
Dünden Bugüne Sivil Toplum
1) Dünden Bugüne Sivil Toplum
a) Geleneksel Toplum
Her ne kadar toplumsal evrim ilkel komünal, köleci, feodal, kapitalist dönem diye sıralansa da temelde iki büyük devrim yaşanmış ve sonrasındaki toplum yaşamını belirlemiştir. İlkin MÖ. 12 bin yılında başlayan tarım devrimidir. Bu devrimle insanlık sürüler, gruplar halindeki yaşamdan toplumlaşmaya geçmiştir. Köylerin kurulup yerleşik hayata geçilmesiyle başlayan bu dönek sanayi devrimine kadarki sürecin düşünce ve yaşamını belirler. Her ne kadar köleci uygarlıklardaki kentsel gelişme bir tezatlık gibi görünüyorsa da karşı iddialar bunun çelişik olmadığını bize gösterir. Üretim biçimi kentlerde de tarımsaldır. Ticaretin sınırlı varlığına rağmen toplumun üyeleri çiftçilerdir. Yine köleci uygarlığın yaşanmasının bir zorunluluk olup olmadığı da bir tartışma konusudur. Örnek olarak köleciliğin hiç yaşanmadığı ya da sınırlı (dıştan) girdiği doğu toplumları verilir. Dönemin temel aidiyet biçimi cemaat üyeliğidir. Kişi bir klan, aşiret, köy, ümmet, mezhep vb. gibi şeylerle anılır, kimlik edinir. Yaşamın örgütlenmesi ve işleyişi henüz hukuki değildir ya da azdır. Ağırlıkla geleneklere göre işler ki, geleneksel toplum adını da buradan alır. Geleneğin kendisi atalardan gelme, hatta tanrısaldır. Tartışılmaz yalnızca uyulur. Onun bir izahı, bir gerekçesinin olması gerekmez. Varlığı uygulamak için zaten yeterli bir nedendir.
Cemaat bireyin aidiyetidir. Ona güvenlik ve olumlu olumsuz bir sosyal statü sunar. Buna karşılık birey de kendisini topluma adar. Aslolan cemaat çıkarıdır. Geleceğe ilişkin umut ve beklentiler ona yatırılmıştır. “Ben” değil biz bilinci hakimdir. Aslında cemaat üyesi için birey demek bile abartılı olur. Davranışlarının nedenini, sonucunu kendisiyle açıklayamaz.
Bütün bu adanmışlığa, erimeye karşılık eğer üyenin emeğinin sonuçları gene kendisine dönmüş olsaydı adil sayılabilirdi. Ancak üye ekonomik olarak artı değer, siyasal olarak egemenlik sahası, sosyal olarak da kul görülür. Hakim olan sömürü ilişkisidir. Tek yanlıdır. Üyenin emeği önemli oranda egemen bir sınıfın hizmetine girer.
Üye siyasetten de dışlanmıştır. Karar alma mekanizmalarının tümünün dışında tutulmuştur. Kısacası siyaset elitize olmuştur. Hükümdar, monark ve onun çevresindeki çok az uşağın uğraşı haline getirilmiştir. Onlar toplum adına düşünür karar alır, uygular.
Toplumun bu kadar güçsüz oluşunun bir diğer nedeni de örgütlenme biçimidir. Hatta ideolojik nedenlerle maddi temel iç içe geçmiştir. Köyler, loncalar, mesleki örgütler gibi toplumsal birimler birbirinden yalıtılmıştır. Bunun en önemli nedeni tarıma dayalı sosyal örgütlenmedir. Toprağın işlenmesi ancak üzerinde genişliğine yayılmakla mümkündür. Köy birimleri de bu nedenle oluşur. Örgütlenmenin bu biçiminin oluşması ve sürmesin de devlet erkinin rolü olsa bile maddi şartların belirleyiciliği öne çıkar. Yine köy içi örgütlenme kendine yeterlidir. Üretim araçlarına duyulan ihtiyaçsa hem sınırlıdır, hem de çoğu zaman köy içinde de üretildiğinden dışa açılmaya gerek duyulamaz. Ürünlerin değişimi ise, mevcut örgütlenme nedeniyle kişisel değil devlet ya da tüccar sınıfının elinde olduğundan dışa açılmanın son yolu da kapanmış olur. Söz konusu durum Helen ya da Osmanlı imparatorluğu gibi en geniş örgütlenmeler için de geçerlidir. Devlet yayılmanın son sınırına varsa bile onun içindeki her birim tecrit konumunu sürdürür.
Çağın bilimsel, teknik gelişme düzeyinin zayıflığı da göz önünde tutulursa birimlerin iletişim olanağının yoksunluğu anlaşılır. Bu kadar birbirinden yalıtılan birimler toplum olma bilincinden, gücünden ve eyleminden yoksun kalmıştır. Cemaat bu yüzden modern anlamıyla bir toplum olamamış ve siyaset dışı kalmıştır. Egemenler de maddi şartları destekleyecek bir biçimde ideolojik kimlik oluşturarak halkı sisteme inandırmışlardır. Geleneksel toplum maddi bir zorunluluk olduğu kadar, sürekli egemen ideoloji ile beslenen tanrısal düzen olarak sunulan bir olgu halinde varlığını sürdürmüştür.
Yazarlar: Gülbahar, Metin, Erdalan, Veysel
|
|
|