AnasayfaspaceHaberlerspaceForumspaceYazılarspaceBilgilerspaceSitemapspace
BulunduÄŸunuz bölüm:   Anasayfa / Yararlı Bilgiler / Sanat


Roman Ve Tarihi Roman Kavramları Üzerine
Roman Ve Tarihi Roman Kavramları Üzerine

Genel DeÄŸerlendirme 

1. Roman Kavramı


"Roman", bizim edebiyatımızda yeni bir kavram olarak kendini 19. yüzyılda göstermektedir. Şüphesiz ki, önceki yüzyıllarda, hatta 10. yüzyıldan önceki devirlerde -günümüz roman tekniklerinden uzak görülse bile- de Türk kültürünün kendine özgü romanları bulunmakta idi. EÄŸer romanları, esas itibariyle tahkiyeye dayalı eserler olarak görüyorsak, o zaman eski Türk destanları baÅŸta olmak üzere, Dede Korkut Hikâyeleri'ni, halk hikâyelerini, halk masallarını, hatta mesnevi türünde yazılmış manzum hikâyeleri de birer roman olarak kabul etmek mümkündür. Yalnız, bu tür tahkiyeli eserlerimizin önemli bir bölümünde görülen bazı özellikler, günümüz romanlarının kabul görmüş genel özelliklerine ters düşmektedir. Her ÅŸeyden önce günümüz romanlarında istenen birinci özellik, "yaÅŸanmış, görülmüş ya da yaÅŸanabilir, görülebilir olay ve kahramanların varlığıdır. İşte, bu sebeple, Türk kültüründe oluÅŸmuÅŸ tahkiyeye dayalı eski eserleri roman olarak kabul etmek zorlaÅŸmaktadır.

Batı tarzında yazılmış ilk roman olarak kabul ettiÄŸimiz İntibah'tan baÅŸlamak üzere Yeni Türk Edebiyatı sahasında oluÅŸturulmuÅŸ romanların tamamının ele aldığı olay ve konulardaki "yaÅŸanmış, yaÅŸanabilir" olma durumu, eserlerin roman olmasını saÄŸlayan birinci özelliktir. Yalnız, bir eserin, roman ya da kalıcı roman olması için tek başına bu özellik de yeterli sayılamaz. Çünkü, romanlarda ele alınan olay ve kahramanların yaÅŸanmış ya da yaÅŸanabilir olmasının yanında baÅŸka özelliklerin de romanlarda bulunması gerekmektedir. Bu durumda, roman yazarının dil, üslûp ve kurgu oluÅŸturma yeteneÄŸi ön plâna çıkmaktadır. Ayrıca, romanın kalıcığını saÄŸlayan bir baÅŸka özellik de, yazarın romanında evrensel nitelikte olay ve kahramanlara da önem vermesidir.

Bu açıklamalardan sonra, roman kavramı ve roman yazarının nitelikleriyle ilgili olarak ortaya konmuş şu tanımlara göz atmamızda yarar bulunmaktadır:

“Roman; insanların baÅŸlarından geçen veya geçebilir kanısını uyandıran olayları yer ve zaman bildirerek anlatan uzun yazı; yaÅŸanmış ya da tasarlanmış uzun ve birbirine baÄŸlı birçok olayı bir temel düşünce çerçevesinde toplaya-rak anlatan edebî eser; bir bakıma büyük hikâye; olaÄŸanı, olmuÅŸ gösterme sanatıdır.

...

Roman; bir hayatı, hayatın akışını deÄŸiÅŸtiren büyük olayları ayrıntılarıyla hikâye eden bir edebiyat türü; yazarın hayal gücü, sanatı ve bilimiyle yaratılmış bir hayattır. Roman türü; baÅŸtan geçenleri, tutkuları, karakterleri, insanlık tarihinin büyük olaylarını, insanı ilgilendiren her türlü konuyu iÅŸleyebilecek niteliktedir. İnsan, dünya ve bütün evren romanın konusu olabilir.” (KaraalioÄŸlu, 1983:9/11)

Romancı, her kalıba girebilen adamdır. Roman yazarı; bir tek duygunun, bir tek tutkunun adamı ise, kendisininki-lere karşıt, yabancı olan duygulara, tutkulara, inançlara, hayalen olsun katılmıyorsa, gerçekten romancı sayılamaz. İnsanları iyi ve kötü, ezen ve ezilen vb. ikiye ayırıp tasvire kalkan, açıkça bir tarafı tutan, yani kendi inancından olanları iyi, olmayanları kötü diye gösteren romancı, iyi eser veremez.” (KaraalioÄŸlu, 1983:14-15)

“Kültür noksanlığı Türk romancısının ilk dikkati çeken özelliÄŸidir. Roman, hayatı ve insanı bütünlüğü ve derinliÄŸi ile kavrar. öyleyse romancı da hayatı bütünüyle kavrayabilecek bir durumda olmalıdır. Elbette kültür tek başına yeterli deÄŸildir. Romancıda kültür; sezgi, dikkat, dil ÅŸuuru ve üslûpla birleÅŸmelidir. Romancı; hayat, insan, din, cemiyet üzerinde düşünmelidir. Sadece gözlem, yeterli olamaz.” (BakırcıoÄŸlu, 1986:31-32)

“Roman; edebiyatımızda ÅŸiirden farklı olarak köklü bir geleneÄŸi olmayan, Batı’dan aldığımız bir türdür. Son yılların verileri yazarlarımızın Türk romanını bu türün vatanı olan Batı’daki düzeye ulaÅŸtırdıklarını kanıtlamaktadır.” (Aytaç, 1990: 59)

"Hangi dilden olduÄŸu münakaÅŸalı olmakla beraber, roman denilen kelime, dünya dillerine, nerede ise yerleÅŸti. Çingenelerin veya gezginlerin, Roman dillerinden birinde anlattığı serüvenlerin genel adı deÄŸil, bir edebî türün adı artık roman... " (Tural, 2000:14) *

“Roman sanatı, iki ana fon üzerinde kahramanların iliÅŸkilerinin geliÅŸtiÄŸi bir sanat türüdür. Bunlardan birincisi, kiÅŸiden baÅŸlayarak en dışa doÄŸru bir toplum iliÅŸkileri orta-mıdır. İkincisi ise, romanın içinde geçtiÄŸi mekân fonudur. Roman; bir toplumunu nabzını tutan, onun ruhunu, geliÅŸme-sini ve kalp atışlarını ölçen kompleks bir edebî türdür.” (Yalçın, 1997:5)

"Cumhuriyet Devri Türk Romanı’nın bir baÅŸka mesele-si, tenkidin yeterince geliÅŸmemiÅŸ olmasıdır. Bu yüzden, bu dönem gazete ve dergilerinde genellikle aktüel - politik düşünceleri temsil eden popüler kitaplar ilgi görmüş; hatta bunlar baÅŸarılı romanlar olarak takdim edilmiÅŸlerdir. Romanımızın en önemli meselelerinden biri de bakış açılarının, deÄŸer yargılarının henüz oturmamış olmasıdır. Bu, normaldir. Çünkü, deÄŸer yargıları, belli bir zaman dilimi içinde tartışılarak oturtulabilir. Ancak, Cumhuriyet Dönemi’ni kendi içinde sınırlandırırken de bazı problemler ortaya çıkmaktadır.” (Yalçın, 1997:9-10)



2. ROman Ve Gerçeklik

İncelememizin ikinci bölümünde, romanlardaki belgesellik özelliklerini ortaya koyarken ‘gerçekçilik’ ilkesinden de ayrılmamaya özen gösterdik.

“Gerçekçilik... Realizm, sosyal realizm gibi isimlerde verilen bu gerçekçilik anlayışı bizim romanımızda bir zenginlik ve derinlik unsuru olmamıştır. Hayatın gerçeÄŸi ile sanatın gerçeÄŸi farklı olmalıdır. ... Bizim romanımızda gerçekçilik fikri, romanın akışına da bitiÅŸine de gerçeÄŸe uygun ve akla yakın bir çözüm getirme düşüncesindedir. Halbuki, büyük eserler gösteriyor ki, bazı ÅŸeyler okuyucunun hayal gücüne bırakılmalıdır.” (BakırcıoÄŸlu, 1986:34)

Romanların belgesellik özelliklerini yansıtırken dikkat ettiÄŸimiz en önemli noktalardan biri de; dönemin olaylarını yaÅŸayan ünlü kiÅŸilerin anı kitaplarına, dönemle ilgili yayımlanmış incelemelere ve resmî raporlara ve belgelere müracaat ederek romanda ele alınan olay ve kiÅŸilerle, yaÅŸanan gerçekler arasında karşılaÅŸtırmalar yapmaktır. Bizi böyle bir çalışmaya zorlayan ana sebep, günümüze kadar getirilen roman eleÅŸtirileri ve deÄŸerlendirmeleri alanındaki yanlış yöntemleri görmemizdir. Nitekim, Prof. Dr. Gürsel AYTAÇ, konuyla ilgili ifadeleri de bize yol göstermiÅŸtir:

“Edebiyat eleÅŸtirisi alanında durum yetersizin de gerisinde bir görünüm içindedir. Batılı eserlerde biçim, teknik ve kalite bakımından boy ölçüşecek düzeye ulaÅŸmış edebî eserlerimiz varken, bunların bilimsel deÄŸerlendiriliÅŸinde ne yazık ki, çok gerilerdeyiz. Her bilimsel araÅŸtırmada olduÄŸu gibi edebiyat incelemelerinde de yürütülen fikirler, varılan sonuçlar hep belgelere dayandırılmak zorundadır. Oysa, bizde yaygın olan tarz, ispatlama gereÄŸini duymaksızın kabalama yargılar sıralamaktır.” (Aytaç, 1990:11)

Bu ÅŸekilde inceleme alanına giren romanlarımızdaki belgesellik özel-liklerini tespit etmede daha nesnel, gerçekçi yorumlar yapma imkânını yakalamış olduk.


Gerçek Nedir?


Roman Gerçeği Nedir?


Belgesel Roman nedir?


Tarihî Roman Nedir?




Gerçek Nedir?

Biz elbette bunun için felsefi bir gerçekliÄŸin peÅŸine düşmeyeceÄŸiz. Çünkü gerçeÄŸin felsefi tartışmaları yüzyıllardır sürdürülmektedir. Sanat ve estetiÄŸin dayandığın en temel bakış açısı, farklılıklarının teması da bu felsefî gerçeklik tartışmalarına dayanmaktadır. Edebî akımların hemen tamamına yakın kısmı, kaynağını bu felsefi tartışmalardan alarak sanat anlayışlarının özünü oluÅŸturmuÅŸlardır.

Romanda kullanılan, sanatçının dünyasından çıkan, toplumun bir tarihi döneminden veya sosyal olayından kaynaklanan gerçek, romancı ya da başkaları tarafından yaşanmış ve yaşandığı belgelenmiş olaylardır. Bu belgelenmiş olaylara dayanan romanların ise kendi içinde geniş tanımları bulunmaktadır.

Bunlardan hatıra türüne yakın olanlara hatıra, biyografi ve otobiyografiden farklı olarak, “biyografik” veya “otobiyografik” roman adını vermekteyiz.

Sosyal olayların derinlemesine oluÅŸtuÄŸu, çevre ve zamana sadık kalınarak anlatılan olayların, sosyolojik rapor ve analizlere dayanmayan kısmı da romanın kendi alanına girmektedir. Dolayısıyla roman, roman sanatında gerçeklik, kavramının çok dikkatli deÄŸerlendirilmesi ve sınırlılıklarının belirlenmesi gerekmektedir. Özellikle bu konunun daha çok Sanayi Devrimi’nden sonra Fransa’da tartışılmaya baÅŸladığı ve iki yüz yıllık bir süre içinde İngiltere, Almanya, Rusya ve Amerika’da farklı boyutlarda temsil edildiÄŸi görülmektedir. Buna göre roman, hayatın içinden çıkmalıdır. Hayatın içinden çıkan unsurların romancının ciddi araÅŸtırmaları sonucunda bir analizine dayanmalıdır. Burada tartışılması gereken önemli nokta gerçekle roman gerçeÄŸi arasındaki farktır.



b. Roman gerçeği nedir?

Roman gerçeÄŸi, roman dilinde yaygın olarak “fiction” olarak adlandırılmaktadır. Bu kelimeyi dilimize romancının hayatın gerçeklerinden aldığı veya hayatın gerçeklerine benzettiÄŸi roman olarak aktarabiliriz. Bu ister gerçeÄŸe yakınlık planında olsun, isterse gerçeÄŸin tam içinde deÄŸerlendirilsin sanatçının gerçeÄŸi olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü bir bakış açısını da beraberinde getirmektedir. Romancı, gerçeÄŸi ne kadar yakından izlediÄŸini gözlemlediÄŸini söylerse söylesin, objektif olabilme becerisi sınırlıdır. Bu konuda Anatole France, “Objektif sanat olmadığı gibi objektif tenkitte olamaz.” derken insanların birbirlerinden anlama ve algılama farklılıklarını ön plana çıkarmaktadır. Yani ister tarihî gerçek olsun, isterse sosyal gerçek olsun farklı yazarlar tarafından nasıl farklı deÄŸerlendirilebiliyorsa, romanda da bu ölçü estetik sanat plânında daha da esnemektedir.

Burada roman sanatına edebi sanatların bakış farklılıklarından örnekler verebiliriz. Romantizmin en büyük ustalarından kabul edilen Victor Hugo’ nun Sefiller romanı kendi içinde, olayların akışı bakımından tamamen hayatın gerçeklerine uygun bir romandır. Oysa bu roman romantizmin en büyük eseri olarak bilinmektedir. Çünkü romanda sanatçının bakış açısı, hayatın gerçeklerinin ve insanın acılarının kaynağının, toplumun peÅŸin ön yargılarından kaynaklandığı tezini savunmaktadır. Emil Zola’nın Meyhane isimli romanı da Paris’in kenar mahallelerinden gözlem sonucu derlenmiÅŸ bir gerçeÄŸi ifade etmesine raÄŸmen yazarın topladığı gözlemlerinin tıp bilimin bazı verileri ile desteklenerek âdeta genetik bir kaderciliÄŸe doÄŸru yöneldiÄŸini görürüz. Bu roman da realist ve natüralist roman anlayışlarının tipik örneklerinden sayılmaktadır. Her iki romanda da gerçeklik vardır. Her iki roman da yazarlarının gözlemleri sonucunda elde edilen bilgilere dayanmaktadır. Oysa aralarındaki temel farklılık yazarlarının gözlemlerinden, kültürlerinden, algılama güçlerinden kaynaklanan farklılıklar taşımaktadırlar. Biz buna fiction, yani romanın gerçeÄŸi adını vermekteyiz.

Bu noktada artık romanın hayatın aynısı olup olmadığı değil, romancının hayatın aynısı olan durumu veya kendi bulduğu hayatın benzeri bir gerçeği nasıl değerlendirmesi önem kazanmaktadır. Bizim tezimizdeki bakış açısını oluşturan ana eksen de işte bu noktadır.



c. Belgesel Roman kavramına gelince;

Belgesel roman, roman sanatının 19. yüzyılın ikinci yarısında gösterdiği gelişmelere dayalı olarak realizm akımının bakış ve değerlendirmelerinden kaynaklanmıştır. Bilindiği gibi realizm akımı gözlem, araştırma ve zamanın kozmik zamana uyumuna büyük önem vermekteydi., Bu üçlünün yorumlandığı en titiz nokta ise hiç kuşkusuz ki gittikçe romanı rapor ve ropörtaj gerçeğine yaklaştırdı. 20. yüzyılın ilk yarısında eserlerini veren iki Fransız romancısı Duranty ve Fleury gerçek romanın hayatın gözlem ve araştırılması sonucu ortaya çıkan raporlar ve ropörtajlar olduğunu kabul ettiler. Belgesel roman anlayışı da bundan kaynaklandı. Belgesel roman; tamamen gözlem, araştırma ve ciddi bir ön hazırlık sonucu, bir olayın veya bazı değerlerin derinlemesine incelenmesine dayanmaktadır. Bizde köy gerçeği anlayışının dayandığı ana düşünce işte bu gereçelere dayanmaktadır. Köyü bir fotoğraf makinesi çıplaklığı ile sergilemenin gerçek roman olacağı düşüncesi de işte bu anlayışın benimseymesi sonucuydu. (Tanpınar, Bizde Roman Edebiyat Üzerine Makaleler)

Günümüzde de bütün canlılığı ile varlığını sürdüren bu tür zaman zaman ciddî tartışmaları da erasberinde getirmektedir. 1980’li yıllarda yayımlanan Gamileu isimli romanın papalık arÅŸivinden derlenen belgelere dayalı olarak Galile’nin hayatına tamamen yeni bir boyut kazandırması, Umberto Eco’nun Gülün Adı isimli romanı Orta ÇaÄŸ manastır hayatı üzerinde çok ciddî araÅŸtırmaların sonucu olan belgesel roman özelliÄŸi taşımaktadır.

Belgesel romanlarda gördüğümüz bir özellik de yazarın olayların akışına bazı roman kahramanları yerleÅŸtirdiÄŸi tekniktir ki, bu tarz romanlara yarı belgesel roman adını vermekteyiz. Yakup Kadri KaraosmanoÄŸlu’nun Hüküm Gecesi isimli romanı bunun en tipik örneklerinden biridir. Romanda olayların kahramanı olan Ahmet Kerim bir roman kahramanıdır. Sevgilisi ve sevgilisi ile iliÅŸkileri de yine romancının muhayyilesinin ürünüdür. Oysa romandaki diÄŸer bütün kahramanlar bir dönemin tarihinin içinde yaÅŸamış ve ona yön vermiÅŸlerdir. Bu yüzdendir ki Hüküm Gecesi, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni anlatan bir çok tarihçi tarafından kaynak olarak gösterilmektedir.

Günümüzde bu konunun en tipik yazarları arasında Alev Alatlı’yı sayabiliriz. Alatlı’nın romanlarının hemen tamamında ciddî sosyolojik analizler ve sosyal raporlar bulunmaktadır.

Bizim burada ele alacağımız ana tema elbette tezimizdeki birçok olayın yukarda sınırlılıklarını çizdiğimiz ölçülere uygun olduğu yönündedir. Yani bir kısmı sanatçının muhayyilesinden çıkmış tamamen fiktif unsurlar taşırken, bir kısmı yakın tarihimizin belgeleri niteliği taşımaktadır. İncelediğimiz romanların bir kısmı da doğrudan belgesel olma özelliği taşımaktadır. Nitekim bu romanların ya önsözlerinde ya da romanın içinde anlatılan olaylarda yazarların zaman zaman dip notlar kullandıklarını görmekteyiz.

ç. Tarihî Roman Kavramı ise:

Daha farklı ve yine sınırlılıkları kesinlikle tespit edilemeyen bir roman tekniÄŸidir. Aslında hangi romanın tarihi, hangi romanın tarihi olmadığı konusunda yapılan tanımlamalar bazı eksiklikleri içinde taşımaktadır. Genel olarak yazarının yaÅŸamadığı dönemi içine alan romanların tarihi roman olarak adlandırılması benimsenmiÅŸ gibi görünse de bu da tarihî romanları tam olarak tanımlayamamaktadır.

Tarihi romanla ilgi batılı edebiyat tarihçilerinin de kesin bir tanım ve sınırlandırması bulunmamaktadır. Ancak bu konuda yazılmış olan örneklerden yola çıkarak sınırlılığı belirlemeyi uygun görmüşlerdir. BildiÄŸimiz ilk ve baÅŸarılı tarihi roman yazanı olarak Sir Walter Scott’un romanlarının teknik yapısı, tarihî roman kavramına açıklık getirdiÄŸini söyleyebiliriz. Bu sınırlılıklar romanın içinde geçtiÄŸi arka fonunu tarihî bir dönemin bütün özelliklerini taşıyor olması, dili ve teknik yapısı ile kahramanların tutum ve davranışlarının bu dönemin özelliklerine sahip olması romanın tarihî olup olmadığını belirlemektedir.

Bu anlayıştan yola çıktığımız zaman Aleksanr Dumas Fils’in Üç Silâhşörler isimli romanı da tarihi roman anlayışının teknik özelliklerini eksiksiz taşıyan romanlardan olduÄŸunu söyleyebiliriz.

Biz tezimizde daha çok yazarı tarafından yaÅŸanmamış dönemlerin anlatıldığı romanları tarihi roman sınırlılığı içinde deÄŸerlendirdik. Teknik yapı özellikleri ile ilgili olarak da yukarda saydığımız ana çizgileri romanın baÅŸarısında deÄŸerlendirmeye tâbi tuttuk.



3. Romanda Biçim, Kurgu ve Üslüp

Günümüze kadar roman incelemelerinde süregelen genel anlayışta biçim, kurgu ve üslûp özelliklerine fazla dikkat edilmediÄŸi bilinen bir gerçektir. Roman incelemelerinde, daha çok romandan çıkarılması gereken mesaj üzerinde durulması, yazar tarafından okuyucuya sorunlarla ilgili çözüm yollarının verilmek istenmesi romanların daha etkili deÄŸerlendirilmesine fırsat vermez. Bu gerçek ışığında, romanların inceleme ve deÄŸerlendirilmesinde; özellikle biçim, kurgu ve üslûp özelliklerine önem vermeye çalıştık.

“ ‘Üslûp’ konusu da kalıplaÅŸmış bir iki yargıyla (‘duru, berrak, anlaşılır bir üslûp’ gibi) ve çoÄŸu kez öz Türkçe mi, Osmanlıca mı yazıldığının tespitiyle geçiÅŸtirilmektedir.” (Aytaç, 1990: 23)

yargısına katılmamak da mümkün değildir.

Üslûp ile ilgili söylenen aÅŸağıdaki ifadeler de, incelememiz sırasında bize yol gösteren önemli açıklamalardır.

“... Yazarın söz konusu eserdeki dil özellikleri, dar anlamda üslûbunu belirler. ‘Dil’ incelemesinde üzerinde durulacak en küçük birimi, ‘kelime’ dir. Bir romanda karşılaÅŸtığımız kelimelerin düzeyi, üslûp düzeyini (stilebene) ortaya koyar. Halkın günlük konuÅŸma dilinden (Umgangssp-rache) kelimelerin çoÄŸunlukla olduÄŸu metinlerde aÅŸağı üslûp düzeyi (Niedrige Stilebene), ÅŸehirli aydın sınıfın kullandığı dili esas olan metinlerde yüksek üslûp düzeyinden (Gehobene Stilebene) söz edilir.

Yazarın yabancı kelimelere, ihtisas dallarının özel terimlerine yer verip vermediÄŸi de üzerinde durulacak bir üslûp özelliÄŸidir. Keza, romancının iÅŸlediÄŸi konuyla, sosyal çevreyle iliÅŸkili olarak sosyal sınıf diline yaklaÅŸmayı deneyip denemeyiÅŸi de bir üslûp sorunudur.

Üslûp incelemesinde kelimeyle sınırlı kalmayıp cümle yapısına geçilir, cümle çeÅŸitleri üzerinde durulabilir. Ayrıca, retorik figürler denen söz sanatlarından hangilerinin uygu-landığını saptamak, eserin üslûp incelemesinde önemlidir.” (Aytaç, 1990:26)

"Bir edebî eserin, zaman karşısında en dayanıksız yanı ve yönü dil unsurudur. Çünkü dillerde, fiiller dışında kalan unsurlar deÄŸiÅŸmeye çok açıktır. Edebiyat eseri ise, isimler ve kavramların meydana getirdiÄŸi, büyük ölçüde örtülenmiÅŸ (mecaz, metafor) ifade parçalarıdır. ... Gerek konuÅŸma unsurlarının bulunduÄŸu ifadelerde (karşılıklı konuÅŸma, iç diyalog), gerekse bunların dışında kalan cümlelerde, mahallî kelime kullanımının ön plâna çıktığı eserler, kendini peÅŸinen mahkûm etmiÅŸtir; edebî dil, edebî zevke hitab etmek ve ortak paydayı bu anlamda temsil etmek zorundadır." (Tural, 2000: 21-22)



4. 1928 - 1946 Yıllarını Konu Edinen Romanların Sınıflandırma Denemesi

O devirde bizzat yaşayanların yazdıkları romanlar.
Åžahidi olunmadığı için tarihî sayılacak romanlar
Belgesel nitelikli romanlar 

Gazete haberi, resmî yazışma ve hatıratlardan iktibas yapılarak oluÅŸturulan romanlar
"Tarihî roman terimi iki uçludur. Bir uçta tarih, diÄŸerinde ise roman yer alır. Bu iki ucu birleÅŸtiren unsur, aynı zamanda onları ayırmıştır da." (DoÄŸan, 2000:140) *

“Konusunu tarihî ÅŸahsiyetlerden ya da tarihî olaylardan alan, tarih gerçekliÄŸini, düzmece (fiktiv) olayların yaratılmasında kullanan roman çeÅŸidi.” ne Tarihî Roman denir.

İnceleme alanımız içinde ele alınan romanlardan Yüzbaşı Celâl, İhtiyat Zabiti, Silâh ArkadaÅŸları, Cephe Gerisi, Ankara Ekspresi, Yaban, Ankara, Türk Yıldızı Emine, DaÄŸları Bekleyen Kız vb. tarihî roman özelliklerini taşımaktadır. Türk romanının geliÅŸiminde tarihî romanlarımızın şüphesiz, ayrı bir yeri vardır. Edebiyatımızda daha çok Selçuklu ve Osmanlı tarihini konu alan romanlarımızla (Mustafa Necati SEPETÇİOÄžLU, Abdullah Ziya KOZANOÄžLU, OÄŸuz ÖZDEÅž’in romanları bu grup içindedir.) birlikte 20’nci yüzyıl Türk tarihini konu alan romanlarımızın sayısı da oldukça fazladır. Yakın Türk tarihini konu olarak seçen Türk romanlarını da kendi içinde dönemlerine göre sınıflandırmak mümkündür. Bu sınıflandırmada dikkat edilen ölçü ise, genellikle sosyal ve siyasal hareketler ile savaÅŸlar kendini göstermektedir. Önceleri kurgu ve entrik unsurlar yönüyle pek baÅŸarılı tarihî romanlar oluÅŸturulamazken, özellikle 1950’li yıllardan sonra, bu türde çok baÅŸarılı örneklerin yazıldığı görülmektedir. Tarık BUÄžRA’nın Küçük AÄŸa, Kemal TAHİR’in Yorgun Savaşçı adlı romanları bunlara örnek olarak gösterilebilir.


20’nci yüzyıl Tarihî Türk Romanları’nı konularına göre, ÅŸu ÅŸekilde tasnif etmek mümkündür:

1. Osmanlı’nın son döneminin sosyal ve siyasal olaylarını anlatan tarihî Türk romanları.

a. MeÅŸrutiyet’in ilânı ve İttihat Terakki taraftarları ve mualifleri-nin sosyal ve siyasal faaliyetleri ve hayatlarını anlatan tarihî Türk romanları. (Sinekli Bakkal, Üç İstanbul ...)

b. Batı hayat tarzını anlatan tarihî Türk romanları. (Yanlış BatılılaÅŸma’yı yansıtan Sözde Kızlar, Fatih Harbiye, Sodom ve Gomore, Kiralık Konak, Yaprak Dökümü ...)

c. SavaÅŸ zenginlerini anlatan tarihî Türk romanları. (Harp Zengininin Kızı ve Kasa Hırsızları, Cephe Gerisi, kısmen Ankara ...)

2. SavaÅŸları konu alan tarihî Türk romanları.

a. Birinci Dünya Savaşı’nı anlatan tarihî Türk romanları. (Yüzbaşı Celâl, İhtiyat Zabiti, Cephe Gerisi ...)

b. Millî Mücadele Dönemi’ni anlatan tarihî Türk romanları. (Yaban, Küçük AÄŸa, Silâh ArkadaÅŸları, Türk Yıldızı Emine, kısmen Ankara ve Tek Çarık Yüzbaşı ...)

c. İkinci Dünya Savaşı’nı anlatan romanlar. (Ankara Ekspresi)

ç. Kore SavaÅŸları’nı anlatan romanlar. (İnceleme alanı dışındadır.)

d. Kıbrıs Barış Harekâtı’nı anlatan romanlar. (İnceleme alanı dışındadır.)

e. İsyanları anlatan romanlar. (AÄŸrı’daki Kürt İsyanını konu alan DaÄŸları Bekleyen Kız)

3. Çok partili hayata geçiÅŸten sonraki sosyal ve siyasal olayları anlatan tarihî Türk romanları. (İnceleme alanı dışındadır.)

4. Askerî darbeleri (ihtilâlleri) anlatan tarihî Türk romanları. (İnceleme alanı dışındadır.)

5. Sosyal sınıf farklılığı ve siyasal ayırımcılığı anlatan tarihî Türk romanları. Bu türe saÄŸ-sol çatışması, işçi hareketleri vb. sosyal hareketler girmektedir. (İnceleme alanı dışındadır.)



Tarihî romanımız ve romancılarımız üzerine ortaya koyduÄŸu tespit-leriyle inceleme alanımıza ışık tutan Prof. Dr. Alemdar YALÇIN’ın aÅŸağıdaki ifadeleri de dikkat çekicidir:

“... Zengin bir tarihî mirasa sahip olan Türk romancısı, bu tarihî mirasa bir sanatçı titizliÄŸi ile yaklaÅŸarak, onun enine boyuna muhasebesini yapan, oradan yüksek sosyal, kültürel ve insanî deÄŸerlere yükselen büyük tarihî romanlar yazamamıştır. Bunu bir bakıma normal karşılayabiliriz. Çünkü edebiyatçımızı Batı’dan, önce trajediyi öğrenmiÅŸ ve bu sahada eser vermek istemiÅŸtir. Tarihî roman anlayışı ise sonradan (1920) benimsenip yayılmaya baÅŸlamıştır.”


gulbahar, 30.10.07


Konu ile ilgili haberler