kEditor - Yararlı Bilgiler / Sivil Toplum / Hz. Muhammed ve Sivil Toplum

http://www.keditor.com/bilgi_sivil_toplum_121.html


Bulunduğunuz bölüm:   Anasayfa / Yararlı Bilgiler / Sivil Toplum


Hz. Muhammed ve Sivil Toplum


Hz. Muhammed

M.S 6. yüzyılda yaşamış olan Hz Muhammed Mekke de dünyaya gelir. Mekke, Arabistan yarım adasının ticaret merkezi olmaktadır. Araç çölleri Bizans sasani ve Habeşistan imp çevresinde geniş topraklardan oluşmuştur. Bu üç imparatorluğun kesişme noktalarından biridir Mekke. Diğerleri ise Medine ve taif olmaktadır. Bunların şehirleşmesi uygarlık merkezleriyle girilen ticari, ilişkileri bağlı olmuştur. Tüccarlar sadece mal alışverişi değil, fikir alışverişinde de bulunmuşlardır. Ve belki de maldan daha fazla fikir alıverişi şehirleşmede etkilidir. Hz. İbrahimin Allah (el) etrafında birleştirmeye çalışğı kabile yaşamı devam etmektedir. Doğru, musa ile İbrani kabileleri yehova etrafında birleşerek, kavimsel bir evrimle ile İbrani krallığına ulaşmışlardır. Ama bu geleneğin olmasına rağmen, hala bir çok kabilenin kendi bağımsız tanrısının varlığı devam etmektedir. Özelikle çölde yaşayan bedevi kabilelerinin inanç yaşamıdır bu. Sümer, mısır etkisi devam etmektedir. Çevresinde bulunan uygarlık merkezlerinde Hıristiyanlık ve Zerdüştlük iktidardadır. 

Yahudilik ise kavim dinidir. Yehova kendisine üst kavim olarak İbranileri seçmiştir. Hıristiyanlık, Bizans imparatorluğunun resmi dini olduktan sonra özelikle beşinci yüzyıl sonrası kurumlaşma ile beraber inançta dogmatikliği yaşamaktadırlar. Gelişen felsefeyi kullanması, (eflatun, Aristo) devlet ideolojisine uygunluğuna ulaşmasını sağlarken, karşısında savaştığı roma sistemine benzeşerek yöneticçiliği öğrenmiştir. Özellikel roma imparatorluğunda şehirlerden köy yaşamına ve üretim ilişkisine dönüş, (bu neolitiğe dönüş değil) Hıristiyanlığı feodalizmin ideolojisi haline getirmektedir. Gericileşme yaşanmaktadır. Zerdüştlük de sasani imparatorluğunun yönetim aygıtının elinde Hıristiyanlığın yaşadığını yaşamakta, inançta dogmatizme girmektedir. Yeni düşüncelere ve tartışmalara izin vermez. Maninin tüm dinlerin sentezi olarak çıkan ve akıl yönü inançtan daha önde olan öğretisi gericileşen Zerdüşti mağ rahipleri tarafından engellenmiştir. M. S. 216 da sasani hanedanlığı ile aynı zamanda doğan Mani'nin ideolojik hareketi gerici rahipler sınıfını aşabilseydi, belki de sasani imparatorluğu romaya kadar yansıyabilecekti. Manicilik, tek tanrılı dini dogmalardan farkıl olarak biraz Avrupa Rönesanssına benzeyen bir akımı oluşturabilirdi. Arap çöllerini bedevi göçebelerinin yaşam tarzının biraz da toprak belirlemektedir. Kurak çöl ikliminin kuru toprağında tarım yapılamaz. Yaşam ağırlıklı tek düzedir. Kabile hatta klan tanrıları bu tek düze yaşamın yansımasıdırlar. Yeryüzünde kabile şefi şeyhin sorumluluğu gökteki tanrıya vermiştir. Daha çok doğa ve toplumla ilişkilenmeden ve yaşamın ahlak normlarından sorumludur bu tanrı. Geçim kaynakları ağırlıklı deveye dayalı çobanlıktır. 

Bir kısım Arap şehir merkezlerinin etrafında yerleşik yaşama geçmiş köyçükler oluşturmuştur. Hurma yetiştirerek yaşamını örgütlerler. Şehir merkezlerindekiler ise, çoğunlukla ticaretle uğraşırlar. Aralarında biraz da birbirine zorunlu olan ilişkiler oluşmuştur. Hurma, deve ve ticaret malzemesi mallar alış verişin (değiş tokuş) geliştirdiği gibi, karşılıklı sıkı bağları da oluşturur. Kültür semitik kabile kültürü olan ata erkildir. Kadın yine semitik bir kavim olan İbranilerdeki gibi siliktir. Hatta yaşamasına bile fazla izin verilmez. Muhammedi açığa çıkaran yoksul Arapların uygarlık merkezleriyle zadlık gösteren yaşam çelişkileridir. Değişim ihtiyacı kendini dayatmaktadır. Bunun için öncelikle yeni ideolojiye ihtiyaç duyulmaktadır. Hz. Muhammedin öncelik hedefi sıkı kabile bağını çözmek olmuştur. Sıkı bağlarla birbirine bağlı olan kabilecilik, değişimin ve uygarlaşmanın önünde engel olmaktadır. Oysa kavimsel dönüşüme ihtiyaç duyulmaktadır. Daha önce musa da kabile birliğnii yaratmak, esas olandı, Muhammed ayırıca ata erkil kültüre karşı da savaş açar. Tutucu, zihniyete darbe vuran kabile yaşamı ile, ticaretin uygarlaştırıcı rolü ve açığa çıkan yeni fikirler gerilim yaratmakta, çözümü üretecek önderliksel çıkışa ihtiyaç duymaktadır.

Hz Muhammedin Mezopotamya topraklarında köleci üç imparatorluğun güç odaklarının elinde ışığı sönmeye başlayan, Yahudilik, Zerdüştlüğün içinden bedevi ve yarı yerleşik Araplara İslamiyete ışık olarak çıkmaktadır. Her üç inançtan ayırca ilkel kabile kültüründen yararlanacaktır. İbranilerin yanı sıra bir kısım arap kabilelerinin öncülüğünde yeni yükselen sınıf olan tüccarları esas almaktadır. Arap uygarlaşmasının ve orta sınıfın etrafında gelişeceğinin farkındadır. İslamiyetin kurallarını ticarete bağlı yaşamı ve ilişkileri göz ardı etmeden, ama geleneksel arap kabile ata erkil kültürünü de değiştirmeyi hedefleyerek oluşturur. Cehalete karşı savaşarak çağa uygun yaşam koşullarını oluşturacaktır. Eşi hateci amca oğlu ali, ve özgür bıraktığı kölesi ile peygamber olarak yaşadığı ilk birliktelik, cehalete karşı yürütülen savaşın ilk adımı olmaktadır. Aile, akrabalık, kölelik ilişkisi ideolojik birlikte dönüşüme uğratılmaktadır. Aslında aşılmak istenen konfederasyonlaşma sonucu sıkı bağlarla bağlanmış olan kabile yaşamıdır. Kadının horlanması üzerinden gelişen fuhuş, ticari mantığın sonucu gelişen mülkiyet ve yağma kültürü akraba bencilliği her kabilenin ayrı tanrısının ortak manevi (inanç) bağını kıran iç bölünme vb. gibi nedenlerle yozlaşan yaşam siyasi birliği engellemektedir. Hatice ile evlilik, aşk evliliği değildir. Hatice’nin istemiyle gelişmiştir. Muhammed de ki arayışları gören Hatice bu arayışlara maddi ve manevi desteği sunarak hem kadın olarak dayatılan konumunu reddetmiş hem de kadın erkek ilişkisine kadın iradesine katarak, ileri bir boyut kazandırmıştır. Ali ile akrabalık bağları siyasi bağlara dönüştürülür. Köle zeydin azad edilmesiyle yen ideolojiye inanç çerçevesinde miladını doldurmuş olan Bizans, sasani ve Habeşistan köleci imparatorlukları aşılmaktadır. 

Muhammed’den çok Allah kavramı üzerinde yoğunlaşır. Mekke Şam arası yaptığı kervan gidiş gelişlerinde yol üzerindeki tapınaklarda kalan kimi Yahudi kahinleri ve yine Masturi rahipleri ile yaptığı sohbetlerinde onların tanrıya yükledikleri anlamları dinlemiştir. Hıristiyanlığın Katolik kilisesi tarafından sapkın tarikat olarak ilan edilen nasturi inanışı eflatun ve Aristo’nun felsefesiyle yoğrulmuştur. Muhammedi en çok bu rahiplerin öğretisi etkiler. Araplar için yeni kavramlarla yüklü siyasi bir birlik için kurulacak devletin allahı nasıl olmalıdır? Varlığı ve inandırıcılığı hangi zeminde yükselmelidir. Devletin otoritesi hem biliği sağlamalı, hem de düzeni. Hem cezalandıran olmalı, hem de adalet dağıtan. Muhammed Allah birdir ve ondan başka tanrı yoktur derken, ibrahimi geleneği sürdürmüş, her kabilenin ayrı tanrısı olan putları kırmıştır. Yine Allaha yüklediği doksan dokuz sıfatla ki çoğu siyasi karakterlidir. Onu hem cezalandıran, hem de adalet dağıtan tek otorite kılmıştır. Her şeyi gören ve bilen, yaratılan olmayan, yaratıcı ve sırlarla dolu Allah yavaş yavaş şekillenen devletin kendisidir. Ondan şüphe etmemek, inanmak ve sabırlı olmak gerekir. Sümer mısır devlet şekillenmemsi, üçüncü kez tarih sahnesine çıkmaktadır. Allah gökyüzündedir. Yeryüzündeki her şey onun suretinin bir parçasıdır. Yarattıkları içinde insan ise, eşrefi mahluk olmaktadır. İnananların birbirine üstünlüğü yoktur. Sevgi, saygı, yardımlaşma Allaha yakınlaşmaktır. İnanmayanlar ise, katli vaciptir. 

Devlet, kral, imparator gibi, tanrının yeryüzü temsilcilerinden uzaklaştırılır. Tanrı krallk yoktur. Ve krallara kulluk yapmak günahtır. Zaten Muhammed tanrının elçisidir. Ne tanrıdır, ne de tanrının gölgesi. Oysa kendisinden sonra kurulan devlet, Allahın tüm özelliklerini taşıyan kurumların toplamı olacaktır. 

Muhammed öğretisini geliştirmek için, medineye göç eder. (hicret) Mekke kabile konfederasyonlarının otoritesini derin yaşamaktadır. Aşılmaya izin vermezler. Merkezi uygarlıklarla da işbirliği yaşamaktadır. Sasani, pers, Bizans ve Habeşistan imparatorlukları güçlü olmakla beraber hantal bir yapıya sahiptirler. Ve halkların acılarını dindirmek yerine, derinleştiren durumundadırlar. Gelişen İslamiyet çok dinamik bir güce sahipken, diğer taraftan ideoloji ile acı çeken insanlara seslenmekte, kurtuluş vaad etmektedir. İnananlar ve doğruluktan sapmayanlar tanrı katında ödüllendirileceklerdir. Mekke de otorite gevşektir. Ticari alış veriş yoluyla yeni fikirleri de taşımaktadır. Yeni bir uygarlık merkezi yeni şehir devleti olmayı yaşamaktadır. Muhameddin başarısı Mekke ye yaptığı hicretin sonucu olmuştur. Çünkü başka bir yerde gelişme imkanı yok denecek kadar azdır. Mekke’de ilk yaptığı iş, müminlerden (inananlardan) oluşan bir konfederasyonlaşma gider. Bu aşirete yada aile bağlarına bağlı bir birlik değildir. Bu birliğin dışında kalanlar ise, çelişkileri derinleştirme yerine uzlaşır. Allahın elçisi olarak peygamber tüm yetkiyi yavaş yavaş elinde toplamakta, camiyi kurarak örgütlenme işini geliştirmektedir. Allahın yeni kurulan Arap biriliğini (müminler birliği) yaşamıyla en ince ayrıntısına kadar ilgilenir. Buyruklarını elçisi Muhammed aracılığıyla göndermektedir. Tek tek bireylere seslenmekte, tek tek bireyleri kullaştırmaktadır. Zaten İslam kelime anlam olarak “boyun eğendir”. Eşrefi mahlukat olmak, Allaha boyun eğen olmaktır. Kahhar, hakim, malik ve ezeli ve ebedi olan Allaha. Yüce bir tanrıya inanmakla özgür sorgluyan bir birey olmak, birbiriyle çelişir. Muhammed tanrının iradesine mutlak itaat eden, hakimiyeti altına giren bireyi mümin kabul eder. Ve bizdendir der. Doğru, yeryüzündeki putlara ya da putların kendisi olan (tanrı kral) nemrutlara kulluktan bireyi kurtararak, onu onurize eder. Ama birey bu sefer askeri, siyasi, politik doksan dokuz sıfatla donatılmış, allaha boyun eğmektedir. Allahın varlığına birliğine peygamberin onun elçisi olduğuna ve bir gün hesap vereceğini, iman etmesi ve bu inançla yaşaması yeterlidir. Karı koca büyük küçük ilişkisi, hayvanların nerede otlatılacağı, neyini yenip ne yenmeyeceği, kimlerle savaşılacağı, nasıl alış veriş yapılacağı vb. yaşamın tüm kuralları zaten Allah tarafından belirlenmiştir. Seslenilen birey için, yapılması gerenken sadece ve sadece bu kurallara uymaktır.
Muhammed de kadının içinde bulunduğu koşulları değiştirme noktasında arayış oldukça yoğundur diyebiliriz. Mardukla ölümcül darbeyi yiyen Tiamat, yine semitik ata erkil kültürün sahibi olan Hz. İbrahimle ve ardılı Musa ile, yaşamda hiçleşen ve hor görülen olmuştur. Hıristiyanlıkta Meryem, sadece çocuk doğuran kadının konumunu simgeler. İsa kadına kimlik kazandırmaya çalışsa da fazla başarılı olamaz. İnsanlık için ön gördüğü değerlerden, kadın muaf kalır. Erkeğin yanında onun mülküdür. Muhammed de her ikisini aşan bir arayış söz konusudur. Hatice neolitiğin tanrıçalarına yakın bir role sahiptir. Muhammendin en çok güç aldığı ve belki de o olmazsa, kendisinin de başarılı olmayacağı konumdadır. Sadece maddi destek vermemiş, öngörülüğü ve bilgeliğiyle Muhammed’e esin kaynağı olmuştur. Hatice’nin Muhammed’e eş olarak seçmesi de kadın olarak onurunu koruma çabasıyla bağlantılıdır. Ayşe ye yoldaşım demektedir. Eşit insanların yoldaşlığını gerçekleşebileceğini düşünürsek, bu önemli bir söylemdir. Bazı kabilelerde kız çocuklar diri diri gömülürken, bu kültürle savaşmak, belki de ideolojinin başarıya gitmesinde en önemli etken oldu. Adı olmayan kadın, yarım insan konumuna yükselir. İki kadının şahitliği bir erkeğin şahitliğine eşitlenirken, koşullu da olsa, mirastan pay almaya başlar. 

Cennet anaların ayağının altında serilir, bunların yanında zina gibi, iki cinsin beraber işlediği suçlardan ceza kadına verilir. Ne siyasi, ne de ekonomi yaşamda yeri yoktur. İnsan için kutsanan bir çok şey (ilim gibi) aslında ağırlıklı erkek için kutsanmıştır. Kadın başı kapalı, evine ve erkeğe bağlı konumunu zorlasa da değiştiremez. Bu noktada çok çaba harcasa da, Muhammed semitik Arap kültürünü fazla aşamaz. Uzlaşarak çok sınırlı değişime uğratır. Muhamedin ölümünden sonra başlayan dört halife dönemi (Hülefai Raşidi) 632-661 fetihler ve iç çatışmalarla geçer. Fetihler ağırlıklı olarak Araplara karşı geliştirilir. Mısır, Suriye, Irak, çok kısa sürede fethedilirken, İran da özelikle parth bölgesinde sınırlı da olsa direniş yaşanır. İran’ın fethide bu direnişe rağmen ,çok zorlayıcı olmaz. Fetihlerin bu kadar çabuk gelişmesinde aslında belirleyici olan öncelikle İslam’ın ordu gücü değil, köleci imparatorlukların sultası altında acı çeken ve hoşnutsuz halkların verdiği destektir. Gerici İslamın ordusu dinamikken, (gerilla tarzını uygular) imparatorlukların düzenli orduları hantal bir yapıya sahiptir. Bu fetihnlerle tam oturmamış olan İslam öğretisinin sonucu Muhammendin ölümüyle esneyen kabile birliklerinin iktidar hedefli çatışmaları geçici de olsa durdurmuştur. İslam özellikle halifelik döneminde başarısını tamamlar. İndustan aral denizine ve Senegal e kadar sınırlar genişletilir. Bizanslar savaşmaktan çok, uzlaşmayı yeğlerler. Bu fetihler iç bunalımı çözmekle beraber, yeni bunalımları da getirir.

Genişleyen toprakların ve kabalıklaşan kitlelerin yönetilmesi gerekmektedir. Üçüncü halife Osman dan sonra iktidarı ele gezirme savaşı içte kargaşa dolu bir dönemi yaşatır. Osman gibi emevi aşiretinden olan muaviye, ali nin halifeliğine karşı savaşır. Kendisi şam valisidir. Uzun süre İslamiyeti kabul etmemiş, ona karşı savaşmıştır. Uzlaşma, ekonomik çıkar üzerinden gelişir. Yine siyasi nüfusunu İslam içinde eritmek istemez. Bununla birlikte kitleselleşen ve büyüyen İslami karşısına alacak güçte olmama gerçekliği vardır. Yapılması gereken yaratılan değerler üzerinden iktidarını geliştirmektir. Bunun için de inanmak çok önemli olmadığı gibi, muavinin de İslama gönül vermiş olduğunu söylenemez. Muaviye ile 661 yılında emevi hanedanlığı kurulur. İçte kinle bilinen bu hanedanlık iktidarını Ali’nin katil ve İslam’ın devrimci özünü sürdürmek isteyen Hüseyin’inin yoldaşları ve ailesiyle kerbala da şehit düşürülmesinin üzerinden geliştirdi. Karşı devrimle iktidara gelmedir yaşanan. Yönetmeyi bilenler, yönetici olmuşlardır. Yönetim entirakalarını Suriye Bizanssın denetimindeyken öğrenirler. Devlet modelinde köleci pers imparatorluğunun hemen hemen taklidi yaşanır. Yeniden köleci sistemin kurumlarına zihniyet yapısı ve ruhuna geri dönüş yaşanmaktadır. Arap kavmi öne çıkarılır. Fethedilen yerlerde Müslümanlaşma zorla yapılırken, yöneticiler ya işbirlikçi kesimden, y ada Araplardan yapılır. Adaletsizlik ve zülüm İslam devrimini özüne tam ihanet şeklini alır. Oysa köleciliğin yarattığı zihniyet ve ruh yapılanması ile siyasi kurumlarının aşılabileceği hz. İbrahim geleneğine dayanan Hıristiyanlık ve İslamiyet kanıtlanır. Halifelik dönemi fetihleri başarısını bu geçek üzerinden sağlanmıştır. Emevilerle aşılanla uzlaşma vardır ve çok derin açılar yaşatmaktadır. Topraklara malik devlet adına el konulmakta, ya da toprak sahiplerinden köylülerden yüksek vergiler toplanmaktadır. Müslüman olmayan ise, ayırca vergi ödemektedirler. Ticarete zorluk getirilmez, çünkü Arapların elindedir. Siyasi iktidara geri geleneksel yaklaşımlardan gıdasını alır. Hz. Muhammed’in cehalete karşı savaşında geriye cehalet yaşamına dönüş vardır. Semitik ataerkil kültür öne çıkar. Kadın Muhammed’in arayışlarının gerisine savrulur. Musa da olduğu gibi, şeytana yakın özellikle ele alınırken, diğer yandan zevk ve sefa yaşamının nesnesi haline getirilir. Cariyelikle hareme giriş başlamıştır. Emevi hanedanlığı iktidar hedefiyle çıkış yapmış, daha başlangıcında geleneksel ölçüler ve resmi toplumu oluşturmayı istemiştir. Egemen zihniyet sahiptir. Biraz da bu sebeple İslamiyet kendi dönemlerinde sınırların içine kadar götürdüğü gibi, yönetimsel kurumlarını da oluşturmuştur. Muhalif çıkışlar ve baş kaldırırlar yoğun yaşanmış, mezhepler ve tarikat örgütlenmeleri yaşama damgasını vurmuştur. Sünni mezhebinin temsilciliğini de resmi olarak kendisi yapar. Zerdüştlükten maniciliğe, Mazdeizmden batini hareketle tüm muhalif güçler Şiilik mezhebinde örgütlenir ve ikidara emevileri yıkarak çıkarlar. İslamın özüne dönme çabası içinde kerbala mirasının üzerinde yükselen Şiilik, hz. Muhammedin akrabası olan Abbasi hanedanlığı ile, ebu Müslim öncülüğünde iktidara çıkar. Emeviler Suriye merkezliyken, iktidar Bağdat a taşınır. Daha hareketin başında ebu müslimin katli, Abbasi çıkışını İslami devrimin özüne dönüş çizgisini baltalar. Tarihi rolünü oynayamayacaktır. Yönetim merkezileştirilir. Merkezileşen yönetime ordu ve mahkemeler bağlanır. Enteryalist yönü önceliklidir. Bu hem farklı inanışları hem de farklı etnik kimlikleri kucaklamıştır. Abbasilerde ifadesini bulan sadece farklı etnik, ve kültürel yapılar değil, ezilen sosyal tabalar olmuştur. Abbasiler dönemi aynı zamanda İslamın aydınlanmaya doğru geliştiği bir süreci ifade eder. Aydınlanmada dil Arapça da olsa katkıyı temelde sağlayan yerli halkların kendilerini ifade etme alanı bulan kültürleri olmuştur. Arap şovenizminin kalkması, yerlilerin başları dik bir şekilde hem sosyal, hem de kültürel alanda isteklerini dile getirmeleri sağlar. Zaten İslamın başlangıcında sınırlı da olsa soru sorma ve tartışma vardır. Muhammedin kendisi inançtan daha çok akla önem vermektedir. Aklın felsefe ile inancı aşacağını görmekte, kendisini son peygamber olarak ilan etmektedir. Zaten Allahın sözlerinin toplandığı kurandan daha çok peygamberin hadisleri, siyasi yaşamda daha fazla rol oynamaktadır. Abbasiler döneminde hadisler yeniden derlenmiş ve tartışmaya, yoruma açılmıştır. Basra okulu ile, küfe okulu bu tartışmaların yürütüldüğü yerdir. Felsefe düşünce biçimine kelam adı verildi, ve bununla hem vahiyler, hem de hadisler yorumlanmaya aydınlatılmaya çalışıldı. Kaldı ki, eflatunun Hipokrat ve aristonun kitapları ile bir çok edebi eser, Yunancadan Arapçaya çevrildi. Bunların yanında tüm arap ve iranın tarihi kültür birikimleri İslama aktarıldı. Yoğun tartışmalar ve üretilen eserler Ortadoğu da büyük bir canlanmaya neden olmuştur. Belki de bir Rönesans düzeyinde. Tıpta, astronomide, bir çok eser verildiği gibi, sanatta, mimaride ve bilimde de önemli gelişmeler yaşanmış, kültür tarihine önemli yapıtlar bırakmıştır. 

8. yüzyılda başlayan bu sürece içtihat adı verilir ve 13. yüzyılın başlarında Osmanlı imparatorluğu son verene kadar sürer. Abbasi hanedanlığının emevilere karşı geliştirdikleri hareket ezilen ve sistem dışı kalan tüm kesimlerin katılımıyla başarılmıştır. Dar Arap kavmine dayalı devletin aşılması vardır. Aklı, inancı sorgulayan, tartışan ve yorumlayan olarak öne çıkarması, bireyin yeteneklerini önünü açar. Her alanda eserlerin üretilmesi, sonuç olarak ortaya çıkmıştır. Kadının konumu çok ciddi değişim yaşamış mıdır? Sanmıyoruz, harem kültürü sürer. Akıl sadece erkekte vardır. Ve aslında öne çıkan erkeğin aklıdır. Fakat toplumun yaşamında özellikle Zerdüştlük, manilik, mazdeizm, Alevilik vb. öğretilerinin serbest bırakılması, kendilerini ifade edebilme özgürlüklerinin önünün açılması vardır ki, bu öğretilerde kadını erkekle eşitleme ve kadını saygın kılma vardır. Neolitiği yaratan Aryen topluluklarını tanrıça kültünün derin etkisini taşıyan bu öğretiler, med ve pers topraklarında sınırlı kalmıştır. 9. 13. yüzyılar. İsalm dünyası acısından bunalımın yoğun yaşandığı yıllardır. Sosyal adaletsizlik, köleci zihniyetin karşısına mezhepleşerek tarikatlaşarak çıkar. Resmi mezhep olan sunilik tarafından sapkın olarak nitelen bu mezhep ve tarikatlar sürekil çatışma konusudurlar. Moğol saldırıları ve haçlı saldırıların yıkıcılığının yanında tutucu ve bağnaz iktidar güzleri hiçbir etnik ayrıma gitmeksizin, halka derin acılar yaşatmaktadır. Tasavur ve mistik hareketleri bu acıların ürünüdür. Tanrıyı arama, kurtacı (Mesih) bekleme bu hareketlerin temel temasıdır.bu yüzyıllar Türklerin de Ortadoğu ya geldiği İslam ordularında paralı askerli yaptığı yüzyıllardır. Hem toprakların verimliği hem de İslamın açığa çıkardığı gerçekler çekici olmaktadır. Bu geliş daha sonra boylar halinde olur ve İslam dini fazla zorluk çekilmeden kabul edilir. Boyların oluşturduğu birlikler önce Selçuklu sultanlığı, sonra da Osmanlı imparatorluğunu fetihlere işgallere ve yağmalamaya dayalı ortaya çıkarır. Daha önce İslamcı devletler açığa çıkan ordu ve yönetim örgütlenmeleri temel alınarak, geliştirilir. Yenilik devşirmelerdir. Ordu da yeniçerileri oluşturulurken, yönetimde de tamamen islamı öğretiye bağlı sultanın kulu olarak yetiştirilen bu devşirmeler önemli rol oynarlar. Müslüman ve Türk olmayan halklardan toplanan devşirmeler ileride yaşanacak isyanların önemli bir nedeni olacaktır. Osmanlı devlet sistemi farklı inançlara saygılı olsa da, resmi din, İslam, mezhep ise sunilik olmuştur. Basir çok tarikat desteklenerek muhalefet gücü olmaları engellenir. (Bektaşilik, kaldırılır) vakıflar ve ahilik gibi, meslek örgütlenmeleri devlet denetiminden kurtulamazlar. İmparatorluğun denetimi dışında ve kendisine muhalefet olabilecek hiçbir düşünce ve inancın örgütlenmesine izin verilmez. İçtihat yasaklanır. Çünkü akıl öne çıkmakta, deliller sunmaktadır. 7. ve 12. yüzyıllar arası üretilen tüm felsefik, tıp, astronomi, edebiyat vvb. Eserler zındıklıkla suçlanarak yasaklanır. Batının hayran olduğu ve en çok yararlandığı ibni sina İslami doğuda yasaktır. Sühreverdi derisi yüzülerek katledilir. Selçulklu döneminde alamut kalesine çekilerek örgütlenen ismaili tarıkatı bu sebeple hasan sabah öncülüğünde savaş başlatacaktır. İnanca dayalı bir örgütleneme gibi görülse de, özünde hem etnik aşağılanmaya, hem de toplumsal adaletsizliğe tepki yatmaktadır. 15. yüzyılın başlarında şeyh Bedrettin’in başlattığı başkaldırı önemlidir. Bedrettin’de de düşünce ve vicdan özgürlüğü temeldir. Hükümet halkın özgür oylarıyla seçilmelidir. Saray, saltanat, yeniçeri, tekkeler, hep zorbalığın ürünleridir. Ve kabul edilmemelidir. 

Toplumcu bir öğretiye sahip olan Bedrettin’e göre, tanrı dünyayı yarattı, ve insanlara verdi. Bu yüzden dünyanın toprakları ve üretilen ürünler insanlığın ortak malıdır. Ayrıca tanrı insanları eşit yaratmıştır. Ne erkek kadından, ne de yöneten yönetilenlerden üstün değildir. Bedrettin’de halkın örgütlenmesinin ve düşüncesinin söyleyebilmesi yasak olduğu Osmanlı sistemine karşı gizli ve silahlı örgütlenme gelişir. Ezilen köylülüğe dayanan bu hareket acımasız katliamlarla bastırılır. Türk sultanlarının hoş görüyle yaklaşmadığı hemen hemen tek mezhep olan Şiilikte sürekli gizli örgütlenme ve baş kaldırırların öznesi olacaktır. Osmanlı devlet yönetimi orduya ve feodal toprak beylerine dayansa da, padişah Allahın gölgesi konumundadır. Sümer, mısır uygarlıklarında açığa çıkan, tanrı krallar Osmanlı padişahlarıyla yeninden tarih sahnesine çıkmıştır. Bütün tebaa padişahın kuludur. Birey kullaşmaya inanarak vardır. Akla dayalı gelişim ve deliller, tanrıyı gök yüzünde tanrının gölgesinin yeryüzünde red anlamına gelir ki, bu da kafirliktir. Kadının konumu Musa geleneğini aşmayacaktır. Saraylarda hareme kapatılan kadın, eved babasına, abisine kocasına kapatılır. 18. ve 19. yüzyıllarda gelişen batılılaşma arayışı, bazı çalışma alanlarını kadına açsa da, (ki, bazı örgütlenmeler de yaşanır) bunlar mevcut zihniyeti ve bu zihniyete bağlı statüyü etkilemeyecektir. 

Yazarlar: Gülbahar, Metin, Erdalan, Veysel
gulbahar, Son Güncelleme: 10.11.07

     

 Yukarı çık