AnasayfaspaceHaberlerspaceYazılarspaceForumspaceBilgilerspaceYazılımspaceLinklerspaceResimlerspaceSitemapspace
Bulunduğunuz bölüm:   Anasayfa / Yararlı Bilgiler / Medya

Gazetecilik nedir? Etik gazeteciliğin kısa tarihi


Gazetecilik nedir? Etik gazeteciliğin kısa tarihi Modern anlamda ilk gazete denemeleri, 1450’de Alman Gutenberg tarafından geliştirilen tahta baskı makinesinden sonra çıkartılmaya başlanmıştır. Bu dönemde Avrupa’da yaşanan savaşların ağır sonuçlarını içeren muhalif burjuvazinin çıkardığı bültenler olsa da feodal aristokrasinin propagandasını yapmaktan öteye gidemiyordu. Bu durum yeni yeni gelişen ekonomik ve siyasi anlamda güç olmaya çalışan ticaret burjuvazisinin, feodal aristokrasinin ekonomik ve sosyal yapılanmasını parçalamasına kadar götürdü. Kendisini kurumlaştıran ticaret burjuvazisinin ekonomik ve sosyal yapılanmasını parçalamasına kadar götürdü. Kendisini kurumlaştıran ticaret burjuvazisinin ekonomik bültenleri gazeteye dönüşmeye başladı. Bu ekonomik bültenler, Avrupa’da yaşanan yoğun savaşlar nedeniyle gelişen ticaret merkezleri, ticaret yolları üzerindeki riskler ve bunun meta dönüşümüne yansıması vb. gelişmeler, yeni sınıfsal oluşum tarafından görülmesi sonucu bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmasına neden oldu. İlk gazeteye temel olacak olan bu bültenler feodal aristokrasinin zayıf olduğu, Doğu Avrupa ve Ren Nehri kenarındaki liman şehirlerinde de gelişti. Ve ilk gazete 17.YY’ın başlarında feodal aristokrasinin zayıf olduğu Hollanda’da yayına başladı. Böylece gazetenin kısa künyesi tarihe böyle yazılmaya başladı. 1605’te Hollanda’da ilk kez yayınlanmaya başlanan gazete zamanla tüm Avrupa’ya da yayılarak, o güne kadar ki kullanılan yönlerini geride bırakarak, Kitleleri yönlendirme ve etkilemede önemli bir kuvvet olarak açığa çıktı. Bu dönemde Avrupa ve özellikle İngiltere’de yaşanan iç savaşlar, yüzlerce gazete tarafından kitlelere aktarıldı.

Ekonomik bültenlerin gazeteye dönüşmesiyle beraber zamanla iletişim araçları bir meta haline geldi. Önceleri kitle iletişim çemberinde önemli bir yere sahip olan kamusal mekanlar bu görevlerini gazeteye ve gazetecilere devretti. Kamusal mekanlarda sıradan sosyal bir etkileşim olan bilgi alışverişi yeni iletişim, gazetecilerin emeğiyle hakim sınıfların tekeline giren bir meta haline geldi.

Gazetedeki tüm bu gelişmeler ve yapılan ilk denemelerin hiç birisi günlük boyutlara ulaşamadı. Aradan geçen uzun yıllar sonra 1702’de ilk günlük gazete yayınlanmaya başlandı. Bu gazetede ekonomik ve siyasi konuların yanı sıra reklam ve ilanlara da yer verildi. Burjuvazi tam hakimiyetini geliştirmeden önce, gazetenin hedef kitlesi küçük burjuvazi ile diğer burjuva kesimlerle sınırlıydı. Daha sonra gelişen burjuva devrimleriyle, kitlesel desteğe duyulan büyük gereksinimden kaynaklı, gazete yoluyla hedef kitleye hitap edilerek, kitlelerin aydınlatılması ve bilinçlendirilmesi temel amaç edinildi.

Gazete ve gazeteciliğin doğup yaygınlaşması burjuva toplum yapısı ve iktidarının gelişme seyrine paralel bir seyir izledi. Bu gelişim düzeyi, gazetecilik ve basın yayıncılığın ilerleme kaydetmesiyle, sivil toplumun gelişimi ve kurumlaşmasında önemli bir oynadı. Matbaanın keşfinden sonra ekonomik bültenler şeklinde insan yaşamına giren gazete, burjuvazinin giderek iktidarlaşmasına paralel, bugünkü gazetenin başlangıcı oldu. Ekonomik bültenlerin dışında yayınlanan, savaş haberlerini veren bültenler, feodal resmi iktidarın ve toplumun çıkarlarının dışında yayın yapan bir niteliğe sahipti. Kilisenin ve feodal aristokrasinin çıkarlarının karşısında olma niteliğine sahip olan bu bültenler, burjuvazinin iktidarlaşması ve ekonomik bültenlerin yayın tekniğinin sınıfsal çıkarlarla birleşmesiyle gazete, feodal aristokrasi karşısında bir sivil toplum kurumu olarak kendisini ortaya çıkardı. Kitlelerin feodal aristokrasiye olan inançlarının zayıflamasında, burjuvazinin yürüttüğü propaganda ve aydınlanma çalışmalarının önemi büyüktür. Burjuvazi karşısında yenilgiye uğrayan feodal aristokrasi çareyi baskı ve kapatma gibi yöntemlerde buldu. Bu tarzda uzun bir mücadele döneminden sonra, özellikle Amerika bağımsızlık savaşı ve Fransız Devrimiyle “basın özgürlüğü” yasal teminat altına alındı.

Sanayi Devriminin gelişmesiyle kitle iletişim aracı olan gazete eğitimin, şehirleşmenin ve ulaşım kolaylığının sağlanmasıyla önemli bir aşama kat etti. Basın-yayın ve gazetecinin önündeki bir çok engelin kalkması ardından, 1835 yılında dünyanın ilk haber ajansı olan “Havas” Fransa’da kuruldu.

İletişim dünyasına elektriğin girmesiyle enformasyon akışında çok büyük bir ivme yakalandı. 1844’te telgrafın icadıyla bilginin elektrik hızındaki akışı, gazetenin önündeki mekan engelini kaldırdı. Daha sonra birçok yerde kurulup, yaygınlaşan ajansların bilgileri toplayarak gazetelere satmaları sonucu, bilginin burjuva ideolojik kimliğine uygun olarak metalaşmasına neden oldu.

Telgraf tekniğinin iletişim dünyasına girmesinden sonra 1875’te telefon, 1895 yılında ise telsiz devreye girdi. İletişim araçlarındaki bu gelişmeler, direk olarak gazeteciliği etkilerken, toplum yaşamının da vazgeçilmez bir parçası oldu. Gazetenin toplumdaki bu rolü 1904’te radyonun, 1924’te TV’nin gelişmesiyle önem düzeyini kaybetti.

İlk radyo yayını denemeleri, yüzyılın başında olmasına rağmen, hedef kitle ve kitleselleşmenin yaratılması ancak 1. Dünya savaşından sonra oldu. Ardından TV’nin de devreye girmesiyle, gazeteler önemini günden güne kaybetmeye başladı. Bilgiye ulaşma, haber haline getirme süreleri aynı olmasına rağmen, gazetenin basımı ve dağıtımı için gereken ek zaman, radyo ve TV’yi daha avantajlı hale getiriyordu. Çünkü haber hazırlandıktan kısa bir süre sonra, radyo ve TV’den anında kitlelere ulaştırılması sağlanıyordu. Bu nedenden dolayı gazeteler uğradıkları ekonomik kaybı, daha fazla ilan ve reklamlara yer vererek gidermeye çalışıyorlardı. Gazetenin radyo ve TV karşısında böylesine bir dezavantajı olmasına karşın anlık, gelip-geçici olmaması, daima el altında bulundurulabilir olması, yaşamasını sağlayan faktörler arasında en güçlü olanıdır. Günümüze kadar da gazeteler bu özelliğinden kaynaklı, önem düzeyini korumaktadır.

Bilince hitap etme

Yaşadığımız çağın öne çıkan verilerini değerlendirerek, bu çağı tanımlamak ve ona kotlayıcı bir isim vermek, 21. yüzyıla hangi anlayışla ve bakış açısıyla yaklaştığımızın/nasıl bir giriş yapacağımızın anahtar kelimesidir. İdeolojik ve insani etik açıdan demokrasi, barış ve özgürlük çağı; teknolojik açıdan bilişim-iletişim çağı; edebi açıdan aşk yüzyılı, cinsiyet açısından kadın yüzyılı olarak tanımlanabilir. Tüm bu açıları birleştirip bir bütün olarak değerlendirdiğimizde, henüz yeni giriş yaptığımız bu çağın renkli portresini görürüz karşımızda.

Bilişim ve iletişim teknolojisi eski çağlardan günümüze gelişme diyalektiğini sürdürerek varlığını korumakla kalmayıp, günümüz dünyasında 21.yy’ın temel ayağı haline gelmiştir. Bilişim ve iletişim teknolojisi çağı oluşturan en temel öğelerden biridir. Bir mutasyon sonucunda kendi türünü oluşturma, insanın beden diliyle, hareketlerle ve acayip seslerle bir olayı anlatmasından, mağara duvarlarına çizilen hayvan resimlerine, yazının bulunup tabletlere ve daha sonra papirüs yapraklarına işlenmesine, günümüzde ise telefon, gazete, radyo,TV, internete kadar tüm bu faaliyetler insanlar arası iletişimin izlediği yolu ve geldiği düzeyi anlatır bize. İster ilk çağ insanı olsun, ister 21.yy’ın modern insanı olsun, geliştirmiş olduğu iletişim teknikleri ile anlamak ve anlaşılmak ister. Çünkü yaşadığımız dünyada bir şeyler anlatabileceğimiz ve bir şeyler alabileceğimiz tek varlık insandır. Düşünce ve duygularımızı anlatıp cevap bekleyebileceğimiz başka bir varlık yoktur. Bu nedenle tüm iletişim araçları insan türünün duyu organlarına, algılama kanallarına ve frekanslarına göre geliştirmiştir.

İletişim dediğimiz olgu ile neye hitap ediyoruz? Daha ilkokulda bizlere öğretilen beş duyu organımızla dış dünyayı algılayabiliyoruz. Buna bir de altıncı duyu dediğimiz kinestetik kanalı ekleyebiliriz. Kinestetik kanaldan daha çok dış dünyadan edindiğimiz izlenimlerin bizde yarattığı duyguları anlıyoruz. Örneğin geçmiş yıllarda tanıdığımız ama şu an yanımızda olmayan bir arkadaşımızla geçirdiğimiz zamanları düşünelim. En belirgin olarak aklınızda kalanlar nelerdir? Gerilla elbisesi giymiş, omzunda kalaşnikof, sırt çantası tıka-basa dolu, kan-ter içinde tepeye tırmanan bir görüntü mü? Yoksa tepeye tırmanırken soluk soluğa söylemiş olduğu sözler mi? Ya da bu görüntü ve konuşmalardan sonra sizde yansıttığı duyguları mı daha güçlü hatırlarsınız? Elbette bu üç algı kanalı bir bütün olsa da gerillada baskın gelen genellikle kinestetik duyu kanalı olmaktadır. Yani üzerimizde yarattığı duygular. Aşırı duygusal olmamız ve dünyayı böyle algılamamızın nedeni, en başta sömürge insanı olmamızdan kaynaklanır. Hem ulusal ve hem de sınıfsal anlamda sömürü nesnesi olmak aşırı duygusallaşma yaratıyor. Dış dünyayı duygusal algılama, gerçeklikle olan bağımızı zayıflatır. Gerçek ve akli olanla çelişkilerimiz yoğunluk kazanır. Duygusal yanlarımız kadar diğer algı kanallarımızda ideolojik bakış açımızla dışarıya açık tutmak daha sağlıklı bir gelişme yaratır.

Konumuz gereği burada daha çok görsel algı kanalımıza, yani gözlerimize hitap eden basın-yayın araçlarının üzerimizde yarattığı ruhsal etkileri anlamaya çalışacağız.

Kürtler’in “gördüğüne” inandıkları yaygın bir kanıdır. Bu demek oluyor ki, “söylenene değil, söyleyene bakarız biz. Ne söylediğimiz değil, nasıl yaşadığımız önemlidir.” Doğru bilgiye, görerek ulaşmak, gerçekçi bir yaklaşımı ifade etse de, günümüzde görmenin ötesinde bir takım faktörler gerekmektedir. Gerçeğin görüntüsünü çarpıtmak ya da onu yok gibi göstermek mevcut teknolojik düzeyle mümkün hale gelmiştir. Bu noktada gören gözlerin daha dikkatli olması gerekiyor. Çünkü, özellikle görsel basın araçları ve program hazırlayıcıları psikolojimizle oynuyorlar. Gerçek alem ile sanal alem arasındaki çizgiyi bulanıklaştırarak gerçeklik duygumuz yok edilmek isteniyor. Gerçeklik duygusu yok olan ya da zayıflayan kişi, içinde yaşadığı çevrenin gerçekliğini inkar ederek TV’de, sinemada sunulan/empoze edilen yaşam biçimlerini asıl gerçek olarak kabul edecektir. Ve aynı gördüğü gibi yaşamaya çalışacaktır. Tabi bu durumda içinde bulunduğu çevreyle çatışmaya girmesi kaçınılmaz olacaktır. Bunalım ve bunun sonucunda gelişen intiharların da asıl nedeni gerçek olanla sanal olan arasındaki derin uçurumlardır. Tıpkı boy aynasının karşısından geçen bir kişinin kendisinin mi yoksa aynadaki yansımasının mı gerçek olduğunu anlayamaması gibi. Klan döneminin insanları rüya gördüklerinde bedeninin yerinde kaldığını, fakat ruhun dolaştığını farz ederlermiş. Daha sonra gerçek hayatın rüyada olup bitenler, uyanıklık halinin ise gerçek dışı olduğu kabul görmüştü. Anlaşılacağı gibi insanın hayal gücü de en az gerçeklik kadar güçlü. Gerçek dünya ağırlığını güçlü bir biçimde hissettirdiğinde, deyim yerindeyse, kendimizi doğal ya da yapay hayallerin hipnotizmasına teslim ediyoruz. Bilindiği gibi hipnotizma bir çeşit uyku durumudur. Bilimsel izahlar bu duruma, artmış hayal gücünün belirlediği, uykudan çok uyanıkken “dalıp gitmek” ya da bir şey yaparken “kendini kaybetmek”le betimlenen bir bilinç durumu diyor. Hipnotizmanın amacı ise bilinçaltını bilincin frenlerinden kurtarmak.

Görsel basın araçlarıyla da yapılan bir tür hipnotizmadır. Bilinçaltına gönderilen görsel mesajlar burada depolanır ve işleme sokulur. Bir süre sonra dışarı çıkmak için bilince baskı yapar. Kişi kurmuş olduğu hayalleri yaşaması için zorlar. Bu, psikolojik bir hastalık durumudur. Böylesi olayları anlatan filmler izlemişizdir ya da gerçek hayattan bildiğimiz, tanık olduğumuz böylesi olaylar vardır. Bu hastalar kendini olduğundan başka bir şey sanırlar. “Ben Napolyon’um”, “ben bir köpeğim” ya da “İngiltere kraliçesiyim” falan gibi. Gerçeği normal insanlardan farklı algılamaya tıp dilinde “şizofren yada şizoid” denir. Örneğin, geceleri gölge ve ışığın hareket ettiği, canavarlara dönüştüğü görülür.

İşte görsel yayın araçlarının filmlerle yaptığı tam da budur. İnsanların kendilerini olduklarından başka bir şey gibi hissetmelerini sağlamak. Kendisinden/kendi özünden başka bir şey olmak isteyen kişi asla özgür bir insan olamaz. O kişi kendisini başka bir insan yerine koymuştur, kendini değil başkasını yaşamaya çalışır. Ekranlarda izlediğimiz bir filmdeki hareketler için bir saniyede tam 25 kare gözlerimizin önünden geçiyor. Bu bizim gözlerimizin takip etme refleksinden hızlı olduğu için tek tek her karedeki çekimi değil, hareketi görürüz. Tek bir tekme hareketi için 25 ile 40 kare fotoğrafı bir saniyede izleriz. Aynı hareketi ekrana 15 karede verirsek bir tekme sallamayı çok daha hızlı görebiliriz. Böylece Chaki Chan’ın da yaptığı hileyi anlarız. Karate öğrenmek isteyenler bu sporu daha gerçekçi değerlendirmedikçe korkarım hep dayak yiyecekler.

Elbette hayallerimiz ve ideallerimiz olacak. Ama gerçekleri ve içinde yaşadığımız çevrenin koşullarını bir kenara itemeyiz. Benim ihtiyaçlarımla Chaki Chan ya da Superman’ın ihtiyaçları çok farklıdır. Kendi gerçeklerimize uygun hayal ve ideallerimiz olmalıdır. Hollywood yada Türk sinemasının ekranlarda sunduğu yaşam tarzlarının gerçek hayatla fazla ilgisi olmadığını onlar çok daha iyi bilirler. Ama insanların duygularının sanal bir alemde yaşamaya daha meyilli olduğunu da iyi bilirler. Bu nedenle bilincimize değil, duygu ve güdülere hitap etmeyi tercih ederler. İnsanı insan yapan düşünebilme yeteneğidir. Eğer karşımızdakileri insan kabul ediyorsak onların bilincine hitap edeceğiz. Yok eğer hayvan kabul ediyorsak onların güdülerine hitap ederiz. İşte egemen sınıfların, iletişim araçlarını elinde bulunduranların ekran yoluyla bizi ne olarak kabul ettiğini varın siz söyleyin.

Daha sağlıklı bir ruh haliyle içinde bulunduğumuz toplumla uyum sağlar ve ilişki kurabiliriz. Filmlerde gördüğümüz bir kişinin diğerlerinden daha üstün tutulduğu ilişkiler değil, en insani ilişkilerde eşitlik temeline dayalı ilişkilerdir. Gerçekliğimizin farkındalığı ve eleştirel bakış açımızı yitirmediğimiz sürece, yani neyin gerçek neyin gerçek dışı olabileceğini bilincimizle tahlil edebilirsek, insani yönümüzü koruyabiliriz.

Gülbahar Köker
gulbahar, Son Güncelleme: 05.08.08

İlgili haberler