AnasayfaspaceHaberlerspaceYazılarspaceForumspaceBilgilerspaceYazılımspaceLinklerspaceResimlerspaceSitemapspace
Bulunduğunuz bölüm:   Anasayfa / Yararlı Bilgiler / Sivil Toplum

Yapısı Ve İşlevleriyle Sivil Toplum Örgütleri


II Yapısı Ve İşlevleriyle Sivil Toplum Örgütleri 

A-Devlet, Devrim ve Sivil Toplum Örgütleri 

Reel sosyalizm sistemin Rusya ve doğu avrupa’daki çöküşün konjoktörü baştan aşağı değiştirdi. Kimileri bunu kapitalizmin başarısı olarak görmek istese de, aradan geçen on yıllık süre içinde bunun böyle olmadığını anlaşıldı. Körfez’da, Balkanlar’da, Kafkasya’da yaşanan sorunlar sosyalist sistemi yıkan depremin artçı sarsıntı olarak değerlendirildi. Ama sorunlar emperyalist merkezlere 11 Eylül biçiminde yansıyınca durumun daha derin ve köklü olduğunu ortaya çıkardı. İki kutupluluk bir dengeyi ifade ediyordu. dengeyi sağlayan sol kutbunun yıkılışı, sağdakini de kendi başına anlamsız kıldı. böylece sorunun özü kapitalist uygarlığın çöküş süreci olması tartışıldı. Gerek maddi temel, gerekse de ideolojik kimlik tarafından aşılan sınıflı uygarlığın kendisidir. Sümerlerle başlayan uygarlık, insanlaşma sürecindeki rolünü ağır bedellerle de olsa oynamıştır. Onun varlığı antik yarardan çok, zarar getiren gerici bir niteliğe bürünmüştür. Temel karakteri sınıflılıktır. Sınıflaşma pratik bir olgu oludğu kadar, mitolojik, dini, giderek felsefi, hatta sözde bilimsel temellere oturtulan bir inanç ve bilinç meselesidir. Aynı zamanda tekniğin çok sınırlı bir üretime el veridği şartlarda ortaya çıkan fazla ürüe el koymak ve bunu tanrısal düzenin bir parçası olarak sunmakla başlar. Değişik ad ve biçimlerde her çağda varlığını sürdürür. Artık toplum yaşamının en temel sorusu üretimi sahiplenmek, ve pozisyonunu nasıl koruyacağıdır. Devlet de bu sınıflaşmanın bir ürünü olarak ortaya çıkar. Devlet daha çok belirli bir gelişme aşamasındaki toplumun bir ürünüdür. Bu toplumun kendi kendisi ile çözülmez bir çelişki içine girdiğinin önlemekte yetersiz kaldığı, uzlaşmaz karşıtlıklara bölündüğünün itirafıdır.” 

Köleci devletler geleneksel imparatorluklar, monarşiler ve nihayet ulus devletlerin mantığı aynıdır. Britanya krallığından amerikan feodalizmine, arap monarşilerinden İsviçre kantonlarına kadar ad ve biçimdeki bütün değişiklere rağmen, özünde yaşanan sınıflaşmanın ve hakim sınıf çıkarlarının korunması, güçlendirilmesidir. Bu yüzden Marks modern devleti bir “kurgu” diye niteler. Sümer rahiplerinin devleti icat ettiğini varsayarsak, sınıfsal özün de en çok egemen sınıf olan rahiplerin bu icada duydukları ihtiyaca bağlı olduğunu görürüz. Günümüzün ulus devleti akıl dışılığıyla buna en iyi örnektir. Ulus ve devlet gerçekte yan yana anılamayacak kategorielerdir. Türkiye örneğinde görüldüğü gibi, bir devletin sınırlarında birden çok ulus bulunabilir. Ya da arap örneğindeki bir ulusun bir çok devleti olabilir. Daha basında sınıflaşma ve sömürüyü ön gerektiren devletin halk devleti, ulusun devleti, özgür devlet diye tanımlanması Leninin deyimiyle safsatadır. 

En genel tabirle sınıflı uygarlık işte bu küçük bir azınlık adınaçoğunluğun ezilmesi, sömürülemsie ve eşitsizliktir. Bunun en kolay yolu ise, devlet gibi, bir baskı ve yanıltma aracına sahip olmaktır. Böylece sınıflı uygarlığın iedolojisini ezme, politikası da, devleti de ele geçirme olarak tanımlamak abartılı olmayacaktır. Egemenler HEP bunu yapmıştır. Ezilenler adına girişilen hareketlerde de aynı durum yaşanır. Bu kez sömürücü azınlık baskı altında tutulur, ezilenler devlete sahip olur. Bu diyalektir hem ezilenler, hem ezenler için geçerlidir. Batı kapitalizmi ile reel sosyalist devletin benzerliği gibi. 

Çağın temel çelişki sınıflaşma olunca siyaset yöntemi de doğal olarak parlamenterizmdir. Devrim, karşı devrim olgusudur. Sorunlarıyla birlikte parlamenterizm ayrı bir bölüm halinde işleneceğinden burada eele alınmayacaktır. Devrim 1776 Amerikan, 1789 Fransız örnekleriyle başlayan özellikle 20. yüzyıl boyunca esas alınan devleti ele geçirme yöntemidir. Temel toplumsal talepler, karşılanmadığı iktidar gücünün dengesiz bir biçimde dağıldığı şartlarda kitle hareketleri yaygınlık kazanır. Reform taleplerini uygulamak üzere örgütlenen kitlenen siyasal iktidarı ele geçirme hareektidir. Şiddet sıkça baş vurulan yöntemdir. Şiddeti besleyen ilk etken meşru siyasal yolların egemenler tarafından tıkatılmasıdır. Devrim, karşı devrim yönetmini zorunlu kılan bir diğer etken de iletişim olanaklarının zayıflığıdır. Kitlelere ulaşmanın onları bilinçlendirmenin başka yol ubulunmayınca şiddet iktidarı yıkmak kadar, kitlelere ulaşmanın yöntemi olarak da esas alınmıştır. Genel bir ayaklanma başlatma, şiddetle eylemelriyle panik havası yaratıp resmi düzeni bozma, siyasal kontrolünü zayflatarak, devletin daha baskıcı olmaya itme, baskıdan doğan tepkileri yine kitlesel hareketler yoluyla örgütlenme ve şiddet biçiminde iktidara yönetip onu alaşağı etme yerine kendisi oturma en kaba tabirle devrim mantığı böyle tanımlanabilinir. Talepler bireyci değil, toplumsaldır. 

Kısaca bu uygarlığın mantığına göre, toplum iktisaden sınıflara bölünmüştür. Burada iktisaden egemen olan sınıf, zor aygıtlarıyla devleti elinden tutarak diğer sınıfları basık altında tutar, sömürür, ezer. Ezilen sınfların tek yapabileceği devrimle devleti ele geçirmektir. Özellikle 20. yüzyıl bu anlayışın ibr ürünü olarak yaşandı. Devletin boğucu etkilerine karşın, devrimlerin etkili olabileceği, insanılğa nefes aldırabileceği inancı güçlüydü. Bazı başarılı girişimler, ona duyulan ilgi ve güveni artırınca dünyanın her tarafına yayıldı. Ardıdan karşı devrim süreçleri geldi. Özellikel 1989 balkan olaylarından sonra karşı devrim dah ada yaygınlaştı. Ancak çağın temel özelliği olarak sınıfılılık, sömürü ve onun aracı olarak devlet, temel niteliklerini olduğu gibi, korudu. Onu aşmanın yolu, yine onu yaratan nedenleri ortadan kaldırmakla mümkündür. Bu hem maddi temelde, hem de düşünce ve inanç yapısında ciddi değişikleri ön gerektirir. 

Belirtilidği üzer sınıflaşma bugün aç olan ve yarına korku ile bakan insanların zaten sınırlı olan üretimin sahiplenmesi olarak maddi bir temel bulmuştur. Ancak bununla sınırlı kalmamış, inançla, ideolojik kimlikle desteklenerek kendisini zorunlu hale getirmişti. Ancak başta bilimsel teknik gelişmelerin gücüyle çağımız bu sorunları aşmayı olanaklı kılmıştır. Her şeyden önce bütün insanlığın ihtiyacını karşılayacak bir üretim kapasitesini sağlamıştır. Aynı zamanda makinelaşma sayesinde insan emeği üretimin zorunlu bir aracı olmaktan çıkarılmıştır. Hem emeğin, hem de emek sahibi sınıfların niteliği değişiyor. İnsan emeğinin böyle üretken kılınması, sınılılığın madde temellerini giderek aşındırıyor. 

Paralel olarak insanlığın doğayı fethetme düşü bir gerçek haline gelmiştir. Sorun artık onun nasıl fethedeceğimiz değil, teknolojinin gücünden nasıl koruyacağımız ve uyumlu yaşabileceğimiz sorusuna verilecek cevaptır. Toplumsallaşma hayali bir dünya toplumu olabilmenin eşiğine varırken, artık toplum da bireyin çoğunlukta azınlığın haklarına yönelişini doğurmuştur. Kısaca maddi temele eşlik eden, bir ideolojik kimlik değişikliği de yaşanıyor. Demokrasi, insan hakları, ekolojik denge, cins eşitliği gibi değerler çağın temel çelişkileri haline gelmiştir. 

Üretim yapısı ile ideolojik kimliğin bu çatışmalı ilişkisinin, hatta kaynaşasının bir sonucu olan devletin yapısında da belirgin bir değişiklik göze çarpar. 20. yüzyılın ürünü olan ulus devlet bir çözülme sürecine girilmiştir. Kendi içinde bir ulusun devleti olmaktan çıkarken, dışardan da bazı yetkilerini ulus üstü kurumlara devr etmeye yöneliyor. Küreseslleşme sürecinin de desteleyici etkisiyle ulus altı ve ulusüstü birimlere gücünü aktarma eğilimi ulus devletin klasik yapısını dağıtıyor. 

Benzer bir şekilde işlevleri açısından da ulus devlet değişim sürecine girilmiştir. Devlet bugün GSHM’nin yarısını elinde bulunduruyor. Harcamalardaki askeri,sosyal denge giderek, sosyal alanın lehine değişiyor. Bugün bütün özelleştirme işlemelerine rağmen, devlet halen en büyük işveren konumundadır. Nüfusun önemli bir kesimine iş yaratıyor, istihdam yaratıyor, son yılların yaygınlaşan özelleştirme girişimleri bununla çelişik gibi görünse de, gerçekte yaşanan tam tersidir. Kamu şirketlerinin özelleştirmesi devlet kontrülünü inkar temelinde değildir. Sosyal hizmetler halen devlet tekelindedir. Olan şey ise, bunu hangi özel şirketin yürüteceğidir. 

Devlet açısından yaşanan derinliğine ve genişliğine bir yayılmadır. Gerek gücünü ulus altı, ulus üstü kurumlara devri, gerekse özelleştirme devletin sönmesinden çok, kaba biçimini değiştirdiğine birer kanıt olarak görülmelidir. Özel okullar, bankalar, işletmeler, hastaneler, tümüyle devlet dışı kurumlar diye nitelendirilemez, aksine devlet yaşamı belirleyebilecek bir düzeyde toplumun her yanına sızma eğilimindedir. İdeolojik manifilasyondan tutalım, borsa oyunlarına, modadan aile yapısının belirlenmesine kadar devlet görünmez bir biçimde bütün dokulara sızmıştır. Ancak burada temel ayırım noktası niteliğindedir. Eski kaba sınıfsal yaklaşım devleti açıklama gücünden yoksundur. Devlet bugün ve gelecek açısından egemen sınıftan fazla bir şeydir de. Devlet yapısındaki söz konusu değişikler, siyaseti de derinden etkileyecek kapsamdadır. Eskinin temel sorusu “devleti kim elinde tutuyor?” meselesi iken, bugün asl olan “toplum yaşamı nasıl örgütlendirilmelidir?” sorusudur. Siyaset açısından Gramsci’nin deyimiyle gözle görülen devlet, bir tüldür, ardından güçlü bir toplum yer alır. Topluma rağmen, devletleşmek, onu sürdürmek giderek zorlaşıyor. Dolayısıyla siyasi aktörlerin yönelimi devletten çok, topluma doğrudur. Devleti ele geçirme stratejisi olarak devrim, karşı devrim yöntemini de gereksizleştiriyor. Uluslar arası bütünleşme süreci buna eklenirse, devrim yapmak ya da yapılsa bile, dünya sistemine rağmen onu sürdürmek gittikçe olabilirliğini yitiriyor. Sistem devrimlerin yaşam zeminini kurutuyor, boğuyor, başarılsa bile muhalif olan devletleri aşan bir model oluşturamadıkları, hatta Rusya pratiğinde görüldüğü üzere yer yer gerisine düşüldüğü görüldü. Benzer şekilde ajitasyon propaganda ve örgütlenme olanaklarını muazzam bir biçimde artıran ileşitim, teknolojisinin eski yöntemleri gereksiz kılıyor. Devlet ve devrimin uğradığı değişiklikler el bette sınıflaşmanın, sömürünün bittiği anlamına gelmiyor. Devlet halen masum değildir; politiktir, hale direnen sınıflaşma da hakim olanın yönlendirme ve zorunlu kalınırsa, baskı aracıdır. En geri olanından, en modernine kadar devlet bir geçiş sürecindedir ve bu süreç tamamlanmaktan çok, devam eden bir yapıdadır. Yaşanması kaçınılmaz olan evrimine adım atılmıştır ve çağımız buna tanıklık ediyor. yeni durum gereğince esas olan devrim, yani onu ele eçirmek değil, gereksizleştirmektir. 

Çağdaş demokratik uygarlıkta devlet yıkılarak, parçalanarak değil, yavaş yavaş hurdalık bir malzeme konumuna getirildikten sonra tarihin çöp sepetine atılmaktadır. Doğrusu ve gerçekleşir olaın da budur. Bu en eski uygarlık aracının yerine, kurulan yeni baskı aracı olarak devlet değildir. Tersine herkesin tüm kurumları ve toplumun üretken emeğine dayalı genel adalet ve özgürlük ölçülerine en üst düzeyde temsil eden ve denetleyen bir genel koordinasyon aracıdır… bilimsel teknik devrimler insanlığı her zamankinden daha fazla bu gerçekçi hayaline yaklaştırmıştır.

Yazarlar: Gülbahar, Metin, Erdalan, Veysel
gulbahar, Son Güncelleme: 10.11.07