Ortadoğu’yu Küçümseyen Kendisini Küçümser Anlayışında Sivil Toplum
Ortadoğu’yu Küçümseyen Kendisini Küçümser Anlayışında Sivil Toplum
Eğer insanlık tarihi, özünde kültürel gelişme tarihi ise, kültürel birikim ve miras uygarlığın özü ve belirleyen temel etmense, bölgemizi anlamak isteyen, bizimle birlikte yaşamak, ortaklık kurmak isteyen her gücün bizim kültürel gerçekliğimizi doğru anlaması gerekir.
Ortadoğu on bin yıl neolitiği yaşamış, Sümerlerle uygarlığı doğurmuş, dört bin yıl köleci sistem altında kalmış, sayısız köleci despotik tanrılar, krallar yaratmış; mitoloji, astrolojiyi, teolojiyi, dini, tanrıyı, devleti, felsefiyi ve uygarlığın diğer bütün temel değerlerini icat etmiş, bütün semavi dinlere yataklık etmiş bir merkezdir. Tüm bu yarattıklarını çok derin, uzun ve köklü yaşamış bir medeniyet merkezidir. Bu nedenle yeni bir uygarlıksal doğuşu yaratamayan, köklerine çok fazla bağlı yaşayan bir uygarlık merkezidir.
Ortadoğu bütün bunları iliklerine kadar yaşamış, bunlar ona özünü vermiştir. Yarattığı, uzun ve köklüce yaşadığı bu kültür onun genlerine, dokularına kadar işlemiştir. Bu bir Ortadoğu kişiliğini yaratmıştır. On beş bin yıllık bir geleneğin ürünü olan Ortadoğu kişiliği belleğini bunlarla doyurmuş, bunlarla beslemiştir. Böyle bir coğrafyada yani, tarım kültürünün binlerce yıl derinliğine yaşamış bir bölgede hem de devletin tanrısal bir güç haline getirildiği, dini dogmaların dışında hiçbir düşüncenin açıklanamadığı, bireyin tanrı ve onun yeryüzündeki gölgesi olan şah, padişah ve kralların kulu olduğu bir kültürel siyasal, ideolojik iklim altında bilimsel, yaratıcı, özgür düşünce gelişememiştir. Birey ve bölge halkları kadercilikten, dogmalara inanmaktan, tanrıların karşısında tiril, tiril titremekten kurtulamamıştır. Ortadoğu kişiliği denilince ilk akla gelen kutsal tabulara asla şüphe duymadan inanan, kutsal kitapların buyurdukların dışına asla çıkmayan, böyle bir şeyi akıldan geçirmeyi dahi en büyük günah sayan, zihni dini dogmaların işgali altında olan, duyguları bütün bunların gücü altında biçimlendirilmiş olan bir kişilik gerçeği olduğudur.
Bu Ortadoğu insanında öyle bir kültür yaratmıştır ki, yarattıklarını kendisini yaratan en temel güç olarak görmüş ve kendi yarattıklarına tapınır hale gelmiştir. Bunu en doğru ve en temel düşünce olarak kabul etmiş ve buna yürekten inanmıştır. Tanrının yeryüzündeki cismane varlığı olarak gördüğü devlete, yine tanrının gölgesi olarak kabul edip inandığı şahlara, padişahlara kulluk etmeyi, hatta tapınmayı bir kimlik, kişilik haline getirmiştir. Ortadoğu insanında fetişleştirme, tabulaştırma, bunlara huşu içinde şüphe duymadan inanma, şüphe duymayı en büyük suç ve günah sayma bir kültürdür. Kökleri Sümerlere dayanan bu kültür İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed ile girilen her yeni çağın kültürel, ekonomik, sosyal durumuna bağlı daha bir rafine olarak, kendi dayanaklarına kavuşarak ya da bunları yaratarak gelişmiştir. Ve bu Ortadoğu insanının iliklerine kadar sinmiştir. Hiyerarşi, otorite, devlet, din ve tanrı karşısında tabiliği, biat etmeyi, kulluğu bir erdem olarak bellemiştir. Onlarla başını bela sokmamak için ne gerektiyse yapmıştır. Hatta onların ne kadar sadık kulu olduğunu kanıtlayabilmek için kendisine akıl almaz acılar çektirmiştir.
Ortadoğu insanı neolitikten bu yana kendisi için olmamıştır, olamamıştır. O tanrısı, devleti ve dini için olmuştur. O aşireti, kavimi, ulusu, ailesi için olmuştur, ama o hiçbir zaman kendisi için olamamıştır. Kendisini kendisine ait olarak görmemiştir. Ortadoğu bireyinin zihnini körelten, onu özgür düşünmekten, bilimsel düşünceye itibar etmekten alıkoyan bu gerçekliklerdir. Bu kültürel kimliktir, bu kişilik yapısıdır. Bu, üç aşağı-beş yukarı bütün Ortadoğu bireyinin yaşadığı yapısal bir durumdur. İster egemen sınıftan gelsin, isterse toplumun en yoksul kesiminden gelsin bütün Ortadoğu bireyi bu kültürel kimliği, zihniyet yapısının şu veya bu ölçüde yaşamaktadır. Bireyin özgür düşünmesine, özgürleşmesine, kendisi için olmasına fırsat vermeyen bu tarihsel kültürel kimlik onda tanrıya, dine, devlete tabiliği derinliğine yaratmıştır.
Ortadoğu kültüründe devlete, tanrıya, dine, bunların gölgelerine karşı çıkmak suçların en büyüğüdür. Ortadoğu’da devletçiliğin köklü olmasının altında da bu kültür yatmaktadır. Sümerlerden bu yana devleti, uçsuz bucaksız gökyüzündeki düzenin ve bunu yaratan tanrının yeryüzündeki yansıması olarak kabul eden ve buna inanan bu coğrafyanın insanı ondan korkmakta, hatta korku ile karışık bir saygı da duymaktadır.
Bugün bile en sağcısından en solcusuna, en demokratından en sosyalistine kadar bütün Ortadoğu insanının devletçi ve toplumcu olmasının altında da bu kültür ve zihniyet yapısı yatmaktadır.
İslamiyet’in Aristo’nun siyaset anlayışından daha çok, Eflatun’un devlet anlayışı örnek alması, dayandığı bu kültürel kişiliğe Eflatun’un düşüncelerinin daha yakın ve yatkın olmasındandır. Bu kültürel zemin Ortadoğu toplumlarının adeta devletleştirilmesine, toplumun ve bireyin bütünüyle devlete tabii olmasına yol açmıştır. Bu nedenledir ki, Ortadoğu’da devlet toplum ve birey için değil, birey ve toplum devlet içindir. Devlet kendisini bireye ve topluma, onların çıkarlarına ve istemlerine göre biçimlendirmez. Tersine birey ve toplum kendisini devlete göre ayarlamak durumundadır. Bu o kadar öyledir ki, devletin yöneticileri, devlet aygıtını kullananlar bile böyle olmak zorundadır. Devletin Alî çıkarlarını zedeleyen, devletin en tepesindeki yönetici de olsa, devlet için feda edilebilir. Bunun yakın tarihimizde bile sayısız örnekleri mevcuttur.
Kutsal devlet anlayışının çok köklü olduğu Ortadoğu’da siyaset de devletin tekelindedir. Siyasete damgasını vuran devlettir. Devletin yöneticileri, devletin icazetini almış partiler dışında siyaset yapmak, siyasal çalışma yapmak pek olanaklı değildir. Hatta siyasal partiler ve milletvekilleri bile istedikleri gibi özgür siyaset yapamazlar. Ortadoğu devletlerinde siyasetçiler, siyaset girmeden önce bir idamlık, bir de bayramlık gömlek diktirmek gerektiğini bilerek siyasete atılmaya karar verirler. Çünkü Ortadoğu’da siyaset çok riskli bir meslektir, etkinliktir.
Bu nedenledir ki, 16. yüzyıl ozanlarından Pir Sultan Abdal “siyaset günleri gelip çatmadan, açılın kapılar şaha gidelim” demiştir. Ve siyasetten kaçarken bile siyasetin odağında olan devletin başına sığınmıştır. Siyasetin bir korku ve kaçışa neden olacak kadar tehlikeli bir iş olarak görülmesi boşuna değildir. Zira siyaset eninde sonunda devletin, toplumun çeşitli kesimlerinin, bireyin her türlü sorunlarını çözme, ihtiyaçlarını karşılama, çıkarlarını temsil etme, koruma, geliştirme, bunun için kısa, orta ve uzun vadeli planlar yapma ve bunları uygulama faaliyetidir. Bunların da bir dünya görüşü ya da ideolojiyle yapılabileceği, belli bir ideolojiye sahip olunmadan yapılamayacağı bilinmektedir.
Sorun da buradan kaynaklanmaktadır. Çünkü Ortadoğu’da hemen, hemen bütün devletlerin resmi bir ideolojisi vardır. Bunlar dışında farklı sivil ideolojilere yer verilmemektedir. Bu gerçekliğin çok uzun bir geçmişi olsa da; bu gelenek ve zihniyet yapısı kültürel bir temele dayansa da ve günümüzde nispeten yumuşamış olsa da, hala etkilidir. Belki farklı, farklı ülkelerde farklı boyutlardadır, ama hala etkilidir.
Ortadoğu devletlerinin resmi ideolojilerin bulunması, bunun devletlerin ideolojik, siyasi, militer kurumları tarafından topluma ve bireye dayatılması, bölgemizin bütün geriliklerinin, çağ dışına düşmesinin esas kaynağıdır.
M.S. 1100 yıllarında içtihadın önünün kapatıldığı günlerden bu yana bölge devletlerinde resmi ideoloji dışında kalan, düşünce ve ideolojilere yaşam hakkı tanınmamıştır. Ortadoğu toplumlarına ve bireyine resmi ideoloji dışında farklı ideolojileri benimsemek, savunmak, bunlara inanmak, bu doğrultuda siyasal yaşama katılmak, ve bunları hayata geçirmek hakkı ve olanağı verilmemiştir. Devletten ve onun resmi ideolojisinden farklı düşünmek, başka ideolojik kimliklere sahip olmak, bunun siyasetini yapmak en riskli iş haline gelmiştir.
Devletten, sistemden ayrı bağımsız düşünce üreten aydınlar, yazarlar, siyasetçiler, sanatçılar, ideologlar içtihadın yolu kapatıldığı günlerden bu yana hep ezilmiş, budanmış ve imha edilmişlerdir. En iyi durumda af dileyenlerin, kendi doğrularından vazgeçenlerin hayatı bağışlamıştır. Ortadoğu’nun düşünen bütün beyinleri devletten, sistemden bağımsız düşündükleri, farklı düşünce ve inanca yöneldikleri için ya idam edilmiş, derileri yüzülmüş, diri diri yakılmış, ya sürgünlere gönderilmiş ya da zindanlarda çürütülmüşlerdir.
On beş bin yıl boyunca insanlığın ve uygarlıksal gelişmenin öncülüğünü yapan Ortadoğu’nun bin yıl öncesinden başlayarak adım adım gerilemesinin, çakılıp yerinde kalmasının ve bugünkü duruma düşmesinin en esaslı nedeni, farklı düşünce ve inançlar üzerinde, özellikle bilimsel düşünce üzerinde geliştirilen baskı, engelleme ve yasaklamalar olmuştur.
Ortadoğu insanı aşağı yukarı son bin yıldır özgürce düşünce üretemez, söz söyleyemez durumdadır. Eski sistemin aşılmasında ve yeni sistemin kurulmasında ideolojinin rolünün belirleyici olduğu dikkate alındığında bunun ne anlama geldiğini ve Ortadoğu’nun çağdaş demokratik ölçülerden neden bu kadar uzak ve kopuk kaldığını anlamak zor olmayacaktır.
Hiçbir eski sistem yoktur ki, öncelikle düşünce düzeyinde, yani ideolojide aşılmamış olsun. Ve yine hiçbir yeni sistem yoktur ki, öncelikle ideolojide kurulup ilan edilmemiş olsun. Her yeni sistem öncelikle eski ideolojik kimliğin aşılmasıyla, yeni ideolojik kimliğin ortaya çıkmasıyla uç vermiştir. Bunu da egemen ideolojik formun eleştirisini yaparak, onu reddedip aşarak, alternatif olduğunu ortaya koyarak başarabilmiştir. Öncelikle ideolojik düzlemde aşılamayan eski sistemi aşmak, dönüştürmek, değiştirmek mümkün değildir. Toplum ve birey üzerindeki etkinliğini koruyan, onlar tarafından benimsenen bir ideoloji karşısında yeni ideolojik kimliğin etkili olması, maddi bir güce dönüşmesi mümkün değildir.
Ancak bunun için öncelikle yeni ideolojik kimliğin üretilmesi, topluma ve bireye götürülmesi gerekmektedir. Bunu yapabilecek durumda ve güçte olanlar da o toplumun aydınları, sanatçıları, düşünürleridir. Eğer bunlar ürettikleri yeni ideolojik kimliği topluma götüremiyorlarsa, hatta bunu üretmeleri çok katı bir biçimde engelleniyorsa, yeni bir doğuşun ya da çıkışın gerçekleşebilmesi mümkün değildir. En azından doğal ve normal bir gelişme içinde bu başarılamaz, olağan bir biçimde gerçekleştirilemez.
Ortadoğu’da yaşanan da bu olmuştur. Ortadoğu’da son bin yıldır her yeni düşünce akımı, ideolojik kimlik kendisini yer altında üretmektedir. Resmi ideolojili devletler, baskıcı otoriter sistemler aydınlara, düşünürlere kendisinin birer memuru propagandisti olmayı dayatmıştır. Bunu kabul etmeyen, özgür düşünmekten ve gerçeği bulma aşkından kopmayan onurlu aydınlarımız, düşünürlerimiz, din adamlarımız, filozoflarımız, sanatçı ve bilim adamlarımız bastırılmış ve sindirilmişlerdir. Kendi doğrularında ısrar edenler ya imha edilmiş ya da yer altına çekilmişlerdir.
Özgür düşünce ve sahiplerinin son bin yıldır değil, Sümer’den bu yana beş bin yıldır yaşadığı bu durum artık bir kültür haline gelmiş, kanıksanır, hatta geleneksel toplum tarafından benimsenir olmuştur. Halk ozanlarımız bile “Koyun kurt ile gezerdi, fikir başka başka olmazsa” diyebilecek duruma düşmüşlerdir.
Sümer’den bu yana Ortadoğu’da bu durum yaşanmaktadır. Her geçen çağda yeni biçimler kazansa da topluma, kadına ve bireye dayatılan resmi ideoloji kendi karşıtını yaratmıştır. Ve bunların tarihi de en az onun kadar eskidir. Sümer’den bu yana Tanrıça kültü, klan, aşiret Totemikleri ya da bunların resmi ideoloji ile sentezlenmesiyle oluşturulan farklı düşünce, inanç ve ideolojiler, bunların taraftarları, örgütleri olagelmiştir. Özellikle bir Sümer versiyonu olan Babil’den bu yana gizli mistik, gnostik tarikatlar, cemaatler, ocaklar, dergahlar, örgütler, partiler daha o zamandan kurulmaya başlanmıştır. O dönemin aydınları birey olmak, bireyselleşmek, kendileri için olmak, kendileri için olmaktan çok, toplum ve halk için olmak istemişlerdir. Özgürce düşünme haklarını, istedikleri değerlere bağlanma ve inanma özgürlüklerini kazanmak ve korumak istemişlerdir.
Sümer’den bu yana gelen gizli ve mistik sivil hareketlerin çağ ve koşullara uygun biçimlerini yaratmışlardır. Devletten, siyasi otoriteden yani sistemden bağımsız tarikatlar, tekkeler, zaviyeler, ocaklar, dergahlar, vakıflar kurmuşlardır.
Bunları o dönemin veya çağın kendine özgü sivil toplum hareketleri olarak değerlendirmek hiç de yanlış değildir. Tersine doğrudur. Eğer sivil toplumu sadece son birkaç yüzyıllık döneme mal etmeye, buraya sıkıştırmaya kalkışırsak bu geçmişteki devlet ve hükümet dışı oluşumlara büyük bir haksızlık olur. Daha o çağlarda geleneksel toplum içinden çıkmış, devletle; onun yerleşik anlayışı ve resmi ideolojisiyle aralarına mesafe koymuş, kendilerine farklı birer ideolojik kimlik inşa etmiş, bunun yaşam ve ilişki tarzını geliştirmiş olan oluşumlara sivil toplum hareketleri dememek büyük bir yanlış olur. Ortadoğu’nun kültürel, ideolojik, sosyal mücadele tarihinde devletlerin, siyasi otoritelerin ne maddi ne manevi desteğini almadan böyle faaliyet yürüten binlerce örgütlü mistik, gnostik oluşumlara rastlamak mümkündür.
Geçmişten günümüze kadar bu türden sosyal hareketlerin bir çoğu devletle uzlaşarak, iç içe geçerken, pek çoğu da devletin baskıcı tutumu karşısında yer altına çekilmiştir. Gizli bir biçimde sisteme karşı geleneksel toplum içinde kendi çalışmalarını yürütmüş ve mücadele etmiştir. Üstlerine şiddetle gidilenlerin pek çoğu da radikalleşerek kendilerini savunma temelinde zor kullanmak durumunda kalmıştır.
Bununla birlikte kendisini devletlerin ve siyasi otoritenin kendilerini destekleye, yücelten bu türden oluşumların, özgürce faaliyet yürütmesine olanak sunduğu da bir gerçektir. Ancak devleti ve onun resmi ideolojisini, sistemini eleştirenlerin ezilerek yer altına itilmesi geleneği Ortadoğu’ya çok şey kaybettirmiştir.
Bunun sayısız örnekleri vardır. Ortadoğu tarihi bu bakımdan zengin örneklerle doludur. Bu topraklarda devlet ve sistem dışı nice geleceğe ışık tutan ideolojik, düşünsel, felsefik akımlar doğmuştur, fakat hepsi de bastırmış ve ezilmişlerdir.
Ortadoğu devletlerinin bu tutumu toplumu ve bireyi büzmüştür. Onun ayağa kalkmasını, irade kazanmasını, özgürleşmesini daha başından engellemiştir. Devraldığı tarihsel kültürel mirasa, bunun yarattığı kişiliğe, kimliğe ve geleneğe dayanarak sistem dışı ideolojik düşünsel, felsefi, siyasi sivil hareketleri geleneksel toplumdan izole ederek bastırmış, enterne edegelmiştir. Her yeni sivil hareketin akıbetinin hüsranla sonuçlanması veya sistem içine çekilerek devletin bir payandası haline getirilmesi, geleneksel toplumu ve bireyi daha çok büzmüştür. Yeni hareketler karşısında kuşkucu ve güvensiz yaklaşmasına sebep olmuştur.
Geleneksel devleti ve toplumu, bunların düzenini ve yaşam tarzını, düşünce, inanç ve ideolojisini eleştirerek özgürleşmek, daha iyi ve rahat yaşam imkanlarına sahip olmak, sistemi reforme etmek amacıyla bir araya gelip örgütlenen, bu doğrultuda çaba sarf eden mücadele eden o dönemin aydınlarını, sanatçı, din adamlarını ve onlara katılanları Ortadoğu’nun sivil toplum hareketlerinin aktörleri olarak nitelendirmek, onları böyle ele almak yerinde bir yaklaşım olacaktır düşüncesindeyiz. İnsanlığın tarihine yaklaşımda sınıflı toplum uygarlığının benmerkezci ve inkarcı geleneksel zihniyet yapısından uzak ele almanın daha doğru, sağlıklı ve bilimsel olduğu düşüncesindeyiz.
M.S. 1100’lerden bu yana önü çok şiddetli bir biçimde kesilmiş olsa da, Ortadoğu’da özgür birey doğuş yapmak istemiştir. Devletten ve geleneksel toplumdan bağısız olarak gelişmek isteyen özgürleşme arayışı içindeki birey kendisinin tarih sahnesine çıkmasını engelleyen İslami ideolojiyi ve geleneksel toplum yapısını reforme etmek, değiştirmek istemiştir. Kendi inisiyatifleriyle oluşturdukları cemaat ve gruplar içinde örgütlenmiştir. Amaçlarını zora, şiddete baş vurmadan geliştirmek için çaba sarf etmiştir. Bu türden dönemin sivil toplum hareketleri sanıldığından daha yaygındır ve çok sayıda mevcuttur. Ve yine sanıldığın aksine sivil toplum hareketleri Ortadoğu’da çok eski ve köklü bir geçmişe sahiptir. Öyle iddia edildiği gibi 16. yüzyılın başında veya 20. yüzyılın ortalarından itibaren ortaya çıkmış da değildir.
Bir tekrar da olsa vurgulamalıyız ki, Ortadoğu’da gelişen bu devlet ve sistem dışı sivil toplum hareketleri ya üzerlerine gidilerek yer altına itilip radikalize edilerek ezilmişlerdir ya da sistem içine çekilerek devletin, hükümetlerin birer peyki haline getirilmişlerdir. Resmi ideolojiyi, siyaseti besleyen kaynak güç düzeyine düşürmüşlerdir. Bu nedenle Batıda olduğu gibi, ne dinde ciddi bir reform ne Rönesans ne de aydınlanma hareketi geliştirebilmişlerdir.
Batının Doğu karşısında öne geçmesinin, yeni bir uygarlık merkezi olarak öne çıkmasının temel dinamiği olan bu üç büyük hamle maalesef halen Ortadoğu’da yapılamamıştır. Halen bu bölgede devletlerin resmi ideolojileri mevcuttur. Ve onu aşmak isteyen yeni ideolojik kimliklere fazla yaşam hakkı tanınmamaktadır. Ortadoğu devletleri halen farklı ideolojilere geçit vermemekte, onlar karşısında eşit mesafede durmamaktadır. Kendi resmi ideolojisine aykırı olan her türlü ideolojiyi ve sahiplerini bastırmakta, kendilerini örgütlenmelerine; yapmak, başarmak istedikleri amaçlarını kamuoyuna mal etmelerine olanak ve fırsat verilmemektedir.
Batı uygarlığından taşınan değerler biçimsel olarak bazı değişimlere yol açmışsa da, özde Ortadoğu’nun kendine has kültürel kimliğinde, dogmatik zihniyet yapısında köklü bir çatlama ve değişim gerçekleşmemiştir. Bu kültür ve zihniyet yapısını ısrarla ayakta tutan ve yaşatan devletlerin bizatihi kendisidir. Ortadoğu’da mevcut devletlerin kendi oligarşik, totaliter ve monarşik biçimlerini aşamamalarının, çağdaş demokratik cumhuriyete geçiş yapamamalarının arka planında bu kültürel tarihi gerçekler bulunmaktadır.
Elbette tek neden bu değildir; tarihi kültürel kişiliğin ve dogmatik zihniyetin aşılamaması daha önemli bir nedendir. Bunun aşılabilmesinin nasıl mümkün olmadığı ve olamayacağı görülmüştür. Batı uygarlığının teknolojisinin, ideolojik kimliklerinin bütün ürünleri, versiyonları bölgemize taşınmıştır. Ama hiç birisinin de Ortadoğu kişiliği ile bütünleşemediği, onun içinde eriyemediği görülmüş ve kanıtlanmıştır.
Ortadoğu kişiliğinin ve onun zihniyet yapısının nasıl aşılamayacağı da kanıtlanmış olduğunu göre, nasıl aşılabileceği de ortaya çıkmış demektir. Ortadoğu devletlerinin ve geleneksel toplumlarının zihniyet yapısını kilitleyen en temel iki unsur bulunmaktadır:
Birincisi, dogmatik zihniyet, dinsel inanç ve devletlerin resmi ideolojilerdir. İkincisi ise, gücünü teolojiden, tanrısallıktan alan kutsal devlettir. Her ikisi birlikte hem devletin ve toplumun özgür düşünceye kapalı kalmasına neden olmakta, hem de özgür bilimsel yaratıcı düşüncenin gelişmesini engellemektedir.
Yazarlar: Gülbahar, Metin, Erdalan, Veysel
|