Adımlar
Adımlar
1. Levha
"Gölgeler" Ve Romanım Hakkında
Dedi -Ahmet Mithat Efendi'den beri bir takım yazarların yazdığı romanlar, kendi hayatlarıyla dolaysız ilişkili ve bir bakıma yazarının aynası niteliğindedir. Fakat çoğu romancılar da, uzaktan olsun veya olmasın, yaşanmayan, mücerret içtimaî mevzuları işlemişlerdir. "Yaşamayı Deneme"den sonra yayınlanmış ikinci romanınız olan "Gölgeler" de, yukarıda ileri sürdüğümüz gibi yazarının aynası mahiyetinde. Yanılıyor muyum?..
Dedim -Varlık ve oluş, hayat ve ölüm, zaman ve hürriyet, dil ve diyalektik, estetik ve ahlâk, fert ve toplum, imân ve sanat... İnsan "ben"inin temel meselelerinde tecrit terleri dökmemiş ve bu mevzuda has ve hususî bir eda belirtmeyen hiç bir büyük sanatkar gösterilemez. Bu ölçü içinde baktığımız zaman, romancının seçtiği tipler ve anlattığı vak'alar, belirli bir keyfiyetin görünüşüne vesile olan ve hizmet eden unsurlar mahiyetindedir; zamanın mekânda tecelli etmesi gibi... Eğer, şuur seviyesinin her değişiminde gerçeklik seviyesinin de değişmesi ve sanatın görünümlerinin "sıradan varoluş"a nisbetle daha yüksek bir varoluşa karşılık olmasını gözönünde tutarsanız, sanatçı, hamurunu veya çamurunu istediği yerden alabilir; bütün kıymet, ona üflediği ruh ve nefeste... Eserin, yazarının aynası olup olmaması meselesine bu gözle bakınca, işlenen mevzuun yaşanıp yaşanmaması bahsine de açıkIık getirmiş oluyoruz: Meselâ bir adam için, "ne cansız adam!" diyoruz... Kasdımız, onun güçsüzlüğü ve takatsizliği. Bunun gibi, aslında her eser yazarının aynası niteliğinde ve yaşadığı iç âlem düzeninin tertibiyle ilgilidir; o hâlde, yaşanmamışı yazmaktan kasıt, "cansız adam" misâlinde olduğu gibi "keyfiyet" cevherinin yokluğudur... Demek ki onun yaşadığı varoluş gerçeği de, olmayan cevherini varmış gibi gösterme yeltenişi!.. Romanın mahiyeti hakkında Büyük Doğu Mimarı'ndan işaretleyeceğim ölçü, sorunuza başka taraftan bakma imkânı da verecek... Şöyle diyor: "Roman, olurların, olabilirlerin, olamazların, olması özlenenlerin, hattâ olmuş olanlann, mutlaka dinamik vak'alar zinciri içinde, demeti, dizisi, sergisidir. Böyle olunca, aslî mahiyeti bakımından bir oldurma, oluşturma, biçimleme, yakıştırma, tasarlama işi hâlinde meydana çıkıyor ve insandaki eşya ve hâdiseleri murakabe ve öteleri kovalayıcı hayâl gücüne dayanıyor"... Hayâl gücü; buna dikkat... "Görme" istidadının "görülecek şeyle" ortaya çıkması gibi, ruhun merkezî fakültesi ve öncü hayâl, suretlerle görünüyor ve suretlerle etkileniyor... Bunu, dünyanın her ân "tamam" ve hayatın her ân "mümkün" oluşu, romanın ise hayat filminden bir yansıma olması şartıyla birlikte düşünürseniz, romancının "tümevarım" ve "tümdengelim"le yaptığı seçme ve icatlar, sıradan bir varoluşa ait değildir. Yâni hatıra veya başa gelmiş vak'anın kuru anlatımında değil iş; keyfiyette... "Yaşamak" da sadece fiilî davranışa ait değil; ruhî veya fikrî yön, zaten fiilî davranışın muhtevasında da görülüyor. O hâlde, eserin "yazarının aynası" olması meselesi, iç âlem düzenine ve şuuruna ait bir iş. Bu şekilde anlamazsak, saksı resmi yapan bir ressamı saksı gibi görmek gerekir; kısacası, romancı için, malzemenin ne olduğu değil, o malzemenin sağladığı imkân mühimdir... Netice olarak; hâdiseleri idealize edici bir keyfiyet olmadan, yaşanmayan keyfiyetin işlediği malzeme de, "temelsiz", "desteksiz", "cansız" oluyor... Mevzu, ister fert ve isterse toplumla ilgili olsun... Israrla keyfiyetten bahsetmemden anlaşılmalı ki, "fert ve toplum" gibi girift bir mevzuda derinliğine bir fikri olmayan fikir tüysüzünün roman aletiyle üfleyeceği birşey yoktur. Nitekim, sabun ve deterjan reklâmına benzer ödüllendirme ve değerlendirmelerle ortaya çıkanların sırma saçlı olarak vehmettirilen sanat kumaşları, fikir plânından bakınca bütün kelliğiyle görünüyor!.. Adamda mücerret mânâda sanat kumaşı (saf fikir) istidadı yok, sanatın delil ve isbat merdivenlerine ihtiyaçsızlığından istifade, bu hürriyeti, kütlüğün avantajı olarak kullanıyor!.. Bu çerçeve içinde, özellikle solun köpürttüğü bir gözbağcılığa misâl vereyim: Anlatırken, "ben geliyorum!" diyeceğine, "ben var gelmek eylemi!" dercesine bir cehdle bütün gücünü cümleyi çarpıtma ve klişe tertibine verince, bunun adı "kendine has bir dil ve estetik" oluşturmak (!)... Oysa iş, satırlar arasına kıvrılan fikir edasında ve "estetik'le "dil", bu edayı temin eden görünüşte; yâni keyfiyet davası, kuru kabuk değil... Fikirde "diyalektik" ne ise, romanda da "estetik" o; bir odadan içeri seke seke giren adamın "orijinalliği" cinsinden çocukluklara "yeni dil" ve "estetik" oluşturmak gözüyle bakılıyorsa o başka!..
Dedi -Sizce, edebiyatın kendi içerisinde önemli bir şubesi olan "roman" nedir ve nasıl bir fonksiyon yüklüyorsunuz bu sanat dalına?..
Dedim -Bizim malik olduğumuz ölçü içinde söylersem, büyük fikir adamı ve sanatçı, mensub olduğu keyfiyet göğünde kanat açacak yavruları besleyen bir anadır; eser bunun için ve haysiyeti böyle olmalı!.. Yukarıdaki sorunuza da değinecek şekilde sanatçının bir toplumda neyi ifade ettiğini belirtirsek, buna nisbetle romana yüklenen fonksiyon da görünür ki şu: Görünmez şeffaf perdelerle birbirinden ayrılıkları içinde, insan keyfiyetinin birleştiriciliğinde bir, bir dünyada ayrı dünyaları yaşayanların hepsini birden kuşatıcı, dünyaların eğilimlerini keşfeden yönlendirici bir sanat kumaşı... Eğer sanatçının psikolojik tahlilini yapmak veya eserden onun psikolojisini hecelemek şeklinde, yahut da "bu eser nasıl bir hayat yumağından çıktı?" tarzında bir yaklaşımla "yaşama"dan sözedilirse, belirttiğim ölçüler niyetiyle veriler toplanır, değerlendirilir... Meselâ, sanatçı kumaşını ele veren çarpıcı misâllerden biri, bir Alman dergisinden nakil olarak Milliyette yayınlandı: "Boks, şairlerin ve romancıların sporudur!"... Ve sayıyor; Ernest Hemingway, Brecht, Jack London, Bernard Shaw, Lord Byron ve daha niceleri... Hayâlden hakikate, hayattan ölüme, korkudan zafer duygusu ve tutkusuna, zamanı bir başka yaşamaktan iradeye, heplikten hiçliğe, tribünlerdeki kalabalıktan kendi yalnızlığına, daha neye ve neye kadar, sanatçıyı bu uçlar ve yalnız başınalığın en keskin alanına çeken nedir?.. Söyledik bile: Sanatçı, uçlar adamı ve "kendinde obje" mihrakından seslenen insandır; "kendinde adam"... Böyle bir kumaşın iç âlem tertibi peşindeki gayesini, İslâm estetik idrakinin temel taşıyla yani "doğrunun olmadığı yerde güzel de yoktur!" idrakinin içinde düşünürsek, nihâyetinde “Allah'ı arama işi” bulunan bir rolle karşılaşırız; gayesi Allah'ı aramak olan bir iç âlem düzeni peşindeki tertibi gösteren roman!.. Bu işin nasıl bir keyfiyet istediğine misâl olsun diye, "Gölgeler" romanında malzemeyi özellikle göstere göstere verdim; iş unsurda değil, terkib'de ve keyfiyetin görünüşü için... Hâdiseleri idealize etme davası. Buraya kadar anlatılanlardan romana nasıl bir rol yüklediğim anlaşılıyor; çerezlik ve eğlencelik değil, mensub olduğum dünya görüşünün roman âletinden üflenişi... Kendi diyalektiğimiz, roman mevzuuna nasıl yaklaştığımın rengini verir.
Yazar: Salih Mirzabeyoğlu
|