AnasayfaspaceHaberlerspaceYazılarspaceForumspaceBilgilerspaceYazılımspaceLinklerspaceResimlerspaceSitemapspace
Bulunduğunuz bölüm:   Anasayfa / Yararlı Bilgiler / Sivil Toplum


Sivil Toplumun Yapısı Ve İşlevleri


B- Yapısı Ve İşlevleri 

Gerek klasik devlet ve toplum yapısının ve gerekse de ona karşı mücadele yöntemi olan devrim olgusunda yaşanan bu önemli değişikler mücadele stratejilerini de buna uygun olmaya zorlamıştır. Sivil toplum tartışmalarının günden güne şiddetlenmesinin altında yatan neden de budur. Tanımlar muhletiftir, ancak en temel vurgu, genel vurgu geleneksel toplumla devlet dışında onlarla çatışmalı ilişki halinde iktidarı değil, dönüştürmeyi esas alan kurumlaşmalar olması yönündedir. Ancak sivil toplum örgütlerin tek bir tanıma sığdırması mümkün görülmediği gibi, onun renkli yapısına, doğasına da uygun değildir. 

Önceki bölümlerde sivil toplum örgütleri tartışmalarının evrimsel bir çizgiyi izlediği kendini sürekli genişleten bir tanımlaşma süercinde bulunduğunu belirtilmişti. 19. yüzyıla kadar daha çok geleneksel toplum karşıtlığıyla anılır. Anlaşılırken, sonrasında devletle ilişkisi temelinde ele alınmıştır. Birinci dünya savaşı ve Ekim devrimi pratiklerinden sonra toplumsal mücadelelerde yaşanan sorunlar sivil toplum örgütlerin tanımına da yansımış ve stö yalnızca bir devlet karşıtlığı, geleneksel toplum dışılığı değil, aynı zamanda bir hareketliliği ima edecek şekilde kullanılmaya başlanmıştır. Daha çok edimsel bir çağrışım yaratan stö genellikle tek başına değil, hareket,mücadele,örgüt gibi fenomenlerle birlikte anılmıştır. 1925-40 süreçlerinde bu anlam tam oturmamış, belirginleşmemişken, tanım evrimini sürdürerek bugünlere gelmiştir. Edimsel yönü tanımda başat duruma gelmiş, hatta onu ele geçirmiştir. Kendi başına svil toplum kavramı pek bir şey ifade edememektedir. Onu bir dernek, kurum ve örgğüt olarak algılamak ve öylece kullanmak yaygındır. Örgüt sözcüğü geçsin ya da geçmesin, sivil toplum denilince bunun bir örgüt olduğunu hemen anlaşılabilmektedir. 

Stö ler gerek yeni çağın sorunları gerekse de geçmişe ait, ama çözelemediğinden halen sorun olarak varlığını koruyan meselerle uğraşır. Harekete geçme nedenleri; cins celişkisinden spora, kültürden ekolojiye, insan haklarından kültür sorunlarına çok geniş bir yelpazeyi kapsar. Temel amaç belirlenen hedef doğrultusunda geçme ve sorunu çözümlemedir. Bütün toplum veya toplum sorunlarının bütünü gündemine almaz. Aksine oldukça kesin belirlenmiş ve odaklanmış hedefleri vardır. Hedefin daraltılıp bir noktaya odaklanması, onların en belirgin özelliklerinden biridir. Aksi halde çok geniş tutulan hedef, hem başarılı olmayı güçleştirir, hem de devletleşme perspektifini gerektirir ki, bu sivil toplumun karşıtına dönüşmesi anlamına gelecektir. Oysa amaç bu örgütlerde hiçbir zaman iktidar ve devlet değil, onu dönüştürmektir. 

Aynı şekilde stö ler salt bir sınıf örgütü de değildir. Belirlenmiş biramaç çerçevesinde bir araya gelen, heterojen bir yapıya sahiptirler. Onların geleneksel sağ ve sol çizgi, liberal, muhafazakar, işçi burjuva gibi, tabirlerle anılmamasının altında da bu homojen olmayan yapıları yatar. Üyeler gündemine aldıkları amaç etrafında birleşir, harekete geçer, onun dışında bağımsız davranış sergilerler. 

Bu hareketlerin sabit aktörleri yoktur. Hareketin doğasındaki devingenlik buna çok fazla elvermez. Somut durumlara göre, kendini dönüştürecek, esneme kabileyetine sahiptirler. Böyle olunca işçiler, yoksul köylüler, burjuvazi gibi, sabit aktörlerle de yürümez. Aktörlerini toplumun her kesiminden alsalar da, ağırlık orta sınıfa ve zamanının çoğunluğu işsiz olarak geçirenlere kaymıştır. Özellikle sosyal hizmetler sahasında istihdam olunan kesimlerin bu hareketlere ilgisi son yıllarda giderek artık gösteriyor.
Daha geniş bir perspektifle bakılırsa, görülecektir ki, stö yalnızca bir mücadele yöntemi değil, çağın kendisidir. Ve onun özelliklerinin hepsini bağrında taşır. Bugünü en iyi tanımlayan kavram; sınıflı uygarlıktan,demokratik uygarlığa geçiştir. Özellikle buradaki kilit kavram, geçiştir. Geçiş damgasını yaşam biçiminden ilişki tarzına, düşünce yapısından mücadele yöntemine kadar, her yere vurur. Eski yapı aşınma sürecindedir. Ancak yenisinin tam oturması da henüz mümkün görünmemektedir. Eskinin kuruyan yapısından yenisi bir filiz biçiminde ise, geçiş süreci yaşanıyor demektir. İşte bu geçiş karakteri sivil toplum için de geçerlidir. Onun geçiş karakterini en iyi yansıtan bazıları; 

A-Temsili Demokrasi ile doğrudan demokrasi arasında geçiş olarak sivil toplum, 

b-Toplumsal ile bireysel olan arasında bir geçiş olarak sivil, 

c-Siyaset ile siyaset dışı arasında bir geçiş olarak sivil toplum,

A-Sınıflı uygarlık bir açıdan demokrasi mücadelesinin de tarihidir. Toplum yönetiminin sorun olduğu günden bu yana halkı yönetimi (demokrasi) ile bir elitin yönetimini  diktatörlük, oligarşi vvb. Savunan iki eğilim HEP mücadele içinde olmuştur. Bizim amacımız kendi başına bir araştırma konusu olan demokrasiyi incelemek değil, ancak konumuz gereğinde değineceğiz. Bütün tanım farklılıklarına rağmen, demokrasiyi felsefik, ideolojik bir kategoride ele almak, daha doğru bir yaklaşım olur. Hatta onu ideolojiksizleştiren çağın tek ideolojisi olarak niteleyenler de var. 

“Demokrasiye ilişkin bir çok tanımlama yapılabilir. Sınıf karakteri uzlaşmacılığı, barışçılığı üzerinde uzun boylu durulabilir. Teorik ve pratik gelişmesi derinliğine açımlanabilir. Kendi başına bir uygarlık sistemi olmadığa belirtilebilir. Fakat ilk defa tüm halklar, kültürler, ideolojik, ekonomik ve politik tercihler adına en kapsamlı bir arada barış içinde gelişme ve yarışma olanağının çok yetersiz de olsa, gerçekleştiğini söylemek mümkündür.” (Parti Önderliği Savunmalar, Cilt 1. Sayfa 366)
ancak yine de demokrasinin sınıf kimliği konumuz açısından öneminden ötürü açımlanabilir. Uygarlık bir kere sınıflı olunca demokrasi de onun çıkarlarını gözeten bir nitelik taşır. Atina Kent demokrasisi, İslami demokrasi, burjuva demokrasisi, proleter demokrasi HEP bir sınıfın egemenliğini gözeten nitelik taşır. Özleri sınıflılıktır. Lenin demokrasinin diğer fenomenlerle anılmasının gerektiğini belirtirken, en azından sınıflı uygarlık tarihi açısından haklı bir tespit yapar. Tek başına bir demokrasi tanımlaması ancak yeni bir uygarlık açısından mümkün olabilir. 

Günümüz burjuva demokrasisinin biçimi temsili parlamenter sistemdir. İlk örnekleri 12. yüzyılda ortaya çıkmış olsa da, parlamento kapitalist çağa özgüdür. Söz konusu örnekler 12. yüzyılda bile olsa kapitalist uygarlığın ilk nüveleri olarak ele alınabilinir. Üstelik tam olarak temsili de sayılamazlar. Çünkü bu monarşik ya da mutlakiyetçi rejim parlamentolarının halkı temsil yeteneğinden söz edilemez. Daha çok üstten seçilmiş bir elitin hükümdarı halk karşısında temsil edilmesidir. Böyle bir durumun yeterince parlamenter sayılamacağı açıktır. En iyimser olasılıkla danışma meclisidirler. Ama son karar yine de hükümdarıdır. Onun çıkarlarına en uygun olanıdır.
Esas niteliğiyle halka siyasete katması ve devletle sivil toplum arasındaki ilişkileri ayarlaması bakımından parlamenterizm 19. yüzyılda yaygınlaştı. Siyaset ile ekonominin ayrışması ile, olanaklı hale gelen halkın yönetime katılması, seçilmiş temsilçciler aracılığgıyla gerçekleşecekti. Geleneksel ortaçağ devletlerinin ağır baskısıyla karşılaştırıldığında kendi çağında büyük bir ilerlemedir. Ve bu demokratik gelişme halkıyla, aydınıyla büyük bir coşku uyandırmıştır.
19. yüzyılın sonu 20. yüzyılın başında parlamento sorunların tartışılma yeri, utoplumsal uzlaşma ve uyumun sağlanabileceği bir güvenlik aracı olarak görelmeye başlandı. Yüzyılın başında yaşananlar parlamentonun burjuva niteliğini öne çıkarmış ve demokratik yanı tartışmalık hale gelmiştir. Özellikle avrupa’nın bir çok yerinde diktatörlükler faşist partiler, parlamento yolu ile iktidara gelmiştir. Bu halk düşmanlarının yine aynı halkın oylarıyla iktidara gelmesi, şaşkınlık yaratan bir gelişmeydi. Halk temsilcilerinin gerçekte kimi temsil ettiği de kuşkuyla karşılanınca parlamenterizm ilk dönemlerdeki o manevi değerini de yitirdi. 

Parlamentonun eski imgesi en iyi Jacobenlerde görülmüştü. İmgenin özü idealist siyasetçilerin canını dişine takarak halkın sorunlarının tartıştığı, çözümler ürettiği, ulusun kaderlerini tayin ettiği yer biçiminde oluştu. Son yüzyıl pratikleri bu imgeyi baştan sona yıpratmıştır. Artık parlamento şöyle algılanır olmuştur; bomboş tartışmaların yapıldığı, kimsenin kimseyi dinlemediği, herkesin esnediği, konuşmaların yapıldığı, masaların yumruklandığı, kavga düğüşlerin eksik olmadığı, hatta silahların patladığı, asıl işleri olan hükümet dışında her işin görelebildiği bir curcurna ortamı olarak algılanır parlamento. Bu parlamentoları güzel yeri ise, dekorları, koltukları, simitresi vs. parlamentonun manevi değeri ve algılanışın trajikomik hikayesi böyledir. 

Böylece parlamento artık manevi değerinden çok, başka bir yol bulunamadığından ayakta kalan bir yönetim biçimi haline geldi. Kısaca kötünün iyisi olması, onun yaşam gerekçesidir. Yeni varlık nedeni, maneviyatını yitirererek prağmatik birhal almıştır. Bağrında böyle ciddi sorunlar yaşayan parlamenterizm; 

1-Pek tranı iktidara taşımakla, 

2-Ancak dört-beş yılda bir seçilir ve gerektiğinde değiştirilemiyor olmakla, 

3-Her seçimde oyların bir kısmının (Bazen yarısının) meclise taşınamamasıyla, 

4-Hem tek başına iktidarlar, hem de koalisyonlarla hızla karar almamasıyla, 

5-Pek çok şeyin gizli olma gerekçesiyle yalnızca hükümetçe biliniyor ve uygulanıyor olmasıyla, 

6-Meclis dışı GLADİO benzeri örgütlerin etkinliğine maruz kalışıyla, 

7-Dış güçlerin, lobilerin, uluslar üstü kurumların baskısı altında kalışıyla, 

8-Medya spekülasyonları ve kamuoyu baskısına göre hareket edişiyle ve daha sıralanabilecek pek çok nedenle güvenilirliğini önemli oranda yitirmiştir. 

Söz konusu sorunların da zorlamasıyla içine girilen arayışlar sivil toplumu gündeme getirmiştir. Stö ler gerçekte temsil edilemeyen toplumun temsilini sağlayabilecek araçlardır. Öncelikle gerçekten halkın çıkarlarından doğar ve hızla harekete geçerler. Dış güçlerin baskısı altında kalmak bir yana onlara karşı parlamentoyu güçlerin bir denge sağlama gibi, önemli işlevler görürler. Hem parlamentoyu pek çok konuda uyarabilir, harekete geçirebilir, hem de onun üzerine gitmekten korktuğu sorunlara yönelmenin güç ve yeteneğine sahiptirler. 

İletişim teknolojisindeki gelişmeler doğrudan demokrasiye geçiş için umut ışıkları yaklış olsa da ne teknik, ne de kültürel yapı henüz buna hazır değildir. Temsili demokrasiden doğrudan demokrasiye ilerleyen evrimsel çizgide kesiklerin, kırılmaların oluşmaması açısından stö ler çözüm gücü rolünü oynarlar. Stö ler dışında henüz bu boşluğu dolduracak güç yoktur. Ve kendisi bunun için ideal bir alternatiftir. 

B-insanlık sınıflı uygarlık tarihi boyunca toplumsal mücadeleden vazgeçmemiştir. Köle isyanlarından dinsel hareketlere kadar, köylü ayaklanmalarından işçi komünlerine kadar, mücadele kesintisiz bir süreçtir. Yalnızca sınıfsal olarak değil, cinsel, etnik, kültürel sömürüye de maruz kalan toplumun buna yanıtı örgütlenme, ayaklanmadır. Her birey kendini böyle bir hareketin içinde ifade etmiş, beklenti ve umutlarını ait olduğu toplumunkilerle birleştimiştir. O toplumun kendisi olmuştur ve toplumunkiler dışında özel beklentileri pek azdır. Ancak kapitalist toplum, gerek üretim alt yapısı, gerekse de, ideolojik kimliğiyle bunu aşmayı olanaklı kılan bireyciliği geliştirebildi. Bireycilik toplumunda erimiş birey geleneğini parçaladı. İlk kez kapitalist çağda toplum olmak büyükbir avantaj, bir sinerji olmaktan çok, bir feragat olarak algılandı. Birey ilişkiye geçip toplum oluşturduğunda kendini bir kenara bıraktığı taviz veridği duygusuna kapılmış, ama yine de toplumsal olmanın dışında bir yol görememiştir. Bu zoraki yürüyüş bireyi parçalamış, onun yaşamını kamusal ve özel diye ikiye ayırmıştır. Bireyin kamusal ve özel kimliği çoğu zaman uyumsuz hatta çatışmalı geliştiğinden ruhsal bir sıkışmaya maruz kalmıştır. 

Bu parçalanma da iletişim teknikleri, medyanın gücü de devreye girince denge kamusal alanın lehine bozulmuş, ama özel olan hiç birzaman yenilmediği, yok olmadığı gibi, isyan olanaklarını gözetmiştir. Görünüşte en bencil gibi duran bireylerin, hepsi yalnız, ama yalnızlığında bile aynı olmuştur. Bu anlamıyla bireycilik, tersine işleyen bir mekanizmadır. O kadar güçlenmiş, hasmına o kadar sindirmiştir ki, ona dönüşmüştür. Ama bu asla eskisi gibi bir toplumsallık da olamamıştır. Toplu yaşanan yalnızlık kavramı kapitalist insanın ruhunu ve o ruhun hoşnuzsuzlu3ğunu anlatır. Çağın en temel sorunlarından biri de işte bu bireyinher yanına sızan kamuyu dengeleyecek bir sistem oluştumaktır. 

Eğer bugün toplumsal sorunların hepsi çözülmüş olsaydı “toplum karşısında birey savunusu” haklı ve gerçekti olabilirdi. Ama orta çağdan kalma olanlardan kapitalist olanlara kadar yığınla toplumsal sorun halen gündemde çözülmeyi bekliyor. Kürt sorununda görüldüğü üzere 21. yüzyıla girmişken bile, orta çağdada açıklanamayacak inkarcı, imhacı yaklaşımlar dururken, toplumsal sorunların çözüldüğünü hiç kimse iddia edemiyor. Bunlar çözülmediği sürece tekrar tekrar varlığını duyuracak, gündemin başına yerleşecek, türden sorunlardır. 

En gerçekçi olanın toplumsal alanla bireyselin kaynaştıracak iç içe çözümleyecek yöntemler bulmaktır. Sivil toplum geçiş çağının ifadesi olarak buna adaydır ve idealdir. Stö toplumsal alanı bizzat yürütmek, desteklemek kadar, bireysel olanı da gözetir. Hatta bunu bir adım daha ileri götürerek, bireysel sorunları toplumsal bir hale getirip gündeme sokar. İşlenen temalar incelendiğinde görülecektir ki, bir çok örnekte aslında pek toplumsal olmayan bir sorun örgütlenme, eylem yoluyla toplumsal hale getirmiş sorunlardır. Örneğin deniz kablumbağılarının korunması ilk başta toplumsal gibi gözükmez, ama bunun için bir örgüt kuruldu ve eyleme geçtiği anda artık toplumsaldır. Aynı zamanda stö ler bu sorunun artık yalnızca bir deniz kablumbağaları olmadığını, ekolojik nitelik kazandığını iddia eder ve çoğu zaman başarılı da olur. Bu noktadan sonra ekoloji herkes için problem olduğundan, onu yaygınlaştırarak yeniden başka bireylere ulaştırır. İşte sivil toplum bu açıdan bireysel olanın toplumsala, toplumsal olanı da bireysele dönüştüğü bir iç içeliği sağlar. 

Bir çok düşünür kadın sorununu yeni çağın hareketleri için en iyi örnek olarak verir. Onların savunduğu toplumsaldır. Yani çoğunluğun çıkarınadır. Eşit hak kısıtlamaların kaldırılması, ayrımcılığın giderilmesidir. Ama yalnızca bununla yetinmeyip özgün cinsel kimliklerinin gözetilmesi, onu pratikleştirecek olanakların sağlanmasını da talep ederler. Bu açıdan bir yanıyla eşitliği savunurken, öte yandan ayrılığın özgünlüğün vurgusu yapılır, mücadelesi verilir.
Özetle stö ler, pek sanıldığı gibi, temel toplumsal sorunlara duyarsız değildir. Onları işler, savunur, hatta amaç edinir, ama vurguyu ötekine (bireysele) de yapar. Çoğunlukta da azınlığın genel olan da özelin haklarını savunur ki, bu tam da onun geçişsel karakterini yansıtır. Bu özellikleriyle stö ler çağın en kritik sorunlarından birine yanıt olma iddiasında en güçlü adaylardır. 

C-Elitize olmuş siyasetten halkın da katıldığı siyasete geçişin ömrü uzun değildir. Önceki bölümlerde tartışılan parlamento halkın siyasete katılım biçimi olarak gelişti. Ancak bu yöntemin neden ve nasıl sorunlara yanıt olamadığı da görüldü. 

Toplumu sınıflara ayıran ve çıkarların en temelde ekonomik konumlanma temelinde belirlendiğini esas alan giörüşün ulaşacağı yer şu olur: Karşıtlıkları uzlaşmaz temelde olan sınıfların yapabileceği en doğru şey, diğer sınıflara karşı çıkarlarını korumak, ve bunun için siyasal aktivitenin geliştirilmesi gereği siyaset ise, en son noktada iktidarı hedefler. Devletle uzlaşmaz, karşıtlık içinde bulunan rakip sınıfları bastırma aracıdır. 

Özellikle 20. yüzyıl ne kadar hümaniter olursa olsun, iktidara yönelen ya da ona ulaşan güçlerin nasıl karşıtına dönüştüğü konusunda ibret verici pratiklerle doludur. Baskı 
aygıtına ulaştığı anda diğer toplum gruplarına yönelik tutumu hiç de beklenildiği gibi olmadığı görüldü. Reel sosyalist pratik bunun en iyi örneğidir. Kısaca siyaset doğası gereği devleti ister, devlet iktidardır ve iktidar niyetlerin üstünde varlığını bilinen yol ve yöntemlerle sürdüren bir gerçekliktir. İktidarın bir yanının da bu paradoks bulunurken, ötede de depolitizasyon vardır. Kitleleri siyasetten uzaklaştırma, ilgisizleştirme iktidarların mantığıdır. Alternatif bırakılmaz, ya de politizasyon kabullenecek ya da ipliği pazara çıkmış geleneksel siyaset yöntemlerine baş vurulacaktır. Üstelik sunulan siyaset şanşı bugün için Machravelli’nin çağındakinden daha kötü bir öne sahipken, yapılır. Bu onun zamanın siyaset kötü, ama gerekli bir iş olarak görülürken, bugün hem kötü hem de gereksiz olarak algılanır. Adeta ya çirkin, ya da aptal olmak arasında bir seçim yapmaya zorlamak gibidir. Doğru olan hiç birini istememektir. Ama nasıl siyaset ile siyaset dışı arasındaki geçişin yöntemi olarak svil toplum bu nasıl sorusuna cevap olarak ele alınmalıdır. 

Sivil toplum kişisel olan politiktir, esprisiyle hareket eder. Siyaset yaşamın en mahrem sayılan sahalarına kadar sızmıştır. Gerçekten sanat, kültür, spor, ekonomi, aile okul gibi, her sahaya sızan siyaset inkar edilemeyecek bir olgu haline gelmiştir. Bir defa iş buraya geldiktensonra onu inkar etmek, egemen siyasete teslim olmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Sivil t oplum bu noktada devreye girerek, en kişisel gibi görünen, en siyaset dışı olarak değerlendirilen, sorunları mücadele sahasına kaydırarak siyasallaştırır. Ancak burada önemsenmesi gereken yönü onun geleneksel siyasetin aksine, iktidarı hedeflemeyip, onu dönüştürmeyi esas almasıdır. Aynı şekilde projelerinin hedeflerini sınırlı tutan, odaklaştıran ve tüm toplumsal beklentileri birlikte gündemine almayan, siviltoplum örgütleri bu yanıyla da eski siyasal anlayıştan uzaklaşır. Svil toplumun bu konuda başarılı adımlar atması, beklenen de çok daha önemlidir. Hem geleneksel siyasetin felç eden, tıkatan yapısı aşılmış olacak, hem de popüler kültürün apolitize eden, yozlaştıran çemberinden çıkılmış olunacaktır 

Sivil toplum örgütlerinin temel niteliklerinden biri de esneyebilirliktir. Güncel bir amaç doğrultusunda örgütleniş, harekete eçerv e amacına ulaştığı noktada ya dağılır, ya da kendini dönüştürerek yeniden planlar. Mevcut siyasal politikalar gibi kendini dayatan tıkayıcı yaklaşımları yoktur. Esnek oluşu, onu hem korur, hem de güçlendirir. Hem hantal statükonun (devletin) boşluklarından bu sayede yararlanır. Manevra olanağını bulurken, hem de onun gerek ideolojik, gerekse de pratik saldırılarından korunabilir. Yaşam ivmesini bu kadar arttığı çağımızda esnek olmamak, yerinde çakılıp kalmak, en kısa sürede gericileşip aşılmakla eş anlamlıdır. Öyle ki, bugün işkenceye karşı çıkan bir dernek, yarın idama sonra da hücre sistemine karşı konumlanmaya hazır tutmalıdır kendisini. 

Sözkonusu örgütlenmelerin biçimi de kendine hasdır. Sınıflı uygarılğın mantığı tanrı kul üst alt biriminde şeklenince örgütlenme biçimi de doğal olarak hiyerarşiktir, dikeydir. Bunun en iyi örneği devlet bürokrasisidir. Tekniğin ve ideolojik kimlikteki tanrısallığın gücü incelendiğinde görülecektir ki, sınıflı uygarlık açısından hiyerarariş en geçerli yöntemdi. Alt, üste tabidir, kararlar üstten alınarak, alta taşırılır. Ve hükmetmeye dayanır. Alttan üste hareket yalnızca rapor yani bilgilendirme biçiminde olur. Taban karar mekanizmalarına katılamaz. Sınıflı uygarılğın en demokratik örneklerinde bile işleyiş yine böyle dikeydir. 

Ancak görüldüğü gibi, svil toplum örgütleri çıkar birliğine dayalı gönüllü birlikteliklerdir. Böyle olunca alt üst ilişkisinin hükmetmenin gereği de kalmaz. İletişim teknolojilerinin gelişmesiyle herkese ulaşmanın kolaylaştığı çağımızda hiyerarşi daha da anlamısz hale gelmiştir. Üyelere her an ulaşma imkanı varken, katı bir işleyiş zorunlu değildir. Bu açıdan en demokratik örgütlenmelerdir. Örneğin sınıf örgütleri maddi hayat şartalrının zorlanmasıyla belirlenmişken, svil toplum örgütleri tümüyle gönüllülüğe ve kişisel tercihe dayanır. Demokratik olmasının altında yatan neden de budur. Burada yükselme gibi, bir durum söz konusu olmadığından hükmetme, kariyerizmden çok, ydayanışmacılık öne çıkar. Bu dayanışma hem kendi içinde hem de diğer örgütlerle ilişkilerinde geçerlidir. İlişkiler yalnızca pratik birliğe dayanan ittifak anlayışıyla değil, aynı zamanda bir duygusal birliğe de çağrıştıran dayanış kavramıyla açıklanır. 

Çağ sorunlarını çözmeye aday oluşuna rağmen, sivil toplum hareketleri tümüyle güvenlikte ve tehlikelerden arınmış değildir. Onlar için en önemli problemlerin başında devletle olan ilişki sorunları gelir. devlet karşıtlığı temelinde tanım bulan sivil toplum örgütleri yine de kendisini tümüyle devletten arındırmış değildir. Devlet tartışmalarında onun klasik anlamıyla küçülmüş görünmesine rağmen, gücünü, yetkilerini tabana doğru dağıtarak yayıldığı, bu anlamıyla genişlediği belirtilmiştir. Yalnızca okul, aile, cezaevinin devletin ideolojik aygıtları olması bir yana, devet bazen en radikal, en devrimci görünen örgütlerin bile içine sızacak kadar genişlemiştir. 

Bu şartlar altında sivil toplum örgütlerinin kendini devlet anlayışından korunması da, güçlüklerle karşılaşır. İdeolojik bombardıman altında kendi svil kimliğini kourma gerçekten problemdir. Devletin sürekli suni gündemler yaratma, hedef belirleme ve yönlendirici yapısını dikkate almayan sivil toplum örgütlerinin kendini koruması mümkün değildir. 

Diğer bir sorun da finansaldır. Ekonomik karakterde olanları başta olmak üzere pek çok örgüt mali sorunlarını karşılamak için devlet ya da büyük şirketlerle ilişkiye geçmek zorunda kalır. Finansor güçlerin örgütü etkilemesi ya da denetim altına alması ihtimal dahilindeki, bir tehlikedir. Hatta pek çok örgüt ideolojik kimliğine rağmen, birer reklam örgütü haline de gelmiştir. Bunu önlemenin yolu ise, bir yandan devlet dışı kimliğini korumak, ideolojik eğitimken, diğer yandan finans sorunlarını çözmek için halka doğru bir eğilim göstermesidir. Bunu başaramayan pek çok örgütün böylesonuçlarla karşılaşması sıkça yaşanan bir durum oldu. Özellikle bazı sahalara girmek, devletler, şirketler için sakıncalı ya da zordur. Gerek teşhir olmuş yapılarıyla, gerekse de hassas siyasi dengelerin dikkate alınmasıyla sivil toplum örgütlerini bu amacın birer aracı haline getirmek daha avantajlı hale geldi. Hem esnek hareket kabiliyeti yüksek, hem de maliyeti az olan svil toplum örgütleriyle çalışmak, devletler ve şirketler için ideal yöntemdi. Adeta bir yeri ele geçirmek isteyen orduların öncü birlikleri haline getirilmek istemi karşısında sivil topulm örgütleri bağımsızlıklarını pek çok örnekte koruyamadı. Buna düşmemek adına sığınılan muhalif partilerin yaklaşımı ise, devletten farklı olmadı. Sivil toplum örgütleri açısından bu tehlike kesinlikle önensenmesi ve bertaraf edilmesi gereken, onu yozlaştıran niteliktedir. Tuzağa düşmemek, ancak ideolojik kimliğin sık sıkıya korunması ve politik durumun göz önünde bulundurulmasıyla mümkündür. Aksi durumda nerede devletin, nerede toplumun hizmetine girileceği kestirilemez ve tedbir alınamaz. 

Devlet sızıntılarının doğrudan etkisi kadar, dolaylı etkileri de vardı. sınıflı uygarlığın hiyerarşik, bürokratik kültüründen tümüyle arınmış olduğunu hiçbir örgütlenme iddia edemez. İnsanların zihniyetinde yer etmiş olan hiyerarşi sıkı tedbir alınmadığı anda kendiliğinden hayata geçen bürokrasiyi yaratan bir olgudur. Bu durum, devletin ve devletçiliğin temel mantığıdır. Fakat sivil to plum örgütleri insandan insana (yatay) ilişkiyi esas alır. Bu onun karakterinin bir gereğidir. Gözetilmediği ve bürokaritkleştiği anda artık karşıtına dönüşmüş olur. Sonuçları ideolojik, pratik kayıplardır, amaçtan kopmanın yanında, hantallaşma, hatta tutucu karakter edinmenin yolunu açan bürokratikleşme sivil toplum örgütleri için en ciddi tehlikelerden biridir. 

Esnek yapısı nedeniyle sivil toplum örgütleri en çok çarpıtmaya maruz kalan olgulardan biridir. Gücünün çözümleyici yeteneğinin farkına varan her güç, onu kendi çıkar ve anlayışına uygun ele alma istiyecek özüyle bağdaşmayan biçimlere büründürülüyor. Çarpıtmaların başında Avrupa ben merkezci anlayış gelir. kendini bütün uygarlığın yaratıcısı olarak lanse eden anlayış, hemen hemen her uygarlıksal adımı da Atina kent devletlerine bağlar. Aslında buna zorunludur. Eğer gerçekten tarihsel bir bakış açısıyla ele alınırsa, kendisinde Ortadoğu uygarlığından beslendiği ortaya çıkacak ve ben merkezcilik aşılacaktır. 

Bu anlayış sivil toplumun zaten kelime itibariyle de Avrupai oludğu modern çağda geliştiğini iddia eder. Eğer köküne inme gereği çıkarsa da, hemen Atina kent demokrasilerine başvurulur. Oysa tanımlama yapılırken, görüldü ki,sivil toplum kesin belirlenmiş değil, sürekli oluşum halinde bir kavramdır. Toplumsal mücadelenin ulaştığı düzey, büründüğü şekil olarak algılamak en doğrusudur. Ancak temel özelliği geleneksel olmayışı, ve devlet dışılığıdır. Bir yanıyla ilerici, diğeryanıyla da devlet olma iddiası taşımayan sivil toplum örgütleri Avrupai değil,ilk toplumsallığın ve devletin yaratıldığı alanlarda çıkmıştır. En yüzeysel mantıkla bile olgunun ancak karşıtıyla birlikte varlığını düşünen herkes neolitik devrim ve Sümer rahip devletinin yeşerdiği zemin olarak Ortadoğu nun sivil toplum örgütlerine de beşiklik ettiğini çıkarabilecektir. Konuya ileriki bölümde değinileceğinden yalnızca şunu belirtmekle yetiniyoruz. Sivil toplum, batıda zirveye ulaşsa bile, kökleri Ortadoğu uygarlığına uzanır. Eğer devlet dışı anlayışı sahipse, eşkıyalardan tutalım, tarikatlara, bazı gerilla hareketlerinden tutalım, intifadalara kadar her toplumsal hareket bu açıdan incelenebilir. Çağının ve hareketin nitelikleri onun ne kadar sivil toplumcu olduğunu belirleyecektir. Eline silahı alan, ya da tanrıya inanan herkes devletçi olmadığı gibi, geleneksel de değildir. Olayların böyle yorumlanması Avrupa benmerkezciliğin bir yorumudur. 

Yazarlar: Gülbahar, Metin, Erdalan, Veysel
gulbahar, Son Güncelleme: 05.11.07