Sivil Toplum TartışmalarıC Sivil Toplum Tartışmaları Bir yandan geleneksel toplum en ileri biçimiyle yaşanırken, ötede de onun bağrında doğan ve yükselen bir toplum vardır. Bu olgunun kendine uygun bir kavrama kavuşması gerekince, ilk kez sivil toplumu gündeme geldi. Kavramın yani Civil Societe’nin bir yanı olarak Societe o; toplum, topluluk anlamı taşıdığı kadar dernek olarak da anlaşılabilir. İlk kez 12. yüzyıl Fransa’sında kullanılmaya başlanır. Bu dönem cemaat birliklerinin gidere topluma dönüşmesine denk düşer. Bir özel olma, yeni ve üstün olma durunu çağrıştırır ki, bugün hala sosyete kavramının seçkinler topluluğu anlamında kullanılmasıyla bağlantılıdır. Kavramın diğer bileşeni olarak Civil (sivil) uygar, nazik, kibar anlamına gelir. aynı zamanda askeri olmayanı üniforma giymeyeni de kast eder. Görüldüğü gibi kavramın ilk kullanış biçimi öncelikle bir tezatlık ilişkisi içerisindedir. Tezatlığın bir ucunda sivil toplum yer alır. Sivil topluma devlete karşı algılama gibi bir kavrayış henüz gelişkin değildir. Başat olan, eski topluma karşı oluşan şehirli burjuvaziyi çağrıştırmasıdır. 16. ve 17. yüzyılda giderek yaygınlaşana sivil toplum hakkındaki düşünceler çağının maddi yaşam gerçekliğiyle de örtüşür. Sorun uzun bir tartışma konusudur. Takip edebilmenin tek yolu ise tartışmaların gerisinde hep belli bir yaşam gerçekliğinin yattığıdır. Öncelikle 17. yüzyılın en önemli düşünürleri Hobbes ve Spinoza’dır. Onlara göre insan acımasız bir bireycidir ve doğal haline bırakılırsa, kesinlikle güvensiz bir ortam ve savaşlar gündeme gelecektir. Çözüm; toplumun üstünde yer alan, genel iradeyi temsil eden bir devlet tarafından yönetilmesidir. Söz konusu çağ vahşi kapitalizm diye anılan çağdır ve bu vahşi mülk edinme çağının insanı, toplumu için düşünürlerin kaygıları hiç de yersiz değildir. Kapitalist toplum evrimini ilerletip oturmaya başladıkça çağın birey, toplum ve devleti hakkındaki düşüncelerde daha iyimser bir hal almaya başlar. Düşünürler toplumun doğal durumda da pekala yürüyebileceğini ve devletin de yalnızca anayasal bir organ olarak bu yaşama katılabileceğini savunur. 18. yüzyıl sonlarına doğru ise sivil toplum hakkında yargılar iyece iyimserleşmiştir. Toplum ve bireylerin aslında çok daha iyi oldukları ancak despotik iktidarların bozucu etkileri nedeniyle yeterince uygarlaşamadıklarını belirtirler. Buna göre sivil toplum içindeki çatışmalar da yönetimsizliğin değil, aşırı yönetilmesinin sonucudur. Sivil toplum tartışmaları sürekli Hegel ile ele alınır. Tartışmayı başlatan Hegel değildir, gerçekte ama bir dönüm noktasıdır. 19. yüzyıl başlarında tartışmaya yeni boyutlar getirmiş ve bu yüzden sivil toplum tartışmasında HEP önceliği almıştır. Ona göre sivil toplum ezeli değil, modern çağın bir ürünüdür. Yine sivil toplum kendi içinde tam biri uyum halinde değildir. Kendi içinde çelişkiler, anlaşmazlıklar, çatışmalar yaşayan ve bu yüzden de her an kötürümleşme, işlevsizleşme tehlike yaşayan bir yapıya sahiptir. Toplumun sahası olarak onu idealinin ve evrenselin sahası olan devlet denetlemeli, düzenlemelidir. Evrensel devlet, geleneksel aile arasında yer alan sivil toplum içen sınıfları, toplumsal gruplar girer, ama tin taşımayan kadın giremez. Ekonomik çıkar ve rekabet olgusu hala o kadar güçlüdür ki, vurgu devletin denetleyici gücüne yapılır ve olumlanır. Hegel, düşünceleriyle bu tartışmada yeni bir aşamaya geçmek için elinden gelen her şeyi yapmış, zemin yaratmıştır. O güne kadar kıstas; geleneksellik, sivillik (uygarlık) ayırımı üzerine kurulmuştu. Ancak 16-19. yüzyıl arasındaki dönem, yeni toplumun, genişleme ve derinleşme sürecidir. Vahşilik dönemini aşan kapitalizm kısmen de olsa istikrara kavuşmuştur. Geçen üç yüz yıl adeta bir kutunun içindeki malzemelerle birlikte sıkıca sallanması gibi bir etki yaratmış ve sallama durdurulduğunda kutudaki her şey yen ibir pozisyon almıştır. Yeni durum, yeni tanımlamaları gerektirmiştir. Artık sivil toplum yalnızca gelenekselliğin karşıtı değil, devlet dışılığı da vurgulayarak öne alır. Eskinin o zayıf, güvensiz devleti kontrolü ele geçiriş, dizginleri sıktıkça sivil kavram halini almıştır. Bundan sonraki sivil toplum tartışmaları çift karşıtlıkla (geleneksel toplum, devlet) özellikle de devletle karşıtlık anlamında kullanılacaktır. 19. yüzyıl ortalarına gelindiğinde geleneksel toplum ve yapılar önemli oranda aşılmış, yeni toplumsal sistem belirginlik kazanmıştır. Geleneksel olan şimdi onun tahlilidir ve Mark kapitalist toplumun tahlilini üstlenir. Onun genel çözümleme yöntemi sivil toplum içinde geçerlidir ki, yönteminde ağırlık kazanan da ekonomizmdir. Ona göre sivil toplum devlet dışındaki ekonomik ilişkiler bütünüdür. Aileyi ekonomik birim olarak görmediğinden, buraya dahil etmez. Kendi çağında ailenin sistemi, toplumu yeniden üreten bir organ olması sınırlıysa da 20. yüzyıl bunun böyle olmadığını ispatlanmıştır. Modern bireyin tüm geleneksel bağlarını yitirerek, özel ve kamusal diye iki ayrı yaşam sürdüğünü düşünen Marks, özelin sivil topluma kamusalı devlete mal eder. Sivil toplumdaki ilişkiler, geçmişin doğal geleneksel gelen bağları yerine bireysel özel bağlara dayanır. Marks tara2fından sivil toplum tartışmalarına getirilen en büyük katkılardan birisi de devlet teorisindedir. Toplumu devlet dışında ya da devletin bir ürünü olarak ele alan düşünürlerin aksine Marks, sınıflara bölünmüş toplumun sosyo ekonomik çatışmalarının bir sonucu olarak ele alır. Bu sınıflararası çatışmada iktisaden egemen güç siyaseten de egemen, yani devleti elinde tutan güçtür. Benimsensin ya da benimsenmesin, muhalif, sempatizan y ada eleştirel olunsun, hala da devlet ve toplum tartışmalarında Marks’ın görüşleri temel referans olarak alınır. Ancak onun devlet çözümlemesinin zorlayıcı yanları da vardır. Toplumun ekonomik bilimlerden oluştuğu düşüncesi, akıl, hastane, kilise gibi kurumları bir yanı ürün olarak görür ve bir yerde oturtamaz veya önemsemez. Bunların çözümlenmesi bir anlamda gelecek kuşaklara bırakılmıştır. Marks tarafından sivil toplum tartışmaları açısından zorlayan bir diğer yan da devletin toplumun bir yan ürünü olarak görülmesidir. Devletin sınıfsal ekonomik niteliğin bu kadar öne çıkması onun ideolojik, kültürel yanının ihmalini dolayısıyla da çözümlememe yetersizliklerini doğurmuştur. Marks, adeta sivil toplum tartışmalarının zirvesinde yer alır. Zirveden sonrası giderek iniştir, yen bir zirveye kadar. Kendisi bile ilk yazılarında sık, sık geçen sivil toplum kavramının yerine üretim biçimini, üretim ilişkileri gibi ekonomik terimler kullanmış, kavramın İngiliz Fransız geleneğinin bir ürünü olduğu ve Hegel’le taşındığını ifade etmiştir. Sivil toplum açısından ele alınması gereken en önemli noktalardan biri Marksist bir bakış açısıyla yapılan ve 20. yüzyılı belirleyen en temel iki anlayıştan biri olan Ekim devrimidir. Reel sosyalizm olgusu ne salt teorik, ne de pratik nedenlerle başarısızlığa uğramıştır, iç içedir. Bu iddialardan biri liberal kapitalistlerin, diğeri de ortadoks sosyalistlerin görüşüdür. Sorun ancak hem anlayış, hem de uygulama olarak ele alınış devlet, toplum ve demokrasi anlayışının incelenmesiyle anlaşılabilir. Gerek teorik sorunları gerekse de bu sorunlarıyla birlikte özellikle Stalin döneminde uygulanan kaba indirgemeci pratik batılı aydın için hayal kırıklığı yaratmıştır. Daha başlarken sivil toplumun yadsınması söz konusudur. Sivil toplum ekonomiye indirgenir ve toplum yaşamını üretim ilişkisinin belirlediğinden hareketle hakim sınıfın iktisadi çıkarlarının örgütlendiği mekan olarak görür. Bu ekonomik alt yapısı bir de kendisine üst yapı oluşturur ki, o da düşünce, sanat, din, kültür ve nihayet siyasettir, yani devlettir. Üst yapı bu ilişki de belirlenendir, sonuç olarak var olandır. Sınıf çatışmalarının bir sonucu olarak devlet, en üstte toplumun yaşamını gözler, etkiler, belirler ve düzenler. Ama egemen sınıfın çıkarınadır, tüm bunlar. Özgürlükse bağrından çıktığı topluma yabancılaşarak üste yerleşmiş bu aygıtı topluma tabii kılmaktadır. Teoriye göre mevcut sistem kapitalizmi yani burjuva sınıf çıkarlarının örgütlendiği bir toplumdur. Tarihsel olarak toplumu sınıfsızlandırmakla görevlendirilmiş olan proletaryanın görevi, devleti ezilenler, adına ele geçirip burjuva sınıfını baskı altında tutmaktır. Keza sosyalizm denilen bu yeni sistem hala geçmişin etkilerini de taşır. Diğer sınıflar kalıntı halinde de olsa mevcuttur ve denetlenmelidir. Aynı zamanda 5000 yıllık sınıflı uygarlık, insanlar arasında muazzam bir eşitsizlik yaratmıştır. Hem eşitsizliği kaldırma hem de sömürücü sınıfları bir daha hakim olmayacak hale getirmek için hala devlet ve onun her türlü aracı gereklidir. Ama bu toplumun hizmetinde, onun çıkarınadır ve geçici bir süre içindir. Özgürlükse eşitlik arasındaki çelişki kalktığında ortada baskı altında tutulması gereken hiçbir sınıf kalmadığında devlet de, devlet olarak var olmaktan çıkacaktır, yani sönecektir. O zaman yönetim işleri insanlar için değil, şeylerin idaresi için gerekli olacaktır. Bu şeylerin idaresi ve tekil taşkınlıkları önlemek için devlet gerekli değildir, halkın az örgütleri de bunu yapabileceklerdir. Bu iddialarla yola çıkıp gerçekleştirilen Ekim devrimi bütün ezilen toplum, sınıf ve uluslarda büyük bir coşku ve umut yarattı. sosyalist devrim bir ütopya değil gerçekti, kurtuluş mümkündü. Batılı aydın uzun süre Rusya ya bakarak devletin sönmesini bekledi. Hatta Rusya’dan buna benzeyen haberlerin yayıldığı da oldu. Sınıfsız, sömürüsüz, sınırsız komünist toplumu yeni baştan sona sivil olan ve sivilliğini hiçbir karşıtıyla sağlamaya gerek duymadan sivil olan bir topluma geçildiği iddia edildi. Rusya da devletin sönmesini boşa beklediğini bir süre sonra anlayacaktı aydınlar. Sivil toplum açısından Rus deneyimi beklenenin aksine oldu. Ağır bürokratlaşma, değişik adlar altında vergilendirme, başta Rusların olmak üzere milliyetçilik, zor uygulama, tekeli ve ordusuyla sönmesi gereken devlet, dünyanın iki süper devletlerinden biri oldu, hatta kendi iddiasına göre en süper devletti. Teoriye göre devlet toplumun ürünüydü. Görünüşte çok toplumcu olan bu fikir uygulamaya geçtiği anda devletçidir. Toplumun çıkarı adına devletin yüceltilmesi amaç, araç sorunsalına döner yeniden. Bu kadar fetişleştirilen araç bir süre sonra amacın yerine geçerek onu dıştalamıştır. Reel sosyalizmin bu yanılgıya düşmesi, sosyo ekonomik zorunlulukların yanı sıra ideolojik, kültürel yanılgılardan da kaynaklanır. Devletin tanrılaşmasını görmeyen bakış açısı onu sonuna kadar bir araç gibi el altında tutabileceğini sanmaktla yanılmıştır. İktidar bir kez ele geçirildi mi pek çok kişi açısından özlenen, istenen şeyin aslında sosyalizm d eğil, devlet olduğu anlaşılmıştır. Oysa ki 19. yüzyılda marksın yaptığı delet toplum ilişkisi tahlilinin çıkış noktası farklıydı. Teorisini geçmişinde mirası özellikle de Hegel eleştiri üzerine kuran Mark, Hegel de mistik bir havaya büründürülen, tanrısallaştırılan evrensel devlet modeline karşılık devleti, gizemlileştirmek, onu bilinmez bir güç olmaktan çıkarıp tahtından indirmek amacını gütmüştür. Çünkü devleti göğe yükselten burjuvazi bu sayede iktidarını gizleme olanağı buluyor. Sömürüsü için dolayım amacı olarak ondan yararlanıyordu. İşte Marks bu mistikleştirilmiş sömürüyü deşifre etmek için çözümlüyordu devlet ve toplum bağlantılarını. Ancak aynı teori 1925-40 Rusyasında dillendirilince devrimci niteliğini koruyamazdı, koruyamadı da. Yapılması gereken sınıf devletinin yüceltilmesi değil hangi sınıfın olursa olsun devlet karşısında toplumdan yana olmaktı. Oysa rusyada kimse devlet dışında sivil toplum olabileceğini bile düşünmemiştir. Eğer sivil toplumdan (sbotnik) gönüllü cumartesi çalışmaları kastediliyorsa, bunlar ne gönüllüdür, ne de sivildir gerçekte. Üstelik yalnızca cumartesileri de çalışmazlar. Burada sivil toplumculuk Sovyetler birliğine karşı burjuvaziyi desteklemek, dolasıyla devrime ihanet olarak anlaşılmış ve engellenmiştir. Yazarlar: Gülbahar, Metin, Erdalan, Veysel gulbahar, Son Güncelleme: 05.11.07
|
|