Ortadoğu'da Sivil Toplum Hareketinin Yeri
A-Ortadoğu'da Sivil Toplum Hareketlerinin Yeri
Bölgemizdeki devlet ve hükümet dışı hareketlerin odlukçu uzun bir geçmişi bulunmaktadır. Bu hareketlere öncülük edenler, daha çok orta sınıfa mensup, belli bir ideolojik donanımı, entelektüel düzeyi, özgün bir mesleği, dinsel, mezhepsel, veya etnik kimliği bulunan bireyler ve çevreler olmuştur. Belirli bir egemen devletin yönetimi altında yaşayan, geleneksel toplum içinden çıkarak, devletten ve hükümetten bağımsık erekler oluşturan bunun için farklı örgütlenmeler geliştiren, faaliyetler yürüten kendi dönemlerinin sivil toplum hareketleri diyebileceğimiz hareketlerin kökleri çok eski çağlara kadar uzandığını kanıtlayan çok sayıda olay, olgu ve belge mevcuttur.
1-Köleci ve feodal dönem Ortadoğu toplumlarında bu türden hareketlere din adamı, tüccar gibi, mesleklerden gelme, kişiliklerin öncülük ettiklerini görmekteyiz. Buların kurdukları tarikatlar, mezhepler, misktik gruplar, vakıflar ve cemaatleri toplumun en üst kesiminden en alt sınıflara kadar herkesim ve sınıfların katılımların da olduğu bir gerçektir. Bu oluşumların devleti, merkezi otoriteyi eleştirdiklerini, yanlış gördükleri politika ve uygulamalar karşısında aktif veya pasif tavır aldıkları da bir gerçektir. Yine devletin veya merkezi otoritenin ihmal ettiği, el atmadığı, basit görüp müdahale etmediği toplumu veya toplumun bazı kesimlerini pek çok sonuna bunların ilgi gösterdiği ve kendilerince çözüm projelerini geliştirip uyguladıkları da görülmektedir. Aç ve işsiz insanlar için aş evi, dul ve yetimler için huzur evi veya esirgeme kurumları bu türden oluşumlara tipik örnektir.
Fakat merkezi otorite veya devletin dışında, ondan icazet almayan oluşturulan tarikat, tekke, zaviye, vakıf, mezhep, tarikat ve dergah türünden kendi dönemlerine göre sivil toplum hareketleri diyebileceğimiz bu oluşumlar ne zamanki siyasal yaşama, siyasete müdahale etmek istemiş, ne zaman ki, merkezi otoritenin yerleşik kurumlarına, kurallarına tavır almışlarsa, o zaman devlet veya merkezi otoritenin şiddetli saldırılarına maruz kalmışlardır. Açıktan faaliyet yürütemez hale gelmişler ve yer altına itilmişlerdir. Kimileri yer altına çekilmek zorunda kalsalar da, pasifist tarzda faaliyetlerini yürütmüşlerdir.
Özellikle yer altına çekilip gizli tarzda çalışmalarını sürdürmek durumunda kalan mistik tarikat ve cemaatlar toplumu ve devletin en üst katmanlarında yer alan öğeleri kendi saflarında toplamaya devam edebilmiştir. Mevcut aktörlerini koruyabilmiştir. Bu türden aktörleri sayesinde hem merkezi otorite içinde olup bitenleri yakından izleyebilmiş, hem de onun çıkarmayı düşündüğü kanun, kararname, ferman gibi yasal düzenlemeler üzerinde veya gelişmeler üzerinde etkide bulunabilmişlerdir. Bu türden bazı tarikatlar örgütlenmede, taban bulma çalışmasında ya da paravan dernekler, vakıflar, okular, camiler, öğrenci yurtları, yetimhaneler, aş ve huzur evleri, vb. oluşumlar yaratmada muazzam bir başarı da göstermişlerdir. Ne devletin ne de geleneksel toplumu doğrudan karşısına almadan adeta saman altında su yürütür gbii, sessiz ve derinden yürüyüşlerine sürdürmüşlerdir. Ve adeta bir ahtapot gibi kollarını toplumsal, siyasal, ekonomik, eğitsel, bütün alanlara uzatmışlardır. Dahası bu türden oluşumlar egemen devletin sınırlarını da aşarak bölgesel hatta uluslar arası örgütlerde düzeyine kadar yükselebilmişlerdir.
Bu nitelikteki devlet ve hükümet dışı oluşumların genellikle dinsel kimlikli cemaat veya mistik tarikatler olması dikkat çekici bir özgünlükleridir. İdeolojik form olarak İslamın özgün yorum ve uygulama biçimlerini geliştirdiklerini, kendilerinin koyduğu ölçüleri kabul eden, bunlara inanan, günlük yaşam ve ilişkilerini bu ölçülere göre yürüten, ibadetlerini bu ölçüler içinde yapan, gönüllü aktörleri kendi birlikleri içinde kabul etmektedirler. Zihniyet ve ideolojik form olarak geleneksel olsalar da, geleneksel toplumun bütün yerleşik inanç, ibadet ve yaşam tarzını kabul etmemektedirler. Bu bakımdan geleneksel toplumla kendi cemaatleri arasında ilkesel farklılıklar görmektedirler. Hatta geleneksel toplumun kendileri dışındaki bütün üyelerini dinsel sapma içinde görmekte ve kendilerini de bunların kurtarıcısı olarak nitelemektedirler.
Devlete yönelik kendi içlerinde belli bir eleştiri ve yargılama düzeyleri olsa da, onu fazla kamuoyuna yansıtmazlar, devletle karşı karşıya gelmemek için eleştirilerini açıktan yapmazlar. Devletin başında bulunan sultan, kral veya şah veya devlet başkanı değişse de, merkezi otoritenin temel politika ve yaklaşımları farklılaşsa da, bunların devletle kendi aralarına koydukları mesafe ve eleştiri tarzını hemen hiç değişmediği görülmekte, bu bakımdan oldukça oportünist olduklarını söylemek mümkündür.
Ortadoğu’da bu türden mistik tarikat ve cemaatler halen bulunmaktadır ve oldukça etkilidirler. Nakşiler, Nurcular, Fethullahçılar, Müslüman Kardeşler, Vahabiler, Kelhaniler, Şemsollah vb. bunların günümüzde yaşayan versiyonlarıdır. Hepsi de halen çok etkili, örgütlü ve yaygındırlar. Bunların çağdaş kapitalist uygarlığın yarattığı teknolojik imkanları, ekonomik liberizasyonu da kullanarak Ortadoğu, balkanlar, Kafkaslar, kuzey Afrika ve hatta Amerika ve Avrupa ya kadar uzanan her türden faaliyetleri yatırımları,kurumlaşmaları mevcuttur. Özel üniversitelerden tutalım, her düzeyde okul, öğrenci yurtları, aşevleri, huzurevleri, kütüphaneler, camiler, vakıflar, iş hanları, iş merkezleri, dershaneler, ve pek çok konuda kurs veren kurumlara kadar hemen hemen yaşamın her alanında kurumlaşmışlardır. Odlukçu örgütlüdürler, devletlerle ilişkileri belirtildiği gibi uzlaşıcı ve oportünisttir.
Örgütlenme, mücadele ve çalışma tarzları barışçıl ve legaldır. Ama yer altında loan unsurları yer üstünde olanlardan draha etkili ve yönlendiricidir. Dahası bu türden oluşumların merkezinde kimlerin yer aldığı, karar organlarının nasıl işelndiği, karar almada yöntemlerin ne kadar demokratik olup olmadıkları bilinmemektedir. Ancak ideolojik yönsemeleri dikkate alındığında monolotik en fazla da dar merkezci, olduklarını söyleyebilmek mümkündür.
Devletin karar organlarına kadar uzanan üyeleri, aktörleri olduğu bilinmektedir. Fakat ideolojik formları esas alınarak bir değerlendirme yapacak olursak, meclis gibi belli bir karar organlarının olabileceğini kabul etsek bile, mistik tarikatin veya cemaatin liderinin esas karar gücü olduğunu belirlemek mümkündür. Kendi ideolojik tercihinden ya da çizgisinden olmayanların ideolojisini, inançlarını değiştirmeyen, kendilerininkini benimsemeyenlerin ve sınavları başarıyla tamamlaya kendilerine katılmayanlar içlerine almadıklarını dikkate aldığımızda otoriter ve tekçi bir yönetim tarzına sahip olduklarını söylemek pek abartılı olmasa gerek.
Yine bu türden devlet ve hükümet dışı sivil hareketlerin kendi üyelerine sahip çıktıkları, bazı ekonomik avantajlar sağladıkları, yardım ve destek sundukları bilinmektedir. İşsiz kalmışsa, iş, temin etme, çocuklarının eğitim masraflarını üstlenme, sağlık sorunlarını gidermede yardım etme, veya bunun ekonomik maliyetini karşılama, mahkemelerde başı belaya girmişse, avukat tutarak hukuki destek sunma bunların bilenen biçimleridir.
Alabildiğine içe dönük olan bu türden oluşumların aktörleri kendi mistik tarikat ya da cemaatlerin hata ve yetersizliklerini aleni olarak eleştirmekten uzaktırlar. “Kol kırılır yen içinde kalır” anlayışı egemendir. İnanmaya dayalı ideolojik dogmaları mevcuttur ve bu bilimsel düşünce ve sorgulamanın kendi içinde gelişmesini engellemektedir.
Erek olarak sabırla adım adım zamana yaydırılmış uzatmalı bir sızma stratejisini izleyerek devleti ele geçirmek bu türden oluşumların hedefidir. Devletin ve hükümetlerin en alttan en üste bütün kademelerine kendi aktörlüreni sızdırmak veya bunlara el atarak kazanmak, izledikleri yöntemlerdendir. Kendi aktörlerini devletin her kurumunun her kademesine yerleştirerek ona egemen olma amacında olmaları bu oluşumların iktidar perspektifli, iktidarı ele geçirmeye çalışan hareketler oldukları kanıtlamaktadır. Devlete daha ileri adımlar attırarak, demokratik dönüşümü sağlamak gibi bir erekleri yoktur. Tersine böyle bir ereği batı taklitçiliği olarak görmekte ve bunu İslamdan uzaklaşma olarak değerlendirmektedir. İslam kültüre ve geleneğine aykırı bir erek olarak görmektedirler. Özellikle çağdaş laikliği reddetmekte, bunu İslamın inkarı, Müslüman toplumların yozlaştırması ve küfür olarak nitelemektedirler. Laikliğin batının bir oyunu, İslam yolundan çizgisinden saptırma amaçlı bir desisesi olarak görmektedirler. Oldukça katı düzeyde anti laiktirler.
Bu ideolojik bakışlarını sahip oldukları çok sayıda dergi, gazete, yayın evi, matbaa, radyo ve televizyon kananıyla yasalarla başlarını belaya sokmadan, çok ince tarzda topluma taşırmaya empoze etmeye çalışmaktadırlar. Anlatmaya çalıştığımız mistik tarikat ve cemaatlerin ideolojik yönsemeleri, siyasal erekleri, yönetim tarzları iç işleyişleri aktörlülerine benimsettikleri veya dayattıkları tabilik, otoriteye ve devlete yaklaşımları dikkate alındığında bunları sivil toplum hareketleri olarak nitelendirmek mümkün değildir. Ama Ortadoğu ya özgü ve kökleri M. Ö. 1500’lere kadar uzanan birer hükümet ve devlet dışı hareketler oldukları da bir gerçektir. Günümüzde bile halen seçimler öncesi siyasi partilerin ve liderlerinin desteklerini almak için kapılarını çaldıkları bu tarikat ve cemaatlerin siyasal yaşam üzerindeki etkileri dikkate değer ölçülerde olması bunarlın birer sivil toplum hareketleri olmadıklarını değil, tersine bu nitelikte olduklarını kanıtlayan bir unsur gibi görülmektedir. Nitekim eninde sonunda bütün sivil toplum hareketlerinin hedef ve çabası siyasal partileri, devleti,hükümeti etkileyerek kendilerince doğru ve gerekli gördükleri çizgiye ya da tercihlere, kararlara ya da kanun karar nama çıkartma düzeyine getirmek için çalışmak değil midir?
Kuşkusuz bu mistik tarikat ve cemaatler devletin denetimi, gizli servislerinin denetime altındadırlar. Hatta bunlarla ilişki içindedirler. Hatta devletin en mahrem istihbarat örgütlerinde bile aktörleri bulunmaktadır. Yani bu oluşumlar için özde devlet ve hükümet dışı nitelemesinde bulunmak mümkün değildir. Daha da önemlisi bu tür mistik tarikatlar veya cemaatler din esaslarına dayalı devlet kurmak amacındadırlar. Devleti adım adım ele geçirerek bunu gerçekleştirmenin peşindedirler. Böylesine iktidara göz diken ve resmi devlet ile hükümetlerle bu kadar içli dışlı olan bu hareketlere sivil toplum hareketleri adını verebilmek mümkün değildir.
Eğer dinsel mezhepsel kimlikli bu mistik tarikat ve cemaatleri.
2-yine Ortadoğu da oluşum ve gelişim hikayeleri bunlar kadar eski olan, ancak farkıl süreçleri yaşayan ve hala ayakta durmaya çalışan başka mistik tarikat ve cemaatler bulunmaktadır. Bunları ayrı bir gurup olarak ele almak daha doğru olacaktır kanısındayız.
Ortadoğu tarihsel miraz olarak bu konuda oldukça zengindir. Yirmi dört bine yakın peygamberin çıktığı bu coğrafyada pek çok sivil hareketin yerde mantar biçercesine ortaya çıktıkları bir olgudur. Ortadoğu da halk önderi, din adamları, demirci ve ozan kimlikleriyle kendi tarikat, cemaat, dergah, vb. oluşturan kişiliklere bolca rastlanmaktadır. Bunların geliştirdiği devletten ve merkezi otoriten bağımsız, onu eleştiren, denetlemeye çalışan; yanlış uygulama, karar ve politikalarına karşı çıkan kendi dönemlerinin sivil toplum hareketleri diyebileceğimiz nitelikteki, pek çok oluşum mevcuttur. Geleneksel toplumun daha çok ezilen, yoksul sistemle çelişkileri bulunan kesimleri, etkileyen onları çatıları altında toplayan bu türden hareketler devlet ve hükümet tarafından zorlanmışlar, baskı altında tutmuşlardır. Hatta çok şiddetli saldırılara, katliamlara uğratmışlardır.
Devletin resmi, mezhebi, veya ideolojisini benimsemeyen, bunları yanlış bulup eleştiren, kendi ideoloji veya yaşam tarzlarını inşa eden bu mistik, gnostik oluşumlar devletten hoş görü veya anlayış görmemiş, örgütlenmeleri, faaliyetleri hemen her dönem engellenmiştir.
Bu türden cemaat ve tarikatlara genellikle filozofça nitelikleri olan din adamlarının, halk ozanlarının öncülük ettiklerini görmekteyiz. Bu türden mistik tarikat, Ocak, dergah vb. açıktan örgütlenmeleri, faaliyet yürütmeleri ve kendi yaşam tarzlarını geliştirmeleri devlet tarafından baskı ve şiddetle engellendiği için yer altına çekilmiş ve gizli birer organizasyon olarak faaliyetlerini yürütmüşlerdir. Bunlardan bazıları devletin şiddetli saldırıları karşısında radikalize olmuş ve şiddete şiddetle cevap verecek noktaya sürüklenmişlerdir. Bu türden oluşumların pek çoğu ideolojik ve felsefi olarak şiddete kapalı oldukları, barışçı ve pasifist karakter taşıdıkları halde devletten gördükleri saldırılar karşısında başka çıkış yolu bulamamışlardır. Ve şiddete yönelmişlerdir. Ya da buna mecbur edilmişlerdir. Nitekim bu türden devletin resim dinine, mezhebine veya ideolojisine karşı eleştirel bir duruş içinde olan, ona katılmayan, kendi özgün ideolojik çizgisini inşa eden bu türden oluşumlar Ortadoğu’da sıklıkla katliamlara uğratılmışlardır. Dönem dönem bölge devletleri dışarıda zorlandığında bunlara tolerans gösterseler de, esasta hep ezme amacını gütmüşlerdir. Bazen özelikle de dışa yönelik bir fetih savaşına yönelmeden önce kendi geri cephesini sağlamlaştırmak adına bunları ve aktörlerine katliamlardan geçirmişlerdir.
Örgütlenmeleri, faaliyet yürütmeleri yasaklandığı için yer altına çekinmek zorunda bırakılan bu türden oluşumların birinci gruptakiler gibi okullar, vakıflar, kurs yerleri, dernekler, dergiler, gazeteler, kütüphaneler, radyo ve televizyon kanalları vb. açmaları veya kurmaları mümkün olmamıştır. Ama gönüllü ve inanan aktörlerinin maddi ve manevi yardımlarıyla hem kendilerini yaşatabilmiş hem de gizli tarzda faaliyetlerini yürütebilmişlerdir. Birinci guruptakilerin aksine, bu grup içinde değerlendirebilecek olan oluşumların kendi içlerinde daha demokratik, esnek ve eleştiriye açık oldukları gözlenebilmektedir. Bu onların ideolojik kimlik ve felsefelerinden kaynaklanmaktadır. İdeolojik kimlik ve erekleri bakımından bu türden oluşumların pek çoğunun neolitiğe ve Zerdüştlüğe kadar uzanan kültürel geleneğin etkisi altında olduklarını tespit etmek mümkündür. Özgürlükçü, eşitlikçi bir yaşam düzenini kurmayı arzuladıkları, Enelhak anlayışına sahip oldukları, yani daha çok tanrısal kudreti olan bireyi yücelttikleri, böylesi bir ideolojik forma sahip oldukları gözlemlenmektedir. İnsanı Tanrı ile eş tutmaları devlet ve otorite tanımazlığa kadar uzanan eşitlikçi, özgülükçü çizgileri kadar resmi devlet ideolojisine ve geleneksel toplumun yerleşik inançlarına uzak durmaları onlarla karşı karşıya gelmelerine neden olmuştur.
Bunların pek çoğunun bu ideolojik formunun ilkel mistik, ve çileci birer sosyalizm ütopyasına sahip oldukları söylenebilir. Güç kaynaklarının daha çok yoksul kesimler olması da bu gerçekliklerinden kaynaklanmaktadır.
Bölge devletleri tarafından genellikle sapkın birer hareket olarak nitelendirilen bu hareketler hemen, hemen hiçbir hoş görü görmemişlerdir. Kendi içlerinde gönüllü aktörlerinin bu inanç, düşünce ve yaşam tarzını kendi aile üyelerine miras olarak aktardıkları, kendi çocuklarını bu kültür ve inancın gereklerine göre eğittikleri ve böylece nesilden nesle devredilen, dolayısıyla her yeni neslin doğal olarak içine doğduğu ve yüzyıllar, hatta bin yılların öncesinden inşa edilmiş olan bu ideolojik, kültürel kimliklerin yeni kuşaklar tarafından daha doğuştan kazanıldığı görülmektedir. Atalarından, ebevyenlerinden miras olarak aldıkları bu inşa edilmiş ideolojik kimliği kendilerinden sonradakilere devrettikleri, böylece bir geleneğin hem yapıcıları, hem de yaşatanları ve yaşayanları oldukları görülmektedir.
Maniciler, Ezidiler, Aleviler, Bektaşiler, Tahtacılar, Babekiler, gibi pek çok mistik tarikat ve cemaat ve bunların birbirinden bağımsız binlerce yerel toplulukları bu tür oluşumlara örnek olarak gösterilebilir.
Devlet ya da hükümetler tarafından genellikle takibata ve bastırmaya uğradıkları için olsa gerek, bu tür oluşumlar kendi içlerinde ve aralarında fazla birleşememiş, güçlerini merkezileştirememişlerdir. Dönem dönem bunu başarsalar da daha çok dede, baba dedikleri yerel liderlerinin etrafında toplamışlardır. Kutsal olarak nitelendirdikleri, türbeler, mabetler ve merkezlere ortak bağlılık gösterdikleri görülmektedir.
Geleneksel toplum içinde çıkan, onun bir parçası olan bu türden oluşumlar pek çok bölge devletlerinin şiddetli saldırısına maruz kaldıkları için kimileri meşru müdafaa düzeyinde, kimileri de bunu aşan boyutta şiddete yönelmişlerdir. Bazıları da teslimiyet içine girmiştir. Teslimiyet gösterenlere kısmen yaşam hakkı tanınırken, direnenler zaman zaman jenoside varan uygulamalarla ezilmişlerdir. Ancak esasta şiddeti ilk üreten bunlar olmamıştır. Tersine şiddeti üreten, zulüm eden, baskı yapan devlet ve hükümetler olmuştur. Bunlar daha çok şiddete maruz kalan pozisyondadır. Bu mistik cemaat topluluk veya mezhepler ile aktörleri kendilerini savunmak için şiddete yönelmek zorunda kalmışlardır. Hatta bazıları kendilerine özgü bir yaşam alanı açabilmek, belli bir toprak parçasına sahip olabilmek ve devletleşebilmek için son derece örgütlü, merkezi siyasal organizasyonlar yaratarak silahlı mücadele yürütmüşlerdir.
Bölge devletlerinin resmi bir dine ve ideolojiye sahip olmaları, kendi dışlarında kalan inanç, düşünce, ideolojilere ve bunların aktörlerine yaşam hakkı tanımamaları, kendi hükümranlıklarına devlete karşı gelmeyi, onun ideolojik değer yargılarına bağlı olmamayı adeta tanrıya karşı işlenmiş bir suç olarak tanımlamaları bölgemizde şiddet geleneğini geliştiren nedenlerden biri olmuştur. Ve bu giderek bölgemizde en irisinden, en küçüğüne kadar bütün inanç ve düşünce farklılıklarını ve bu farklılıklardan kaynaklanan sorunları şiddetle çözme geleneğini yaratmıştır. Bu gelenek en üste devletten başlayarak bütün toplumu sarmıştır. Sistem dışı bu türden oluşumlar ve aktörlerine karşı geliştirilen şiddet karşılığında kendisini üretmekten, kendisini bütün topuma bulaştırmaktan başka bir gelişmeye yol açmamıştır. Bu türden oluşumlar bütün şiddetli baskı ve katliamlara rağmen günümüze kadar kendilerini yaşatabilmişlerdir. Ya da yarattıkları gelenek başka yeni oluşumlarla farklı bir biçimde de olsa yaşaya gelmiştir.
Bu tür oluşumların ezici çoğunluğunun bir iktidar hedefi ve perspektifi taşımadıklarını da görmekteyiz. Bir inanç ve ideolojileri, bağlı oldukları değerler bulunduğu çok açık ve nettir. Mistik, gizli mezhepsel veya dinsel oluşum oldukları kendi inanç ve değerlerini özgürce yaşamak istedikleri, kendi soylarından gelecek kuşaklara bunu devrederek yaşatmak istedikleri de bir o kadar kesindir. Bu nedenledir ki, her türlü zulme, katliama rağmen kendi değerlerine yapışmışlardır. Devletin resmi dinine, ideolojisine karşı olsalar da devleti ele geçirerek ona kendi inanç ve ideolojilerini egemen kılma peşinde olmadıkları da tespit edilebilmektedir. Ve bunların ezici çoğunluğunun barışçı, hümanist hatta teslimiyetçi bir duruşu bulunmaktadır. Devleti ve hükümetleri kendilerince yanlış buldukları noktalarda şiirle, türkü, destan, söylence ve yazılı-sözlü propaganda ile eleştirip reddetmektedirler. Kendilerine karşı şiddet uygulanmadıkça, şiddete yönelmedikleri de bir gerçektir.
Yine içe dönük ilişkilerinde oldukça demokratik oldukları söylenebilir. Aktörleri arasında birbirine sahip çıkma, zor anlarında yardım ve destek sunma, kolektif ve paylaşımcı özellikleri izlenebilen olgulardandır. Düzenledikleri ortak toplantı ve törenlerin finanse edilmesine bütün aktörlerinin gönüllerinden kopan düzeyde katılım gösterdiği de tespit edilebilmektedir. Daha da önemlisi diğer İslami mezhep, tarikat ve cemaatlerin tersine bu tür oluşumlarda kadının da söz sahibi olabildiği görülmektedir. Kadınların ritüellere, toplantı ve törenlere katılabildiği, saygı gördüğü yine tespit edilebilmektedir. Hatta pek çok yerel temsilcilerinin “Ana”, “Bacı”, “Hanım”, “Sultan” gibi unvanlarla anıldığı görülmektedir.
Bunların geçmiş tarihleri bakımından kendi dönemlerinin birer sivil toplum hareketleri olduklarını tespit etmek veya öne sürmek mümkündür. Zira bu oluşumların devlet ve hükümetlere uzak duran, onun resmi ideolojisine, dinine veya mezhebine saygı duysa da katılmayan, kendi ideolojik kimlik ve yaşam tarzlarından, geleneklerini yaşamaktan ısrarla kopmadıkları, meşruluk kazanmak için mücadele ettikleri görülmektedir.
Devleti bütün inanç ve kültür grupları karşısında eşit durmaya, davranmaya zorlayan, kendi içinde nispeten demokratik bir ilişki düzeni kuran, yönetimlerinde kadınlara da yer veren, kendilerine katliam dayatıldığında meşru savunma girdikleri görülen bu oluşumların kendi dönemlerinde zaten kendine has birer sivil toplum hareketi oldukları bizce çok nettir.
Eğer bu oluşumlar aynı özelikle ve karakterleriyle hemen hiç değişmeden ayakta duruyor olsalardı ve yasal zeminde, yasaların tanıdığı haklar çerçevesinde örgütlenselerdi, herhalde biz bugün bunlara “sivil toplum kuruluşları değildirler” veya “olamazlar” diyemezdik. Daha açık bir ifadeyle, “İnanç ve ideolojik kimlikleri çok gelenekseldir” ya da Çağ dışı ideolojik kimlikleri bulunmaktadır. Bu nedenle sivil toplum hareketleri içinde değerlendirilemezler” diyemezdik. Çünkü kendi dönemlerinde olduğu gibi, bugün de bu tür oluşumların ideolojik form ve gelenek olarak yeni ve eski sosyal hareketlerin pek çoğundan daha olgun, ileri, çağdaş, demokrasi normlarına daha yatkın ve açık olduklarını görmekteyiz.
Bölge devletlerinin şiddetine, baskısına maruz kalmaları nedeniyle yer altına çekilmeleri, gizli faaliyet yürütmeleri ve zaman zaman şiddete baş vurmak zorunda kalmış olmaları ne dün, ne de bugün açısından bunların birer sivil toplum hareketleri olarak değerlendirmeleri önünde bir engel oluşturamaz. Tam tersine, tam da bu nedenden ötürü onları gerçek birer sivil toplum hareketi olarak değerlendirmek gerekir.
Ne devletten, ne de devlet içine sızmış yandaşlarından en küçük bir destek veya yardım almadan, hatta bunların sıradan bir hoşgörüsüne bile mahzar olmadan, kendi inanç, düşünce ve gelenekleriyle yaşamakta ısrar eden, barışçıl, hümanist, hoşgörülü yaklaşımlarıyla sisteme, devlete örnek olan, onu da bu noktaya çekmeye çalışan, devlet ve hükümet dışı bu tür hareketler bölgemizin geçmişteki gerçek sivil hareketleridirler.
Belirtilen kategori içinde yer alan oluşumların günümüzde de varlıklarını sürdürdükleri biliniyor. Bir çok Ortadoğu ülkelerinde, Avurpa’da, Amerika’da örgütlenmiş bulunan bu sivil toplum örgütleri kendi kültürel değerlerine sahip çıkmakta, yaşatmaya, korumaya, geliştirmeye çalışmaktadırlar. Bunların hemen hepsinin de laik, demokratik, hümanist, barışçıl, eşitlikçi, insan hakların konusunda oldukça hassas ve duyarlı bir duruş sergiledikleri gözlenmektedir.
Ortadoğu’yu ve bütün Ortadoğu ülkelerini, hatta insanlığı ilgilendiren sorunlar karşısında duyarlık göstermektedirler. İnsan hakları ihlalleri, düşünce, inanç özgürlüğü kısıtlamaları, savaş tehdidi vb konularda devletin ve hükümetin içine girdiği tutum, uygulama ve politikalara karşı tavır almaktadırlar. Basın bildirisi, toplantı, yürüyüş, gösteri, panel, sergi, konser, oturma eylemleri, toplu dilekçe, protesto telgraf ve mektupları göndermektedirler. Hemen hepsinin de yasal zeminde demokrasi ve insan hakları, barış ve özgürlük mücadelesi verdikleri görülmektedir. Aktörleri aynı inanç ve kültürel kimlik sahiplerinden oluşmaktadırlar.
Bugün bu geleneğin devamı olan oluşumların bütün aktörlerinin aynı ideolojiye angeje olmadıkları da gözlenmektedir. Farklı farklı ideolojik tercihe sahip olan aktörleri mevcuttur. Aktörlerinin ezici çoğunluğunun sol gelenekten geldiği tespit edilebilmektedir. Gönüllü aktörlerinin hepsinin de söz ve karar sahibi oldukları, kendi örgütlerinin eylem çağrısına gönüllü olarak katıldıkları veya katılmadıkları izlenebilmektedir.
Günümüzde çok ideolojik kimlikli yapıya bürünen, ancak ortak kültürel ve inançsal değerlere bağlı bulunan üyeleri çatısı altında toplayan bu oluşumların iç işleyişlerinin demokratik bir karakter taşıdığı bilinmektedir. Yönetimlerinin kongrelerinde üyeleri seçimle belirlemektedir. Her yeni yönetime aday olma hakkı vardır, ama genellikle birbirine ideolojik olarak yakın olan grupların ittifakıyla listeler belirlenmektedir. Yani bu grupların içinde birden çok, şu veya bu düzeyde örgütlü ideolojik gruplar bulunmaktadır. Grupları oluşturan temel araç ve temel ayıraç ve birlik ise, üyelerinin ideolojik yönsemelerinden kaynaklanmaktadır. Dünya görüşleri farklı farklı olan grupların birleştikleri çatı örgütü niteliğini taşımaktadırlar.
Bu sivil toplum hareketleri bazılarının konuları, uzmanlık ve ilgi alanları kendilerinkinden çok farklı olan diğer sivil toplum hareketleriyle ortak platformlarda bulaşabilmektedirler. Onlarla ortak amaçlar doğrultusunda ortak eylemler düzenlemekte veya kendi ereklerine uygun buldukları eylemlere katılabilmektedirler. Özellikle insan hakları, düşünce ve inanç özgürlüğü, demokrasi, barış, savaş karşıtlığı, azınlık hakları, işçi ve memurların ekonomik-demokratik hakları konusunda diğer sivil toplum hareketleriyle ortak platformlarda, eylemlerde yer almaktadırlar.
Tanımlamaya çalıştığımız bu sivil toplum hareketlerinin radikal hemen hiçbir eylemliliği gözlenememektedir. Tamamen yasaların izin verdiği çerçevede kurulan bu oluşumlar yine yasal zeminin olanak sunduğu temelde faaliyet yürütmekte, eylemlilikler geliştirmektedirler.
3-Ortadoğu’da sivil toplum hareketlerin yerinin ne olduğu sorusu içinde ele alınıp değerlendirmesi gereken diğer bir grup ise, bizzat devletin desteğiyle kurulan ve devletin topluma uzattığı iletişim kayışı olarak nitelendirebilecek sivil kuruluşlardır.
Denilebilir ki, Sümerlerden bu yana devletin bizzat görevlendirdiği ya da tamamen bilgisi dahilinde örgütlenip faaliyet yürüten, yanlışıyla doğrusuyla devletin yanında yer alan, onun resmi ideoloji, politika ve uygulamalarını kayıtsızca desteleyen, her halükarda devleti yücelten ve kendilerini devleti ve onun resmi ideoloji, politika ve uygulamalarını savunan, uygulayan, koruyan birer oluşum olarak değerlendiren, kendi kendilerine böyle bir misyon biçen sivil kuruluşlardır.
Bunlar daha çok devletin yapmak istediği, ama yapamadığı görevleri yerine getirmeleri için devletin örgütlediği sivil kurumlardır. Bu kurumlar kendilerine biçilen bu misyonu yerine getirmek için çalışmaktadırlar. Devletle ve hükümetle uyum içinde olmayı bir fazilet olarak görmektedirler. Devlet ve hükümetlerde bunlara gereken ekonomik, siyasi, moral her türlü ilgi ve desteği vermektedir.
Bu gurup içinde yer alan sivil kuruluşların aktörleri genellikle devletin maaşlı memurudurlar. Devletin toplumu devletleştirme amacıyla örgütlendirerek toplumun içine uzattığı birer kol olan bu türden oluşumlar faaliyetlerini çok rahat ve hiçbir engellemeyle karşılaşmadan yürütebilmektedirler.
Toplantı, yürüyüş, miting, panel, seminer, vb. aktivitelerinde devletin mülki ve idari amirlerinin destek ve yardımını görmektedirler. Her türlü etkinliklerini, aktivitelerini devletin kendilerine tahsis ettiği binalarda veya devletin çeşitli kurumlarına ait toplantı salonlarında gerçekleştirebilmektedirler.
Toplumun alt kesimleriyle bu sivil kuruluşların ciddi bir ilişkisi olduğundan, aktörleri arasında bu kesimlerden insanların bulunduğundan söz edilemez. Ekonomik gelir düzeyleri ve yaşam standartları genellikle ortalamanın üstündedir. Sosyal düzeyleri orta sınıfın bir kademe daha üstündedir. Ciddi bir ekonomik, sosyal sorun yaşadıkları söylenemez. İçinde yer aldıkları ve tamamen devletin finans ettiği sivil kuruluşların kendilerine ek olarak sağladığı ekonomik avantajlar da söz konusudur. Gerçi zaman, zaman devletin ilgili mercilerine kendi aktörlerinin ekonomik sorunlarını ve çıkarlarını dile getirdikleri, taleplerde bulundukları da olmaktadır. Ancak bunu ciddi bir aksiyon olarak özellikle de devlete ve hükümete karşı bir tavır olarak değerlendirmek mümkün değildir. Toplumun yaşadığı ciddi sorunlar karşısında yaptıkları eleştiriler sisteme değil, daha çok sistemin kimi kadrolarına yönelik olarak gelişmektedir.
Devletin resmi ideolojisine, politika, karar, çıkartılan yasa ve uygulamalarına karşı çıkan hareketler karşısında devletten daha çok devletçi kesildikleri de gözlenebilen süreçlerdendir. Bu bakından devletten daha çok devletçi, kraldan daha çok kralcı oldukları söylenebilir. Özellikle resmi ideolojinin dışına çıkan her türlü hareket karşısında son derece hoş görüsüzdürler.
“Ötekileri”ne yaklaşımları böyle olsa da, kendi içlerinde oldukça hoş görülü oldukları söylenebilir. Bunun bir demokratik tutum olmadığı, daha çok biçimsel ve yüzeysel bir yaklaşım olduğu çok açıktır.
Bu tür oluşumlar kongrelerini ve toplantılarını düzenli olarak yapabilmektedirler. Üyelerinin biçimsel olarak söz ve karar hakkına sahip oldukları bilinmektedir. Hatta her aktörün kendi söz ve karar hakkı üzerinde titizlikle titrediği, demokrasiyi en çok kendisi için istediği, bu konuda duyarlı olduğu da söylenebilir. Kongrelerinde gizli oy, açık sayım ilkesi çerçevesinde kendi yönetimlerine seçebilmektedir. Yine toplantılarında çoğunluk ilkesine göre kararlar almaktadırlar. Ama bu onların çok demokratik sivil kuruluş olduğunu kanıtlamak için yeterli bir neden değildir. Bu tür oluşumların bu tür süreçlerini izleyebilmek, olanaklıdır.
Bu oluşumların kendi aktörlerinin çıkarları için de faaliyet yürüttükleri hatta, menfaat vaad ettikleri de bir olgudur. Hem yönetim kurulu üyeleri, hem de seçkin sade üyelerinin devletin çeşitli kademelerinde ki, kişisel ilişkilerini bu amaçla kullandıkları yine, resmi olarak devletin ve hükümetlerin de bu oluşum ve aktörlerini sorun ihtiyaç ve çıkarlarını karşılamak için maddi yardımda bulunduğu bir gerçektir. Politik yaşam üzerinde son derece etkili olmasalar da, siyasi iktidarlarla ve devlet bürokrasilerimle ili ilişkileri çerçevesinde politik yaşama etkide bulunabilmektedirler. Müdahale edebilmektedirler. Hatta bu sivil kuruluşların aktörlerinin sivil siyasal yaşama aktif olarak katıldıkları da gözlemlenebilmektedir. Nitekim politikaya girdikleri milletvekilleri bazı partilerden adayı oldukları gözlenebilmektedir. Resmi ideoloji çerçevesinde bir araya gelmiş olsalar da, her birinin siyasal parti tercihleri farklı farklı olabilmektedir. Dolayısıyla bunların arasında ciddi bir ideolojik birliğin olduğunu söyleyebilmek mümkün değildir. Daha çok çıkarların bir araya getirdiği hükümetlerin destek ve onay sunarak yönetimleri üzerinde etkili olabildiği, yönetim değişikliklerini sağlayabildiği de gözlenebilmektedir. Bu özelliklerinden ötürü bunlar için sivil toplum hareketleri diye bilmek mümkün değildir. Zira devlet ve hükümetle bir iç içelikleri söz konusudur. Devletin mali, desteğiyle etkinliklerini sürdürebilmektedirler. Örneğin Türkiye cumhuriyeti İMF ile yaptığı son dönem anlaşmalar çerçevesinde dernek ve vakıflar için yapılan ödemlerin iptal edilmesini benimsemişitir. Bu tip kuruluşların devletle nenem ilişkiler içinde olduklarını kanıtlayan bir durumdur.
4-Ortadoğu7da sivil toplum örgütlerinin yerinin ne olduğu sorusu dahilinde alınması gereken diğer bir gurup sivil toplum oluşumları da meslek örgütleri ve odalarıdır.
Avukatlar, mühendisler, mimarlar, doktorlar, vb. meslek guruplarını bir araya gelerek oluşturdukları bu türden sivil toplum örgütleri de ciddi bir varlık gösterebilmektedirler. Yarı kamusal özellik taşıyan bu meslek örgütleri uzmanlık alanlarına ilişkin konularda hizmetler verseler de, esas olarak ……
5) Ortadoğu’da gerçek STH’nin Yeri, Devletler karşısındaki pozisyonu
Baskı altındalar, kimi ülkelerde hiç yok. Rahat çalışma olanaklarına sahip değiller. Sistemi demokratik dönüşüme zorlayan temel kuvvetlerin başında gelmektedirler. Zor Ortadoğu’da iflas etmiştir. Barışçıl yoldan demokratik devrimin, evrimsel yolla ve sağlıklı gelişebilmesi bu örgütlerin gelişimine bağlıdır. Sistemler bu nedenle sınırlandırmakta ya da oluşumuna hiç izin vermemektedir.
b-Ortadoğu’da STÖ’nin rolü
1)Aydınlanma, demokratik dönüşüm, bilinçli toplum
2)Reform dinin demokratikleştirilmesi, dogmatizme son, zihniyet devrimi
3)Rönesan, sanat edebiyat ve toplumun özgür idadeye kavuşturlması, vicdan devrimi.
Yazarlar: Gülbahar, Metin, Erdalan, Veysel
|