AnasayfaspaceHaberlerspaceYazılarspaceForumspaceBilgilerspaceYazılımspaceLinklerspaceResimlerspaceSitemapspace
Bulunduğunuz bölüm:   Anasayfa / Yararlı Bilgiler / Medya

Medya da Kavramların Tuzağı


Basın özgürlüğünü incelerken, 200 yıl önce İngiltere’de bu uğurda mücadele etmiş bir burjuva devrimcisinin kendi döneminde olaya nasıl baktığını anlamak önemli; “Parlâmentonun sahip olduğu erk, bireylerin özgürce konuşma ve fikirlerini yayınlama hakkıyla sınırlıdır. Her bireyin bilgi aksienine ihtiyacı vardır. Yurttaşların, dillerinin, beyinlerinin, ve gözlerinin yönetilmesi kabul edilmez. Basın özgürlüğü tanrı tarafından ihsan olunmuş, değiştirilemez bir doğal haktır. Dünyasal hiçbir güç ona tecavüz edemez. Hele kendi paçalarını kurtarma sevdasına düşmüş, kokuşmuş hükümetler asla edemez. Özgür bir basına sahip olmak bireylerin hükümete karşı kullanabilecekleri bir kozdur. Herkes onun (Hükümet) oluşuna ilişkin ilkeleri çözümleyebilir. Hatta kusurlarını gösterebilir, yolsuzluklarını inceleyebilir. Yayınlayabilir. Yurttaşları bu yolsuzluların feci sonuçları hakkında uyarabilir.”

Bu metin basın özgürlüğü kavramının ilk çıktığı aydınlanmacı dönem ve koşullar içinde düşünüldüğünde, anlamını bütünlüklü karşılayabilir ve mücadelesiyle amacını ortaya koyabilir. Fakat gelişim çizgisi yukarıdaki bölümlerde verilen bu günkü medya sistemi düşünüldüğünde ne anlama geleceğini kestirmek zor değildir. En iyimser yaklaşımla, bu süreçte vermek istediği mesaj açısından dar kalır. Çünkü medyanın ulaştığı düzey ve işlevi kendinden önceki basın çalışmalarına oranla son derece karmaşıktır.

Bazı yazarlar basın özgürlüğü yerine iletişim özgürlüğü kavramını kullanmanın daha doğru olduğunu savunur. Ama iletişim özgürlüğü her bireyin, her zaman enformasyon ilişkisi içinde hem aktaran, hem de alan konumunda olması, istediği an iletişimi durdurabilmesi, bunun için de taraflardan herhangi birinin üzerinde sosyal, ekonomik veya psikolojik baskının olmaması anlamına gelir ki, bu da günümüzün her yönden egemenlikli toplum yapısında mümkün değildir. Yine kitle iletişimin hakim olduğu bir zeminde, anlık geri iletişim olamayacağından, tüm toplumsal sınırlamalar kaldırılsa bile sadece araçların varlığı iletişim özgürlüğün tam anlamıyla hayata geçmesini önler. Yine de iletişim özgürlüğü her zaman insanlık için temel bir hedeftir.

Klasik anlamda basın özgürlüğü sloganı çıkış açısından yeni özgürlükle tanışmak isteyen kitlelerin kendilerini kısmen örgütleyerek, hükümetlerin olası suistimallerine karşı kullanmaları, savunmaları için yeterli olurdu. Ama bu gün kimin kime karşı özgürlüğünü savunmak gerekiyor? Medyanın devlete karşı özgürlüğünü mü savunmalı? Veya farklı beğeni gruplarının birbirlerine karşı özgürlüğünü mü savunmalı? Bütün bunlara başka sorularda ekleyip kavramlara doğru anlamlar yükleme gibi bir sorunun olduğu bir gerçektir.

Medya, kapitalist üretim ilişkisi içinde bir avuç holdingin ve bağımlısı siyasal erklerin elindedir. Ve doğal olarak genel anlamda kapitalist ideolojiye hizmet ederek onun propagandasını yapmakla görevlidir. Temel ve yaygın toplumsal bölünmelerinin yeniden üretilmesine katılarak, egemen ideolojik ilişkilere katkıda bulunmaktadır. Yani oluşan Medya sistemi hem kapitalizmin bir sonucu hem de devamlığını sağlayan dayanağıdır. Bu yüzden siyaset-sermaye-Medya üçlüsü birbirine karşıt değil tamamlayan konumdadır. Pratik işleyişte ortaya çıkan politik farklar temelde sistemin meşruluk krizini önlemeye yöneliktir.

Kendi içinde büyük bir pazar oluşturan medya sistemi, kitleleri meta olarak görür. Farklı medya kuruluşları arasında farklı kesimlere yönelik daha çok izleyici toplama kapışması yaşanır. Raiting ve tiraj temel hegomanya ölçüsü olur. İzleyici toplamak için de doğal olarak kapitalizmin yasaları gereği her yol mübah sayılır. Pazar kendi kanunlarını da yaratır. Zaten tekel olarak doğan kuruluşlar, iletişim sektöründe farklı bir gelişmeye izin vermezler.

İletişim teknolojisi ve medya örgütlenmesinin mali külfeti ve profesyonel işgücü gerektirdiğini, bunu da ancak burjuva çevreleri ve devlet gibi örgütlü ve sermayedar çevrelerin yapabileceğini, halk kesimlerinin yüksek bir örgütlülüğe kavuşmadan bu olanaklardan yararlanıp, kitle iletişimciliğine katılmalarının maddi zeminin olmadığını daha önce belirtmiştik. Bu durum doğal olarak halklar aleyhinde ciddi bir eşitsizliği ve sınırlılığı getiriyor. Bu politik durum bütünlüklü tartışıldığında, iletişimin yeni bir sisteme kavuşturulması için bir bütün kapitalizmin sistem olarak dönüştürülmesi gerekir” gibi bir genel yargıya varılabilir. Herhalde tüm insanlık için gerçek özgürlükçü bir iletişim sistemi de ancak böyle olabilir. Yine de sistem içinde Anti-kapitalist mücadele uzun bir süreç gerektirdiğinden halkların veya lehlerindeki örgütsel yapıların taleplerini özgürce duyurabilecekleri, savunabilecekleri örgütleyebilecekleri araçları elde etmelerini sağlamak ve kendilerini ifade etme önündeki engelleri deşifre etmek bugünün basın özgürlüğü mücadelesinin önemli bir bölümünü oluşturur.

Büyük medya holdingleri ve resmi devlet iletişim kurumlarının mevcut siyasal-ideolojik erkin karşısında, özgürlük isteminde bulunmaları objektif olarak mümkün değildir. Var olan sosyal-siyasal sistemin sınırları içerisinde olmak veya sınırları zorlamak ikileminde değerlendirildiğinde siyasal iktidarları eleştirirken bile, karşıtlığını yapmama anlamında destekçidirler. Sınırları zorlamayan, içinde kalandır. Bu yüzden bu büyük medya şirketlerinin, devlet veya hükümet karşısında özgürlük istemi ancak farklı egemen çevrelerin siyasal manevralarında gördükleri zararlardan dolayıdır.

Medya çalışanlarının işe alınması ince bir seçiciliği içerir. Yine medya organlarında oluşturulan ortam, verilen eğitim, insanlar arası rekabet ve işin çıraklığı, çalışanlar için gerçek bir egemen ideolojik eğitimdir. Bir çok çalışanın ise, zaten çeşitli istihbarat örgütlerinin hesabına çalıştıkları, ajan faaliyet yürüttükleri artık aleni olarak tartışılarak belgelenen durumlardır. Bir çok gazeteci, muhabir, köşe yazarı ve program yapımcısının, bizzat bir siyasal gücün ideologu veya propaganda üreticisi durumuna geldikleri de kanıksanan bir durumdur. Zaten bazıları çığırtkan gibi bas bas bağırıyorlar ve daha fazla bağırmaları içinde teşvik ediliyorlar.

Bu kuruluşlara şu veya bu şekilde, girmeyi başarmış veya girdikten sonra vicdanı biraz işlemiş, düşünce ürete bilmiş, sorunları görebilmiş ve bunları biraz ifade etmek isteyen gazetecilerin çabalarını şüphesiz görmek gerekiyor. Bunların sayıları azdır ve muhalif olma dereceleri de biraz göz önünde bulundurularak, ayakta durmalarına bazı dönemler için izin verilir. İleri gittikleri zaman zaten “Fitne yaydıkları, toplumu böldükleri, yıkıcılığı” savundukları ileri sürülerek, bu iş yerlerinden, şirketlerden kovuldukları, yargı kurumlarınca haklarında davalar açılarak, hapsedildikleri ve hatta bir çok yerde ortadan kaldırıldıkları da artık kanıksanır bir durum.

Özel medya şirketleri, kendilerini eski devlet tekelci sistemlerden daha özgürlükçü lanse etmelerine karşın, devlet tekelleri de kendilerini kamu hizmeti veren halka yararlı kurumlar olarak tanıtırlar. Holdinglerin devletin bazı yasalarını eleştirmelerinin sebebi; liberal pazar dedikleri ortamı yaratarak, pazarın kanunlarını tamamıyla uygulayarak, reyting yarışlarında kitleleri istedikleri gibi paylaşmak ve elde ettikleri hedef kitleleri reklam veren diğer sektörlere pazarlamakta hiçbir ahlaki,siyasi veya sosyal kurala uymama isteğidir. Buna karşın, bazılarınca çok seslendirilmek istenen kamu söylemli kamu hizmeti verdiğini iddia eden devlet tekelindeki kuruluşlar da özel şirketleri hiçbir kuralı tanımamakla suçlarken, kendi çizgilerinin en az diğerleri kadar bilgilenme özgürlüğünü yok ettiklerini görmemezlikten gelirler. Devlet-hükümet politikalarının daha yalın ve açık savunucusu olmak, açıktır ki kamu hizmeti değil, devlet hizmetidir. Her ikisinde ortak olan anti-özgürlükçü iki yaklaşımdan birsinin seçilmesin zorunlu gibi gösterilmesidir.

Yazarlar: Yusuf Şahiner, Rahmi Yağmur

>> MEDYADA BASKI VE SANSÜR
gulbahar, Son Güncelleme: 07.06.08

İlgili haberler
İlgili Yazılar