kEditor - Yararlı Bilgiler / Sanat / Roman Ve Tarihi Roman Kavramları Üzerine

http://www.keditor.com/bilgi_sanat_111.html


Bulunduğunuz bölüm:   Anasayfa / Yararlı Bilgiler / Sanat

Roman Ve Tarihi Roman Kavramları Üzerine


Roman Ve Tarihi Roman Kavramları Üzerine

Genel Değerlendirme 

1. Roman Kavramı


"Roman", bizim edebiyatımızda yeni bir kavram olarak kendini 19. yüzyılda göstermektedir. Şüphesiz ki, önceki yüzyıllarda, hatta 10. yüzyıldan önceki devirlerde -günümüz roman tekniklerinden uzak görülse bile- de Türk kültürünün kendine özgü romanları bulunmakta idi. Eğer romanları, esas itibariyle tahkiyeye dayalı eserler olarak görüyorsak, o zaman eski Türk destanları başta olmak üzere, Dede Korkut Hikâyeleri'ni, halk hikâyelerini, halk masallarını, hatta mesnevi türünde yazılmış manzum hikâyeleri de birer roman olarak kabul etmek mümkündür. Yalnız, bu tür tahkiyeli eserlerimizin önemli bir bölümünde görülen bazı özellikler, günümüz romanlarının kabul görmüş genel özelliklerine ters düşmektedir. Her şeyden önce günümüz romanlarında istenen birinci özellik, "yaşanmış, görülmüş ya da yaşanabilir, görülebilir olay ve kahramanların varlığıdır. İşte, bu sebeple, Türk kültüründe oluşmuş tahkiyeye dayalı eski eserleri roman olarak kabul etmek zorlaşmaktadır.

Batı tarzında yazılmış ilk roman olarak kabul ettiğimiz İntibah'tan başlamak üzere Yeni Türk Edebiyatı sahasında oluşturulmuş romanların tamamının ele aldığı olay ve konulardaki "yaşanmış, yaşanabilir" olma durumu, eserlerin roman olmasını sağlayan birinci özelliktir. Yalnız, bir eserin, roman ya da kalıcı roman olması için tek başına bu özellik de yeterli sayılamaz. Çünkü, romanlarda ele alınan olay ve kahramanların yaşanmış ya da yaşanabilir olmasının yanında başka özelliklerin de romanlarda bulunması gerekmektedir. Bu durumda, roman yazarının dil, üslûp ve kurgu oluşturma yeteneği ön plâna çıkmaktadır. Ayrıca, romanın kalıcığını sağlayan bir başka özellik de, yazarın romanında evrensel nitelikte olay ve kahramanlara da önem vermesidir.

Bu açıklamalardan sonra, roman kavramı ve roman yazarının nitelikleriyle ilgili olarak ortaya konmuş şu tanımlara göz atmamızda yarar bulunmaktadır:

“Roman; insanların başlarından geçen veya geçebilir kanısını uyandıran olayları yer ve zaman bildirerek anlatan uzun yazı; yaşanmış ya da tasarlanmış uzun ve birbirine bağlı birçok olayı bir temel düşünce çerçevesinde toplaya-rak anlatan edebî eser; bir bakıma büyük hikâye; olağanı, olmuş gösterme sanatıdır.

...

Roman; bir hayatı, hayatın akışını değiştiren büyük olayları ayrıntılarıyla hikâye eden bir edebiyat türü; yazarın hayal gücü, sanatı ve bilimiyle yaratılmış bir hayattır. Roman türü; baştan geçenleri, tutkuları, karakterleri, insanlık tarihinin büyük olaylarını, insanı ilgilendiren her türlü konuyu işleyebilecek niteliktedir. İnsan, dünya ve bütün evren romanın konusu olabilir.” (Karaalioğlu, 1983:9/11)

Romancı, her kalıba girebilen adamdır. Roman yazarı; bir tek duygunun, bir tek tutkunun adamı ise, kendisininki-lere karşıt, yabancı olan duygulara, tutkulara, inançlara, hayalen olsun katılmıyorsa, gerçekten romancı sayılamaz. İnsanları iyi ve kötü, ezen ve ezilen vb. ikiye ayırıp tasvire kalkan, açıkça bir tarafı tutan, yani kendi inancından olanları iyi, olmayanları kötü diye gösteren romancı, iyi eser veremez.” (Karaalioğlu, 1983:14-15)

“Kültür noksanlığı Türk romancısının ilk dikkati çeken özelliğidir. Roman, hayatı ve insanı bütünlüğü ve derinliği ile kavrar. öyleyse romancı da hayatı bütünüyle kavrayabilecek bir durumda olmalıdır. Elbette kültür tek başına yeterli değildir. Romancıda kültür; sezgi, dikkat, dil şuuru ve üslûpla birleşmelidir. Romancı; hayat, insan, din, cemiyet üzerinde düşünmelidir. Sadece gözlem, yeterli olamaz.” (Bakırcıoğlu, 1986:31-32)

“Roman; edebiyatımızda şiirden farklı olarak köklü bir geleneği olmayan, Batı’dan aldığımız bir türdür. Son yılların verileri yazarlarımızın Türk romanını bu türün vatanı olan Batı’daki düzeye ulaştırdıklarını kanıtlamaktadır.” (Aytaç, 1990: 59)

"Hangi dilden olduğu münakaşalı olmakla beraber, roman denilen kelime, dünya dillerine, nerede ise yerleşti. Çingenelerin veya gezginlerin, Roman dillerinden birinde anlattığı serüvenlerin genel adı değil, bir edebî türün adı artık roman... " (Tural, 2000:14) *

“Roman sanatı, iki ana fon üzerinde kahramanların ilişkilerinin geliştiği bir sanat türüdür. Bunlardan birincisi, kişiden başlayarak en dışa doğru bir toplum ilişkileri orta-mıdır. İkincisi ise, romanın içinde geçtiği mekân fonudur. Roman; bir toplumunu nabzını tutan, onun ruhunu, gelişme-sini ve kalp atışlarını ölçen kompleks bir edebî türdür.” (Yalçın, 1997:5)

"Cumhuriyet Devri Türk Romanı’nın bir başka mesele-si, tenkidin yeterince gelişmemiş olmasıdır. Bu yüzden, bu dönem gazete ve dergilerinde genellikle aktüel - politik düşünceleri temsil eden popüler kitaplar ilgi görmüş; hatta bunlar başarılı romanlar olarak takdim edilmişlerdir. Romanımızın en önemli meselelerinden biri de bakış açılarının, değer yargılarının henüz oturmamış olmasıdır. Bu, normaldir. Çünkü, değer yargıları, belli bir zaman dilimi içinde tartışılarak oturtulabilir. Ancak, Cumhuriyet Dönemi’ni kendi içinde sınırlandırırken de bazı problemler ortaya çıkmaktadır.” (Yalçın, 1997:9-10)



2. ROman Ve Gerçeklik

İncelememizin ikinci bölümünde, romanlardaki belgesellik özelliklerini ortaya koyarken ‘gerçekçilik’ ilkesinden de ayrılmamaya özen gösterdik.

“Gerçekçilik... Realizm, sosyal realizm gibi isimlerde verilen bu gerçekçilik anlayışı bizim romanımızda bir zenginlik ve derinlik unsuru olmamıştır. Hayatın gerçeği ile sanatın gerçeği farklı olmalıdır. ... Bizim romanımızda gerçekçilik fikri, romanın akışına da bitişine de gerçeğe uygun ve akla yakın bir çözüm getirme düşüncesindedir. Halbuki, büyük eserler gösteriyor ki, bazı şeyler okuyucunun hayal gücüne bırakılmalıdır.” (Bakırcıoğlu, 1986:34)

Romanların belgesellik özelliklerini yansıtırken dikkat ettiğimiz en önemli noktalardan biri de; dönemin olaylarını yaşayan ünlü kişilerin anı kitaplarına, dönemle ilgili yayımlanmış incelemelere ve resmî raporlara ve belgelere müracaat ederek romanda ele alınan olay ve kişilerle, yaşanan gerçekler arasında karşılaştırmalar yapmaktır. Bizi böyle bir çalışmaya zorlayan ana sebep, günümüze kadar getirilen roman eleştirileri ve değerlendirmeleri alanındaki yanlış yöntemleri görmemizdir. Nitekim, Prof. Dr. Gürsel AYTAÇ, konuyla ilgili ifadeleri de bize yol göstermiştir:

“Edebiyat eleştirisi alanında durum yetersizin de gerisinde bir görünüm içindedir. Batılı eserlerde biçim, teknik ve kalite bakımından boy ölçüşecek düzeye ulaşmış edebî eserlerimiz varken, bunların bilimsel değerlendirilişinde ne yazık ki, çok gerilerdeyiz. Her bilimsel araştırmada olduğu gibi edebiyat incelemelerinde de yürütülen fikirler, varılan sonuçlar hep belgelere dayandırılmak zorundadır. Oysa, bizde yaygın olan tarz, ispatlama gereğini duymaksızın kabalama yargılar sıralamaktır.” (Aytaç, 1990:11)

Bu şekilde inceleme alanına giren romanlarımızdaki belgesellik özel-liklerini tespit etmede daha nesnel, gerçekçi yorumlar yapma imkânını yakalamış olduk.


Gerçek Nedir?


Roman Gerçeği Nedir?


Belgesel Roman nedir?


Tarihî Roman Nedir?




Gerçek Nedir?

Biz elbette bunun için felsefi bir gerçekliğin peşine düşmeyeceğiz. Çünkü gerçeğin felsefi tartışmaları yüzyıllardır sürdürülmektedir. Sanat ve estetiğin dayandığın en temel bakış açısı, farklılıklarının teması da bu felsefî gerçeklik tartışmalarına dayanmaktadır. Edebî akımların hemen tamamına yakın kısmı, kaynağını bu felsefi tartışmalardan alarak sanat anlayışlarının özünü oluşturmuşlardır.

Romanda kullanılan, sanatçının dünyasından çıkan, toplumun bir tarihi döneminden veya sosyal olayından kaynaklanan gerçek, romancı ya da başkaları tarafından yaşanmış ve yaşandığı belgelenmiş olaylardır. Bu belgelenmiş olaylara dayanan romanların ise kendi içinde geniş tanımları bulunmaktadır.

Bunlardan hatıra türüne yakın olanlara hatıra, biyografi ve otobiyografiden farklı olarak, “biyografik” veya “otobiyografik” roman adını vermekteyiz.

Sosyal olayların derinlemesine oluştuğu, çevre ve zamana sadık kalınarak anlatılan olayların, sosyolojik rapor ve analizlere dayanmayan kısmı da romanın kendi alanına girmektedir. Dolayısıyla roman, roman sanatında gerçeklik, kavramının çok dikkatli değerlendirilmesi ve sınırlılıklarının belirlenmesi gerekmektedir. Özellikle bu konunun daha çok Sanayi Devrimi’nden sonra Fransa’da tartışılmaya başladığı ve iki yüz yıllık bir süre içinde İngiltere, Almanya, Rusya ve Amerika’da farklı boyutlarda temsil edildiği görülmektedir. Buna göre roman, hayatın içinden çıkmalıdır. Hayatın içinden çıkan unsurların romancının ciddi araştırmaları sonucunda bir analizine dayanmalıdır. Burada tartışılması gereken önemli nokta gerçekle roman gerçeği arasındaki farktır.



b. Roman gerçeği nedir?

Roman gerçeği, roman dilinde yaygın olarak “fiction” olarak adlandırılmaktadır. Bu kelimeyi dilimize romancının hayatın gerçeklerinden aldığı veya hayatın gerçeklerine benzettiği roman olarak aktarabiliriz. Bu ister gerçeğe yakınlık planında olsun, isterse gerçeğin tam içinde değerlendirilsin sanatçının gerçeği olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü bir bakış açısını da beraberinde getirmektedir. Romancı, gerçeği ne kadar yakından izlediğini gözlemlediğini söylerse söylesin, objektif olabilme becerisi sınırlıdır. Bu konuda Anatole France, “Objektif sanat olmadığı gibi objektif tenkitte olamaz.” derken insanların birbirlerinden anlama ve algılama farklılıklarını ön plana çıkarmaktadır. Yani ister tarihî gerçek olsun, isterse sosyal gerçek olsun farklı yazarlar tarafından nasıl farklı değerlendirilebiliyorsa, romanda da bu ölçü estetik sanat plânında daha da esnemektedir.

Burada roman sanatına edebi sanatların bakış farklılıklarından örnekler verebiliriz. Romantizmin en büyük ustalarından kabul edilen Victor Hugo’ nun Sefiller romanı kendi içinde, olayların akışı bakımından tamamen hayatın gerçeklerine uygun bir romandır. Oysa bu roman romantizmin en büyük eseri olarak bilinmektedir. Çünkü romanda sanatçının bakış açısı, hayatın gerçeklerinin ve insanın acılarının kaynağının, toplumun peşin ön yargılarından kaynaklandığı tezini savunmaktadır. Emil Zola’nın Meyhane isimli romanı da Paris’in kenar mahallelerinden gözlem sonucu derlenmiş bir gerçeği ifade etmesine rağmen yazarın topladığı gözlemlerinin tıp bilimin bazı verileri ile desteklenerek âdeta genetik bir kaderciliğe doğru yöneldiğini görürüz. Bu roman da realist ve natüralist roman anlayışlarının tipik örneklerinden sayılmaktadır. Her iki romanda da gerçeklik vardır. Her iki roman da yazarlarının gözlemleri sonucunda elde edilen bilgilere dayanmaktadır. Oysa aralarındaki temel farklılık yazarlarının gözlemlerinden, kültürlerinden, algılama güçlerinden kaynaklanan farklılıklar taşımaktadırlar. Biz buna fiction, yani romanın gerçeği adını vermekteyiz.

Bu noktada artık romanın hayatın aynısı olup olmadığı değil, romancının hayatın aynısı olan durumu veya kendi bulduğu hayatın benzeri bir gerçeği nasıl değerlendirmesi önem kazanmaktadır. Bizim tezimizdeki bakış açısını oluşturan ana eksen de işte bu noktadır.



c. Belgesel Roman kavramına gelince;

Belgesel roman, roman sanatının 19. yüzyılın ikinci yarısında gösterdiği gelişmelere dayalı olarak realizm akımının bakış ve değerlendirmelerinden kaynaklanmıştır. Bilindiği gibi realizm akımı gözlem, araştırma ve zamanın kozmik zamana uyumuna büyük önem vermekteydi., Bu üçlünün yorumlandığı en titiz nokta ise hiç kuşkusuz ki gittikçe romanı rapor ve ropörtaj gerçeğine yaklaştırdı. 20. yüzyılın ilk yarısında eserlerini veren iki Fransız romancısı Duranty ve Fleury gerçek romanın hayatın gözlem ve araştırılması sonucu ortaya çıkan raporlar ve ropörtajlar olduğunu kabul ettiler. Belgesel roman anlayışı da bundan kaynaklandı. Belgesel roman; tamamen gözlem, araştırma ve ciddi bir ön hazırlık sonucu, bir olayın veya bazı değerlerin derinlemesine incelenmesine dayanmaktadır. Bizde köy gerçeği anlayışının dayandığı ana düşünce işte bu gereçelere dayanmaktadır. Köyü bir fotoğraf makinesi çıplaklığı ile sergilemenin gerçek roman olacağı düşüncesi de işte bu anlayışın benimseymesi sonucuydu. (Tanpınar, Bizde Roman Edebiyat Üzerine Makaleler)

Günümüzde de bütün canlılığı ile varlığını sürdüren bu tür zaman zaman ciddî tartışmaları da erasberinde getirmektedir. 1980’li yıllarda yayımlanan Gamileu isimli romanın papalık arşivinden derlenen belgelere dayalı olarak Galile’nin hayatına tamamen yeni bir boyut kazandırması, Umberto Eco’nun Gülün Adı isimli romanı Orta Çağ manastır hayatı üzerinde çok ciddî araştırmaların sonucu olan belgesel roman özelliği taşımaktadır.

Belgesel romanlarda gördüğümüz bir özellik de yazarın olayların akışına bazı roman kahramanları yerleştirdiği tekniktir ki, bu tarz romanlara yarı belgesel roman adını vermekteyiz. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Hüküm Gecesi isimli romanı bunun en tipik örneklerinden biridir. Romanda olayların kahramanı olan Ahmet Kerim bir roman kahramanıdır. Sevgilisi ve sevgilisi ile ilişkileri de yine romancının muhayyilesinin ürünüdür. Oysa romandaki diğer bütün kahramanlar bir dönemin tarihinin içinde yaşamış ve ona yön vermişlerdir. Bu yüzdendir ki Hüküm Gecesi, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni anlatan bir çok tarihçi tarafından kaynak olarak gösterilmektedir.

Günümüzde bu konunun en tipik yazarları arasında Alev Alatlı’yı sayabiliriz. Alatlı’nın romanlarının hemen tamamında ciddî sosyolojik analizler ve sosyal raporlar bulunmaktadır.

Bizim burada ele alacağımız ana tema elbette tezimizdeki birçok olayın yukarda sınırlılıklarını çizdiğimiz ölçülere uygun olduğu yönündedir. Yani bir kısmı sanatçının muhayyilesinden çıkmış tamamen fiktif unsurlar taşırken, bir kısmı yakın tarihimizin belgeleri niteliği taşımaktadır. İncelediğimiz romanların bir kısmı da doğrudan belgesel olma özelliği taşımaktadır. Nitekim bu romanların ya önsözlerinde ya da romanın içinde anlatılan olaylarda yazarların zaman zaman dip notlar kullandıklarını görmekteyiz.

ç. Tarihî Roman Kavramı ise:

Daha farklı ve yine sınırlılıkları kesinlikle tespit edilemeyen bir roman tekniğidir. Aslında hangi romanın tarihi, hangi romanın tarihi olmadığı konusunda yapılan tanımlamalar bazı eksiklikleri içinde taşımaktadır. Genel olarak yazarının yaşamadığı dönemi içine alan romanların tarihi roman olarak adlandırılması benimsenmiş gibi görünse de bu da tarihî romanları tam olarak tanımlayamamaktadır.

Tarihi romanla ilgi batılı edebiyat tarihçilerinin de kesin bir tanım ve sınırlandırması bulunmamaktadır. Ancak bu konuda yazılmış olan örneklerden yola çıkarak sınırlılığı belirlemeyi uygun görmüşlerdir. Bildiğimiz ilk ve başarılı tarihi roman yazanı olarak Sir Walter Scott’un romanlarının teknik yapısı, tarihî roman kavramına açıklık getirdiğini söyleyebiliriz. Bu sınırlılıklar romanın içinde geçtiği arka fonunu tarihî bir dönemin bütün özelliklerini taşıyor olması, dili ve teknik yapısı ile kahramanların tutum ve davranışlarının bu dönemin özelliklerine sahip olması romanın tarihî olup olmadığını belirlemektedir.

Bu anlayıştan yola çıktığımız zaman Aleksanr Dumas Fils’in Üç Silâhşörler isimli romanı da tarihi roman anlayışının teknik özelliklerini eksiksiz taşıyan romanlardan olduğunu söyleyebiliriz.

Biz tezimizde daha çok yazarı tarafından yaşanmamış dönemlerin anlatıldığı romanları tarihi roman sınırlılığı içinde değerlendirdik. Teknik yapı özellikleri ile ilgili olarak da yukarda saydığımız ana çizgileri romanın başarısında değerlendirmeye tâbi tuttuk.



3. Romanda Biçim, Kurgu ve Üslüp

Günümüze kadar roman incelemelerinde süregelen genel anlayışta biçim, kurgu ve üslûp özelliklerine fazla dikkat edilmediği bilinen bir gerçektir. Roman incelemelerinde, daha çok romandan çıkarılması gereken mesaj üzerinde durulması, yazar tarafından okuyucuya sorunlarla ilgili çözüm yollarının verilmek istenmesi romanların daha etkili değerlendirilmesine fırsat vermez. Bu gerçek ışığında, romanların inceleme ve değerlendirilmesinde; özellikle biçim, kurgu ve üslûp özelliklerine önem vermeye çalıştık.

“ ‘Üslûp’ konusu da kalıplaşmış bir iki yargıyla (‘duru, berrak, anlaşılır bir üslûp’ gibi) ve çoğu kez öz Türkçe mi, Osmanlıca mı yazıldığının tespitiyle geçiştirilmektedir.” (Aytaç, 1990: 23)

yargısına katılmamak da mümkün değildir.

Üslûp ile ilgili söylenen aşağıdaki ifadeler de, incelememiz sırasında bize yol gösteren önemli açıklamalardır.

“... Yazarın söz konusu eserdeki dil özellikleri, dar anlamda üslûbunu belirler. ‘Dil’ incelemesinde üzerinde durulacak en küçük birimi, ‘kelime’ dir. Bir romanda karşılaştığımız kelimelerin düzeyi, üslûp düzeyini (stilebene) ortaya koyar. Halkın günlük konuşma dilinden (Umgangssp-rache) kelimelerin çoğunlukla olduğu metinlerde aşağı üslûp düzeyi (Niedrige Stilebene), şehirli aydın sınıfın kullandığı dili esas olan metinlerde yüksek üslûp düzeyinden (Gehobene Stilebene) söz edilir.

Yazarın yabancı kelimelere, ihtisas dallarının özel terimlerine yer verip vermediği de üzerinde durulacak bir üslûp özelliğidir. Keza, romancının işlediği konuyla, sosyal çevreyle ilişkili olarak sosyal sınıf diline yaklaşmayı deneyip denemeyişi de bir üslûp sorunudur.

Üslûp incelemesinde kelimeyle sınırlı kalmayıp cümle yapısına geçilir, cümle çeşitleri üzerinde durulabilir. Ayrıca, retorik figürler denen söz sanatlarından hangilerinin uygu-landığını saptamak, eserin üslûp incelemesinde önemlidir.” (Aytaç, 1990:26)

"Bir edebî eserin, zaman karşısında en dayanıksız yanı ve yönü dil unsurudur. Çünkü dillerde, fiiller dışında kalan unsurlar değişmeye çok açıktır. Edebiyat eseri ise, isimler ve kavramların meydana getirdiği, büyük ölçüde örtülenmiş (mecaz, metafor) ifade parçalarıdır. ... Gerek konuşma unsurlarının bulunduğu ifadelerde (karşılıklı konuşma, iç diyalog), gerekse bunların dışında kalan cümlelerde, mahallî kelime kullanımının ön plâna çıktığı eserler, kendini peşinen mahkûm etmiştir; edebî dil, edebî zevke hitab etmek ve ortak paydayı bu anlamda temsil etmek zorundadır." (Tural, 2000: 21-22)



4. 1928 - 1946 Yıllarını Konu Edinen Romanların Sınıflandırma Denemesi

O devirde bizzat yaşayanların yazdıkları romanlar.
Şahidi olunmadığı için tarihî sayılacak romanlar
Belgesel nitelikli romanlar 

Gazete haberi, resmî yazışma ve hatıratlardan iktibas yapılarak oluşturulan romanlar
"Tarihî roman terimi iki uçludur. Bir uçta tarih, diğerinde ise roman yer alır. Bu iki ucu birleştiren unsur, aynı zamanda onları ayırmıştır da." (Doğan, 2000:140) *

“Konusunu tarihî şahsiyetlerden ya da tarihî olaylardan alan, tarih gerçekliğini, düzmece (fiktiv) olayların yaratılmasında kullanan roman çeşidi.” ne Tarihî Roman denir.

İnceleme alanımız içinde ele alınan romanlardan Yüzbaşı Celâl, İhtiyat Zabiti, Silâh Arkadaşları, Cephe Gerisi, Ankara Ekspresi, Yaban, Ankara, Türk Yıldızı Emine, Dağları Bekleyen Kız vb. tarihî roman özelliklerini taşımaktadır. Türk romanının gelişiminde tarihî romanlarımızın şüphesiz, ayrı bir yeri vardır. Edebiyatımızda daha çok Selçuklu ve Osmanlı tarihini konu alan romanlarımızla (Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU, Abdullah Ziya KOZANOĞLU, Oğuz ÖZDEŞ’in romanları bu grup içindedir.) birlikte 20’nci yüzyıl Türk tarihini konu alan romanlarımızın sayısı da oldukça fazladır. Yakın Türk tarihini konu olarak seçen Türk romanlarını da kendi içinde dönemlerine göre sınıflandırmak mümkündür. Bu sınıflandırmada dikkat edilen ölçü ise, genellikle sosyal ve siyasal hareketler ile savaşlar kendini göstermektedir. Önceleri kurgu ve entrik unsurlar yönüyle pek başarılı tarihî romanlar oluşturulamazken, özellikle 1950’li yıllardan sonra, bu türde çok başarılı örneklerin yazıldığı görülmektedir. Tarık BUĞRA’nın Küçük Ağa, Kemal TAHİR’in Yorgun Savaşçı adlı romanları bunlara örnek olarak gösterilebilir.


20’nci yüzyıl Tarihî Türk Romanları’nı konularına göre, şu şekilde tasnif etmek mümkündür:

1. Osmanlı’nın son döneminin sosyal ve siyasal olaylarını anlatan tarihî Türk romanları.

a. Meşrutiyet’in ilânı ve İttihat Terakki taraftarları ve mualifleri-nin sosyal ve siyasal faaliyetleri ve hayatlarını anlatan tarihî Türk romanları. (Sinekli Bakkal, Üç İstanbul ...)

b. Batı hayat tarzını anlatan tarihî Türk romanları. (Yanlış Batılılaşma’yı yansıtan Sözde Kızlar, Fatih Harbiye, Sodom ve Gomore, Kiralık Konak, Yaprak Dökümü ...)

c. Savaş zenginlerini anlatan tarihî Türk romanları. (Harp Zengininin Kızı ve Kasa Hırsızları, Cephe Gerisi, kısmen Ankara ...)

2. Savaşları konu alan tarihî Türk romanları.

a. Birinci Dünya Savaşı’nı anlatan tarihî Türk romanları. (Yüzbaşı Celâl, İhtiyat Zabiti, Cephe Gerisi ...)

b. Millî Mücadele Dönemi’ni anlatan tarihî Türk romanları. (Yaban, Küçük Ağa, Silâh Arkadaşları, Türk Yıldızı Emine, kısmen Ankara ve Tek Çarık Yüzbaşı ...)

c. İkinci Dünya Savaşı’nı anlatan romanlar. (Ankara Ekspresi)

ç. Kore Savaşları’nı anlatan romanlar. (İnceleme alanı dışındadır.)

d. Kıbrıs Barış Harekâtı’nı anlatan romanlar. (İnceleme alanı dışındadır.)

e. İsyanları anlatan romanlar. (Ağrı’daki Kürt İsyanını konu alan Dağları Bekleyen Kız)

3. Çok partili hayata geçişten sonraki sosyal ve siyasal olayları anlatan tarihî Türk romanları. (İnceleme alanı dışındadır.)

4. Askerî darbeleri (ihtilâlleri) anlatan tarihî Türk romanları. (İnceleme alanı dışındadır.)

5. Sosyal sınıf farklılığı ve siyasal ayırımcılığı anlatan tarihî Türk romanları. Bu türe sağ-sol çatışması, işçi hareketleri vb. sosyal hareketler girmektedir. (İnceleme alanı dışındadır.)



Tarihî romanımız ve romancılarımız üzerine ortaya koyduğu tespit-leriyle inceleme alanımıza ışık tutan Prof. Dr. Alemdar YALÇIN’ın aşağıdaki ifadeleri de dikkat çekicidir:

“... Zengin bir tarihî mirasa sahip olan Türk romancısı, bu tarihî mirasa bir sanatçı titizliği ile yaklaşarak, onun enine boyuna muhasebesini yapan, oradan yüksek sosyal, kültürel ve insanî değerlere yükselen büyük tarihî romanlar yazamamıştır. Bunu bir bakıma normal karşılayabiliriz. Çünkü edebiyatçımızı Batı’dan, önce trajediyi öğrenmiş ve bu sahada eser vermek istemiştir. Tarihî roman anlayışı ise sonradan (1920) benimsenip yayılmaya başlamıştır.”


gulbahar, Son Güncelleme: 30.10.07

İlgili haberler
  

 Yukarı çık