar uzanan tuhaf bir çetenin yaptığı anlaşılıyor. Gerisinde kimler var? Bunun cevabı henüz meçhul ve her türlü komplo teorisine açıktır!" 23 Mayıs’ta Hasan Cemal uzun uzun derin komplo ve Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı yolunu kesme iddialarını aktarır. Ama kendisinin bunların doğruluğunu "bilemeyeceğini" söyler. Yine 23 Mayıs’ta Derya Sazak şöyle der: "Alparslan Arslan adlı 'tetikçi’nin ardındaki karanlık güçler bu defa ortaya çıkarılmalı. Saldırı, 'laik-İslamcı’ çatışmasını körüklemek isteyen 'çeteler’in işiyse sonuna kadar üzerine gidilmeli."

Derya Sazak’ın örnek verdiğimiz yazısı olayın araştırılması yönünde bir çağrıyı içermektedir. Ama diğerleri çeteyle daha yüksek mevkiler arasındaki olası ilişkiler hakkında yorum yapmaktan açıkça kaçınmaktadır.



[1]Edward S. Herman ve Noam Chomsky, Rızanın İmalatı: Kitle Medyasının Ekonomi Politiği, Aram Yayıncılık, Mart 2006.
[2] Şengül Özerkan ve Bülent Kabaş, "Türkiye’de Medyanın Yapısal Sorunları ve Gazeteciliğin Konumu", Medya Eleştirileri içinde, der. Nesrin Tan Akbulut, Beta Yayınları, Kasım 2005.
[3] Gülseren Adaklı, Yayıncılık Alanında Mülkiyet ve Kontrol, Medya Politikaları içinde, Der. D. Beybin Kejanlıoğlu, Sevilay Çelenk, Gülseren Adaklı, İmge Kitabevi, Mayıs, 2001.
[4] M. Emre Köksalan, H. Serhat Güney, Türkiye’de Ulusal Özel Televizyonculuğun Yapısal Değişimi, Medyada Olmayanlar (Medya Eleştirileri, 2006) içinde, der. Can Bilgili, Beta Yayınları, Şubat 2006.

Yazan: Taylan Doğan

7 Ağustos 2006

Admin, Son Güncelleme: 09.04.08

İlgili haberler
İlgili Yazılar

 Yukarı çık