AnasayfaspaceHaberlerspaceYazılarspaceForumspaceBilgilerspaceYazılımspaceLinklerspaceResimlerspaceSitemapspace
Bulunduğunuz bölüm:   Anasayfa / Yararlı Bilgiler / Sivil Toplum


Sivil Toplumda Yeni Sorular Ve Yanıtlar


D) Yeni Sorular Ve Yanıtlar

İşte sivil toplum tartışmalarında 3. dalga tam da bu döneme denk düşer. Rusyada durum belirtilidği gibidi. Yaşanan, birey ve toplumun tersinden vurulması, adına hareket edilen değerlerin karşıtına dönülmesiydi. Devrim coşkusu yerine aynı şiddetle hayalkırıklığına bıraktı. avrupa’nın bir çok yerinde komünist hareketler bastırılmış, Almanya da Hitler, İtalya da mussolini, ispanya da Franco yükseliştedir. (Sosyalist kadrolarda yeni teorik arayışlar dönemine bu şartlar altında girildi.) 

Mevcut sorunların itici gücüyle sol çevrelerde yoğunca starteji tartışmaları yapılmaktadır. Almanya da önce Kautsky, sonra frankurt okulu, macaristanda Lucaks, fransada Althusser, italyada gramsci ve daha bir çok sosyalist düşünürün gündemi birbirine yakındır. Yine bu aydınların Sovyetler birliği ile ilişkilerinde de benzerlik vardır. Yer yer uzlaşmalar, hatta birleşmeler yaşansa da Lucaks örneğinde olduğu gibi ideoolji düzleminde ilişki HEP çatışmalı, sorunludur. İşte bu strateji tartışmalır arasında sivil toplum adı yeniden duyulmaya başlandı. Gündemin temelinde özellikle şu sorular vardı. 

-Devrim, devlet ile sivil toplum arasındaki ayrımı kaldıracağı yerde toplum karşısında yüceltilerek onu yutmuştur. Öyleyse sosyalist ideolojide devlet nereye koyulmalıydı? 

-Aynı biçimde Avrupa da devrim koşulları o kadar oluşmuşken, neden komünist partiler değil de faşist hareketler kitle desteğine ve iktidara ulaşıyordu. Toplum, aleyhine olduğu halde neden faşist hareketlere sempati duyuyor, onları iktidara alıyordu?
En temelde bu iki soru üzerinde yoğunlaşan aydınlar sorunun toplumdan mı, ideolojiden mi kaynaklandığı üzerinde duruyor ve yeniden avrupa’dan aynı ses yükseliyordu. 

Tartışmanın en önemli yönlerinden bii batı Avrupa ve Rusya pratiklerinin değerlendirilmesiydi. Faşizmin en temel özelliği olarak, sivil toplum ile devlet arasındaki ayırımın kaldırılmasıydı. Toplum, devletleştirilir, hatta toplumun her üyesi birer mikro devlet haline getirilmek istenir. Toplum ve devlet arasında çıkar ayrılığının bulunmadığı var sayılarak bireyin devletle özdeşlik kurmasını onun gibi düşünmesi davranması beklenir. Devletin bu alanen tanrılaştırılmasını gözleyen ve Sovyetler birliğinden de benzer yaklaşımlardan da yola çıkarak Stalin Hitler karşılaştırılmasına giden bir çok solcu düşünür ilişkisini özdeşleştirmeye kadar ileri gitmekten geri durmamıştır. Kişelirve yöntemeler arasındaki benzerliği öne çıkarak oradaki ideolojik ayrılığı görmeden yapılan değerlendirmeler, elbetteki ağır, haksız ve hayalkırıklığının verdiği subjektivizmle doludur. Kendi içinde siyasal, ideolojik değer taşısa da adil olmayan böyle fikirler adil olmadığı gibi, bir beklentinin geri tepmesi olarak da ele alınabilir. 

“Strateji ne olmalıdır?” sorusuna verilen eski yanıtlara yetersiz, çözümsüz kalışı, yeni bir strateji tartışmalarını altında yatan gerçerliktir. Kapitalizmin içsel çelişkeleri nedeniyle zorunlu olarak sosyalizmen evrileceği, bunun da tarihsel olarak proleterya devrimci görevler ve nitelik yüklediği gibi, ortadoks marksizminin determinize inanç kırılmıştır. Özellikel batı Avrupa da komünist partilerin gerileyişi, nazizmin yükselişi bu inançsızlığı daha da derinleştirdi. Aynı şekilde proplem haline gelen işçi sınıfının örgütlendirilmesi de tartışma gündemiydi. Parti pratiklerinden çıkan en önemli sonuçların başında sınıf bilinci ile sınıf arasında yüzde yüz bir orantının olmadığı vardı. bunun teorik perspektiften mi, parti pratiklerinden mi, kaynaklandığını yeni bir starteji oluşturmak açısından netleştirilmesi gerekiyordu. 

Bir üçüncü tartışma konusu da devletti. Devrimin gerçekleştiği ülkelerde toplumsal gelişmelerden çok, devletin büyümesi, güçlenmesi sorun olarak duruyordu. Eğer devlet toplumsal durumu bir yansımasıysa, (ki teoride öyle konuluyordu) Sovyetler örneğinde görüldüğü gibi, neden baskıcı ve büroktatikti. Ve bu baskı kime karşı, kime uygalınayıordu. Hem devletin proleter olması, hem de aynı sınıfın baskı görmesi ciddi bir çelişkiydi.
1925-40 yılları arasında söz konusu verilere cevap bulmak amacıyla yola çıkan batı aydınlarının, değişik konu ve yönlerde buldukları cevaplar giriş olmayan bir biçimde örtüşüyordu. 

Almanya’da önce Kautks parlamentarizmi teorileştiren aydın, frankurt okulu stalizmin ağır eleştirisiyle yola çıktı. İdeoloji pratik ilişkisinin eleştirisin dönüşen stalizmin eleştirisi bu ikisi arasında mesafe açmaya yöneldi. Teori pratik arasına koyulan bu mesafe düşünsel radikalizme yönelip pratikte paisfizme olmaktan kendini kurtaramadı.
Macaristan’da Lucas ekonomik sınıf ile sınıf bilinci ve mücadelesi arasındaki uçurumu kapatmanın yolu olarak (atfedilen bilinci) ve yüceltilmiş parti teorisini geliştirdi. Proleterya bilinç ancak tartışabilir ve bu görevleri üstten partinin rolü başattı. 

Yine Fransa’da Althusser egemen sınıfın bütün olanaklarıyla birlikte devleti de elinde tutuğu ve devlet aracılığıyla egemen ideolojinin toplumun her sahasına nüfus etmesi üzerinde durur. Devrim yapma önünde de yapılan devrimleri yenilgisinde de temelde devletin bu ideolojik aygıtlarının görülmediğini belirten Althusser mücadelenin de daha çok bu sahalarda yürütülmesini gerektiğine işaret eder. Onun yaklaşımında devlet ile sivil toplum arasındaki karşıtlık ilişkisi zayıftır. Ancak basit bir bürokratik aygır olarak değil, ideolojik güç olarak görmek, yeni mücadele stratejisinde etkili bir rol oynayacaktır 

Ve nihayet Gramci de sivil toplu devlet tartışmaları yeni bri düzey kazandı. Rejim tarafından bir hapishanede tecrit edilen Gramci, sosyalist güçlerden de tecriti göze alarak strateji tartışmalarına girişir. Önceliği Avrupa sorunlarına verir. Ve neden doğu (Rusya) vb. devrimlerinin burada gelişmediğini sorar. Bu cevap bulunuras, yeni bir starteji de oluşturmanın da önü açılacaktı. Doğu da daha da cisimleşmiş aristokrasinin hakim oludğuna işaret eder. Öncelik burada devlete ait, sivil toplum henüz zayıf peltemsidir. Böylelikle güçlü, katı olan devlet zayıf, siviltoplumu yönetmektedir. O halde doğunun straejisi devleti ele geçirmeydi ve bu doğruydu da. Buna karşın batının burjuva demokratik yapısı 19. yüzyıldaki zayıflıklarını gidermiş ve topluma hakim duruma gelmiştir. Bu devlet sivil toplumu kendisine verdiği güçle yürütmektedir. Onun arkasında oturmuş, bir sivil toplum vardır ve devletle olan mücadelenin başarısız kalışının arkasında toplumdan alınan güç vardır. Devleti ele geçirmeye çalışan her güç bu duvara çarpıp yenilenmektedir.
Gramci buradan yola çıkarak, gelişkin burjuva demokrasisine rağmen, neden bundan yararlanılmadığını sorgular. Çünkü sistemin sürmesi en azından halkın oyu ile onaylanmaktadır. 

“Birkaç yılda bir egemen sınıfın hangi temsilcisinin halkı parlamentoda temsil edeceğine ve ezeceğin ekarar vermek… en demokratik cumhuriyetler de de burjuva parlamenterizminin özü budur”
Lenin (Devlet ve Devrim 60) 

Gramci bunun “nasılını” sorar. En gerici, en faşist rejimlerin oy çoğunluğuyla iktidara yürüyüşünün klasik termüloji açıklayamamaktadır. Onun yanıtı “baskı” der. Ancak gramci’ye göre parlamenterizmi zaten bir devlet şeklidir, ve yeni bir devleti (sosyalist) başa çıkarır varlığı. Eğer parlamento varsa, zaten sosyalist bir rejime ihtiyaç yoktur. Burjuva demokrasisi bunu sağlar. Burada eşit haktan söz edilse bile, eşitlik yoktur. Dolayısıyla mevcut hakların kullanımında eşit olmayan olanaklar belirleyicidir. O halde bir mücadele sahası olarak parlamento küçümsenmemeli, ama ondan çok şey bekleme hayalciliğine de kimse kapılmamalıdır. Gramsci’nin bulduğu kilit kavram “rıza’dır ve rıza bu noktadan devreye girer egemen yalnızca devleti elinde tutmakla kalmamış, aynı zamanda diğer sınıflar ideolojik, kültürel yönden de baskı altında etkilemiş ve sistemi onlara benimsetmiştir. Bunun araçları ise benimse Althusser’in ideolojik aygıt dediği kurumlardır. Egemen sınıf kendi iktirdarını öncelikle bu manevi etkinliğine dayandırır. 

Dayandırır ki, onun da adı hegemonya (yönlendirmedir) sistem hegomonya sayesinde yürütülür ve tehlikeye girdiği hegemonyanın parçalandığı noktada bütün baskı araçlarıyla devlet devreye girer. Öyleyse egemenliğin yürüyüşü baskı ile desteklenmiş “rıza”da adayanmaktadır. Başat olan öğe rızadır. Ancak o tehlikeye girdiğinde son noktada belirleyici olan baskı devreye girer. Hatta uzun süren rıza, toplumda yozlaşmalar yaratır. Ve baskıya gerek duymadan da sistem yürür. Öyle olur ki, hiçbir baskı altında olmadığı halde halk sistemi onaylar ve hatta onu devrimcilere karşı savunacak hale gelir. buradan yola çıkan Gramsci mücadele stratejisini oluşturmaya çalışır. Doğuda güçlü olan devlete karşı hareketlliiliği esas alan manevra savaşınısavunur. Yani devlet hakim güçtür ve gerekli olan ona saldırıp ele geçirmektir ki, bu devrim anlamına gelir. oysa doğunun aksine sivil toplumun güçlü birşekilde devletin arkasında durduğu, onu desteklediği batıda devlete yönelik her saldırı sivil topluma çarparak yenilmektenkurtulamaz. O halde batıda asl olan devletle çarpışma ona ele geçirme değil, sivil toplumdaki çatışmanın sonuçlarıdır. Bu da mevzi savaşını gerektirir. Mevziler kazanılıp, buraya yerleşip yeni mevziler ele geçirmek için mücadele edilir. Bu hegemonyayı kurmak için devrim stratejisi yerine evrimi geçirmenin bir ifadesi olarak kabul görülebilir. Evrim stratejisi devlet iktidarı yerine sivil toplumu esas mücadele alanı olarak gördüğünde köklü bir değişikliktir. Gramsci’nin önemli katkılarından biri de sivil toplum teorisine getirdiği yeniliktir. O güne kadar svil toplum tanımları muğlaktır. Onun devletle, ekonomiyle bağları belirsizdir, daha doğrusu devlet dışındaki her sahayı anlatmak için kullanılır. Neresi devletin içidir, neresi dışıdır konusunda kimse mutabık değildir. Gramsci’de özellikel yeni olan sivil toplumu ekonominin dışında ele alınmasıdır. Ele alış biçimi, ekonomik ilişkiler alanının dışında, devlet ile ekonomi arasındaki üst yapısal ara kurumlar sistemi anlamındadır. “Ekonomik yapı ile yasama ve zorlama mekanizmalarıyla devlet arasında svil toplum yer alır.”  (Gramsci’den aktarar P. Anderson. Gramsci, Hegemonya/Doğu/ Batı sorunu/ stratejisi) 

Bu tanım da bir dönüm noktasıdır. Ve kendisinden sonraki çağıda damgasını vurmuştur. Tanım tam oturmamış, kesinleşmiş olsa da, Gramsci’de önemli bir açılım sağlamıştır. Görüldüğü gibi sivil toplum önce geleneksel toplum ile karşıtlık temelinde anlamını bulmuştur. Geleneksel olan tanımlanır ve bunun karşısında konularak anlamını bulmuştur. Tanımdaki ikinci aşama ise, devlet dışılıktır. Yani devlet resmi alan belirlenip bunun dışında kalanlarsa, sivil topluma yerleştirilirdi. Nihayet üçüncü aşama Gramsci ile ilk ifadeisni bulmuş, ve devletle ekonomi dışındaki üst yapısal kurumlar kast edilmiştir. Hem toplum , hemde dernek anlamını taşıyan “Societte” kavramı bundan sonra daha çok derneğe yakın duracak ve bu yakınlık git gide artacaktır. Tanımın evrimi soyut olandan somuta doğrudur ve somutlaşma yönünde Gramsci bir köşe taşıdır artık. Sonraki yıllar gelen kabul gören isimle “soğuk savaş yılları”dır. Soğuk savaş yıllarındaki genel politik atmosfer sivil toplum olgusuna da yaklaşımda da geçerlidir. İki süper toplum değil, iki süper devletin yaklaşımları pek garip olmayan bir biçimde örtüşmüştür birbiriyle. Demokrasi adına hareket ettiği iddiasıyla sosyalist bloğu diktatör olmaklay suçlayan kapitalist sistemin sivil toplumdan kastı anti sovyetik dernekleşmelerdir. Bu amaçla dernek oluşturmaya yönelmişv e derneklerden kapitalist propagandayı sosyalist sınırları –ki doğrudan giremezdi- taşırması beklenmiştir. Benzer bir biçimde sosyalist blokta sivil toplum örgütlerini birer politik araç olarak kullanmayı esas almıştır. Svil toplum örgütleri dünyanın her tarafına yayılmış olan devrimci hareketlerin geri cephesi, müttefiki olarak görülüp desteklenmiştir. Onu bir mücadele stratejisi olarak benimsemek biryana, varlığı reformizmi olarak anlaşılmış, ancak ikinci planda bir politik araç olarak desteklenmiştir. Svil toplumun görevi kapitalist rejimin teşhir edilmesiyle sınırlandırılıp destekler ve bu şartla verilmiştir. Şartlara uymayanlar ise, hiçbir zaman gerekli desteği bulamamıştır sosyalist bloktan. Yaklaşımlar benzerliği aynı siyasal havanın solumlanması ile ilgilidir. İkinci dünya savaşı sonrasında bir yandan bütün dünyada devrimci dalga yayılıp genişlerken, öte yandan aşılmış klasik sömürgeciliğin yerine yenisini oturmaya çalışan emperyalist eğilimler çatışır. Her ikisinin de önemli yöntemi; ideolojik, politik, kültürel yayılmadır. Bunu doğrudan ve kendi adına yapamazlar. 

Soğuk savaşın oluşturduğu denge durumunda birbirlerinin egemenlik sahalarına müdahale etmek bir savaş nedenidir ve kimse bunu istemez. Svil toplumlar bu boşluğu doldurmak için ideal bir araç olarak algılandı. Dışarıda sivil toplumlar desteklenirken, içte tam tersi bir durum yaşanır, her iki kutupta da öncelikle çaba örgütlere mali, siyasi destekler verilerek, etki altına alma, yönlendirme ve denetlemeye yöneliktir. Bu biçimiyle sistem açısından tehlikeli olmaktan çıkarırlar, böylece soğuk savaştan etkilenmek bir yana, soğuk savaşı kendisini yaşanır. Bu sivil kurumlaşmalarda her yanından çekiştirilen kendine yakınlaştırılmak istenen örgütlerden en çok, çok azı bağımsız kimliğini oluşturma gücünü göstermiştir. -ki bunun bedeli de marjinal kalmak, destek alamamaktır.- tüm yaşananlar yine de svil toplum örgütleri birer ajan örgüt konumunda ele almak için yeterli değildir. Finans sorunları ciddidir ve bu yüzden devletlerle büyük şirketlerle çoğu kez diyaloga girmek zorunda kalırlar. Burada tam bir kimliksizlik veteslimiyetten çok, karşılıkla yararlanmadan söz edilebilir. Bu yararlanmaların bedeli en çok sivil toplum örgütleri etkilemiş, onların zafiyetini zedelemiştir. Ancak yine de evrim ve gelişme sürecinde ilerlenmiştir. 1945-90 arası dönem sonuç itibariyle verdiği tüm zararlara rağmen, sivil toplum örgütlerine muazzam tecrübe sağlamış, yeni bir aşamaya geçişin zeminini sağlamıştır. 


Yazarlar: Gülbahar, Metin, Erdalan, Veysel
gulbahar, Son Güncelleme: 05.11.07