| |
|
|
|
|
 |
Administrator
Aktif Üye
Mesaj sayısı 160
27.02.2007, 00:08:44
|
Geçen haftalarda Kürt illerinde yaşayan halk büyük bir direniş ve sivil başkaldırı eylemi gerçekleştirdi. Başta Diyarbakır olmak üzere Batman, Siirt, Mardin, Kızıltepe, Nusaybin, Hakkari, Ağrı,Van, Ergani, Kars, İstanbul ve daha birçok yerleşim yerinde Kürtler sokağa çıktılar, taleplerini sloganlarla dile getirdiler ve polisin saldırılarına karşı kendilerini taş ve molotof kokteyleriyle korudular. Olaylar Muş’ta yapılan bir operasyonda 14 HPG (Hezên Parastina Gel/ Kürt Özgürlük Hareketi Halk Savunma Güçleri) gerillasının öldürülmesi ile başladı. HPG yaptığı açıklamada gerillaların öldürülmesinde kimyasal silahların kullanıldığını ve uluslararası kuruluşların ve STÖ’lerin durumu araştırmalarını talep etti. Operasyona katılan yerel paramiliter güçlerden de operasyonda kimyasal silahlar kullanıldığına ilişkin duyumlar alınmıştı. Ölen gerillaların aileleri de çocuklarının vücutlarında yanıklar ve kimyasal silahlar kullanıldığına ilişkin işaretler gördüklerini açıkladıktan sonra durum kesinleşti. Bunun üzerine kimyasal silahlarla öldürülen gerillalardan dördünün Diyarbakır’daki cenaze törenlerinde büyük gösteriler yapıldı. Cenaze törenlerinde yapılan gösterilere polis silahlarla saldırdı. Bu olaydan sonra gerek bu cenaze törenine saldırıyı gerekse gerillaların kimyasal silahlarla öldürülmesini protesto etmek için birçok ilde gösteriler yapıldı. Yapılan gösterilerde Diyarbakır’da Mustafa Eryılmaz (26), Tarık Atakaya (23), Mehmet Akbulut (18), Mehmet Işıkçı (18), Abdullah Duran (6), Enes Ata (6), İsmail Erkek (8), Emre Fidan (19) Mahsuni Mızrak (17) kurşunla, Halil Söğüt (78) kafasına aldığı cop darbeleriyle, Batman’da Fatih Tekin (3), Kızıltepe’de Ahmet Araç (27), M. Sıdık Önder (22) kurşunlanarak öldürüldüler. Hastanelere aralarında ağır yaralıların da bulunduğu onlarca insan kaldırıldı. Yüzlerce kişi göz altına alındı ve insanlık dışı işkencelere uğradı. Yüzlerce kişi tutuklandı. Peki bu sürece nasıl gelindi?
15 Şubat 1999’da Kürt Özgürlük Hareketi (KÖH) lideri Abdullah Öcalan Kenya’da uluslararası bir komployla ele geçirilip Türkiye’ye getirildi. Öcalan mahkemesinde Kürt sorununun barışçıl yollardan çözülmesini istediğini dile getirmiş, bu nedenle KÖH’e ateşkes ve silahlı güçlerini sınır dışına çekme çağrısı yapmıştı. KÖH bunu kabul etmiş ve Kürt sorununun demokratik yollardan çözümü için üzerine düşen sorumluluğu yerine getireceğini belirtmişti. Bunu izleyen süreçte iyi niyet çabası olarak KÖH gerillalardan ve Avrupa’daki üyelerinden oluşan iki grubu ‘Barış Grupları’ adıyla Türkiye’ye gönderdi. Tüm bu gelişmeler barışçıl bir çözüm için umutlu bir hava yarattı. Ancak her iki grup da tutuklanıp cezaevine gönderildi. Avrupa Birliği sürecinin hızlanmasıyla bu umutlar daha da büyüdü. Hatta devlet tarafından da kültürel haklar konusunda çok asgari düzeyde adımlar atıldı. Bu yedi yıllık süreç içinde ilk yıllarda atılan birkaç adımdan sonra en ufak bir gelişme yaşanmadı. Yedi yıllık süreçte askeri operasyonlar kesintisiz sürdü ve devlet KÖH’ü askeri olarak yendiğinin propagandasını yaptı. Hatta bir gerilla savaşını kazanan ilk devlet olduğunu övünçle her yerde anlattı. 90’lı yıllarda yaşanan düşük yoğunluklu savaş döneminde birçok mağduriyet gerçekleşmişti. 3.000’in üzerinde Kürt köyü devlet tarafından yakılmış ve boşaltılmıştı. Zaten köylerin boşaltıldığı parlamento tarafından da kabul edilmişti. Yine Kürtler’in kültürel kimliği üzerindeki baskılar çok yoğun şekilde sürüyordu. Anadilde eğitim talepleri çok sert bir şekilde bastırılıyordu. Bunu talep eden birçok üniversite öğrencisi tutuklama, okuldan atılma gibi baskılarla karşılaşıyordu. Kürt sorununu ele alan yayınlar gerçekleştiren kuruluşlar büyük bir yargılama/cezalandırma kıskacına alınıyordu. Faili meçhul cinayetlerde yakınlarını kaybetmiş insanların talepleri sertçe ret ediliyor, üzerlerinde baskılar kuruluyordu. Köylerin boşaltılıp yakılması sonucu göç etmek zorunda kalan milyonlarca insanın maddi manevi hiçbir ihtiyacı giderilmediği gibi geldikleri büyük şehirlerde dahi baskılara maruz kalıyorlardı. Korkunç bir yaşam içerisinde dillerini ve kültürlerinin yok edilmesi politikalarıyla baş başa bırakılıyorlardı. Geçen uzun süre zarfında yaşanan gelişmeleri değerlendiren Kürtler, devletin Kürt sorununa yaklaşımının Kürt kimliğinin inkar edilmesi, direnenlerin imha edilmesi ve sorunu zamana yayarak çürütme politikası olduğunu son bir yıl içindeki gelişmelerle birlikte daha da iyi anladı. Hiç durmayan askeri operasyonlar giderek yoğunlaştı. Geçen yıl Newroz’la birlikte faili meçhul cinayetler tekrar başladı. Kürt muhalefetinin yoğun olduğu illerde JİTEM (varlığı devlet tarafından yadsınan Jandarma İstihbarat Teşkilatı Merkezi) tarafından sivil yerleşim bölgelerine bombalı saldırılar düzenlendi. Türkiye Devleti Kürt sorunu karşısında şiddeti yeniden yoğun şekilde kullanmaya başlamıştı. Bütün bu olaylar 9 Kasım 2005’te başka bir boyut kazandı …
9 Kasım 2005 tarihinde Hakkari’nin Şemdinli ilçesinde bir kitapevine el bombası atan bir kişi ve bu kişiyle birlikte bombalı saldırıyı yapanlar ilçe halkı tarafından yakalandı. Yakalanan kişilerin Astsubay Ali Kaya, Astsubay Özcan İldeniz adlı ordu mensupları ve güvenlik güçleri tarafına geçmiş ajan Veysel Ateş olduğu ortaya çıktı. Polislere teslim edilen üç şahsın arabalarında el bombaları, uzun namlulu silahlar ve Şemdinli’de yaşayan bazı kişilerin isim listeleriyle çeşitli krokiler ortaya çıktı. Daha sonra bu krokilerin ilçede daha önceki aylarda bombalanan 17 işyerinin krokileri olduğu, en son el bombası atılan yerin krokisinin de bunların içinde olduğu anlaşıldı. Tüm bu veriler daha önce ana akım medyada KÖH’ün yaptığı öne sürülen bu bombalamaların aslında ordu mensuplarınca yapıldığını ortaya koydu. (Bu yaz Genelkurmay Başkanı olacak olan) Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt, ilçede bombalı saldırıyı yapan askerlerden birisini tanıdığını ve onun “iyi bir çocuk” olduğunu basına duyurdu. Bu açıklamayla ordunun en üst düzey yetkilileri bu kişiler korudular. General Yaşar Büyükanıt hakkında soruşturma açılmasını talep eden bir savcı resmi yetkililer tarafından kamuoyunda çok ağır şekilde suçlandı, hakkında soruşturma açıldı. General hakkındaki soruşturma talebi ise Genelkurmay tarafından zaten kabul edilmedi. Bu olgular devlet tarafından oluşturulan çetelerin bölgede terör eylemleri yaptıklarını ortaya çıkardı. Bölge halkı olaya büyük bir tepki gösterdi ve birçok yerde bununla ilgili gösteriler yapıldı. Olayların araştırmaya değer birçok boyutu ve önemli veriler var.
Ortadoğu’da birçok halkın kutladığı, geleneksel bir yılbaşı ve baharın başlangıç günü olarak adlandırılan Newroz Bayramı (21 Mart) – mitolojik efsanelerde zulüm uygulayan krala karşı başkaldırı günü – her yıl büyük gösterilere sahne olur. Türkiye devleti tarafından uzun yıllar boyunca yasaklanan bu bayram 90’lı yıllardan önce Kürtler tarafından gizli bir şekilde kutlanırdı. Ancak 90’lı yıllardan sonra Kürtler bu gizli kutlamalardan vazgeçtiler ve kitlesel şekilde kültürel ve politik taleplerini dillendirdikleri büyük mitinglere dönüştürdüler. Bu mitinglere her yıl milyonlarca kişi katılır. Doğal olarak devlet buna büyük tepki gösterir ve her Newroz döneminde çeşitli provokasyonlar yaratarak Newroz’un etkisini azaltmaya çalışır. 90’lı yıllarda toplanan kitlelere ateş açılır, onlarca insan öldürülürdü. Newroz esnasında büyük askeri operasyonlar yapılırdı ve ortam böylece terörize edilirdi. Örneğin geçen sene Mersin’deki izinsiz gösterilerde bilinmeyen kişiler tarafından basın mensuplarının önünde Türk bayrağı yakıldı. Bunun üzerine başta ordu ve ana-akım medya tarafından büyük bir şovenist propaganda dalgası başlatıldı. Generallerin açıklamasında Kürtler’den ‘sözde vatandaş’ diye bahsedildi ve Türkler’in yoğun olarak yaşadığı birçok şehirde Kürtler’e dönük linç kampanyaları düzenlendi ve bazıları öldürüldü. Böylece ortam terörize edilmiş oldu. Ordu hakimiyetini güçlendirdi ve Kürt halkının Newroz’da uzattığı ‘barış eli’ havada kaldı. 7 yıldan beri İmralı adasından Abdullah Öcalan’ın yaptığı barış çağrılarını yenilgi olarak kabul eden devlet, sorunu ‘çözümsüz bırakarak çürütme’ politikası gütmüştü. Böylece çatışmalar yeniden şiddetlendi.
Tüm bu gelişmeler üzerine bu sene yapılacak Newroz büyük önem kazanmıştı. Acaba Kürtler her zamanki gibi büyük kitlelere ulaşabilecek miydi? Newroz’dan sonra bu sefer ne gibi bir provokasyon olacaktı? Zaten Şemdinli olayları bölgedeki gerilimi iyice arttırmıştı, halk devlete büyük tepki duyuyordu. Devlet hem sorunları çözmüyordu, hem de terör faaliyetleriyle ortamı terörize ediyordu. Halk bu durumu görüp oldukça öfkeli bir duruma gelmişti. Newroz yaklaştıkça halkın katılımını engellemek için ana-akım medya’da çıkan ‘Newroz çok kanlı geçecek’ gibi haberler ve çeşitli yetkililerin demeçleriyle ortam daha da çok geriliyordu. Bunun üzerine KÖH Newroz boyunca bütün askeri faaliyetlerini durdurduğunu ve bu süreçte hiçbir silahlı eylem yapmayacağını duyurdu. Ortam biraz da olsa yumuşamıştı. Newroz Kürtler’in olduğu her yerde kutlanmış, uzun senelerden beri gerçekleşen en kalabalık mitingler yapılmıştı. Milyonlarca insan yine bir araya gelmiş ve hiçbir şiddet olayı ortaya çıkmamıştı. Tüm Newroz mitingleri sorunsuz geçmişti. Bütün mitinglerde Kürtler Abdullah Öcalan’ın kendi liderleri olduğunu açık bir şekilde ifade ettiler. Kürt Özgürlük Hareketi çözüme yönelik önerisini iki koşula bağladı. Birincisi Kürtler’in varlığının, dilinin, kültürel hakların anayasal güvenceye alınması, ikincisi tüm siyasi mahkumlara genel af çıkartılması ve yasal siyaset yapma imkanlarını yaratılması. Böylece Kürtler taleplerini olabilecek en makul seviyeye indirmiş ve Kürt sorununun çözümü için baskı yapan bir konuma gelmişlerdi. Herkes devletin bu adıma nasıl bir yaklaşım göstereceğini bekliyordu.
Newroz sonrasında nasıl bir provakasyon olacağı tartışılmaya başlanmıştı. Beklenen haber geldi: 25 Mart günü Muş’ta yapılan operasyonda 14 HPG gerillası kimyasal silah kullanılarak öldürülmüştü.
Bunun üzerine Kürtler Newroz’da dile getirdikleri barış taleplerinin böyle yanıtlanmasına büyük tepki gösterdi ve ölen gerillaların cenazelerinde büyük gösteriler yapıldı. Diyarbakır’daki ilk cenaze töreninde üç kişi polisin açtığı ateş sonucu hayatını kaybetmişti. Artık her yerde gösteriler oluyordu ve her gösteride polis ateş açıyordu ve insanlar ölüyordu. Ordu güçleri şehirlere iniyor ve gösterilere müdahale ediyordu. En talihsiz açıklama Başbakan Erdoğan’dan geldi. Olaylar başladığında Sudan’da olan Başbakan ülkeye gelir gelmez şu açıklamayı yapıyordu: ‘Her şey hükümetin kontrolü altında … Güvenlik güçleri çocuk, kadın demeden gösteri yapan herkese gereken müdahaleyi yapacaktır…’ Bu açıklamadan sonra tüm gösterilerde polisler, askerler, korucular ve özel harekat timleri halkın üzerine ateş açtılar. Çıkan olaylarda üç yaşında bir çocuk, altı yaşında iki çocuk ve yetmiş sekiz yaşında bir yaşlının da aralarında olduğu 13 kişi hayatını kaybetti. Hastanelerde çok sayıda birçok ağır yaralı vardı. Olaylar tam bir intifadaya dönüşmüştü; bir tarafta kadın, çocuk, yaşlı demeden bir halk sokağa çıkmış, diğer tarafta ise polis, asker, korucu, özel tim sokaktaki kitlelerin üzerine ateş açıyor, gösterilere Alman leopar tanklarıyla müdahale ediyor, ABD’den aldığı helikopterlerle kitlenin üzerine gaz bombası yağdırıyordu. Bütün bunlara karşılık halkın elinde sadece taşlar ve molotof kokteylleri vardı.
Ana-akım medya Kürtleri aşağılayıcı bir tavır içerisine girmiş, kültürlerine yönelik hakaretler içeren manşetler atmıştı. Zaten Başbakan ülkeye döndüğünde basına yaptığı açıklamada, medyanın da olaylarda gerekli sorumluluğu üstlenmesi gerektiğini belirtmiş ve olaylara çok yer vermemelerini veya sınırlı ölçüde vermelerini talep etmişti. Bu başlı başına basın özgürlüğünü kısıtlama veya kontrol altına alma idi. Ancak zaten ana-akım medya gönüllü bir oto-sansür uyguluyordu. Ana-akım medya tavrını halka saldıran polisin ve diğer güçlerin safında yerini alarak göstermişti. Büyük bir psikolojik savaş yürütülmeye başlandı. Bunun aksine yaşanan olaylara yer vermeye çalışan bazı muhalif gazete ve ajansların çalışanları tehdit ediliyor, kendilerine kurşun sıkılıyordu. Nitekim Dicle Haber Ajansı’nın bir muhabiri ayağından vuruldu. Devrimci Demokrasi adlı bir derginin muhabiri ağır yaralı bir şekilde hastaneye kaldırıldı ve hayatını kaybetti.
Olaylardan sonra KÖH halka karşı uygulanan devlet terörünü kınarken, halkı demokratik tepkisini dile getirmeye devam etmeye çağırdı. Başbakanın yaptığı açıklamaların halka ateş açmayı meşrulaştırdığını, dolayısıyla başta başbakan olmak üzere öldürülen insanların ölümünden sorumlu herkesin bir an önce yargı önüne çıkarılması gerektiğini ifade etti. Hükümet kanadında ise daha çok Kürtler’in yasal partisi olan DTP (Demokratik Toplum Partisi) ve onun yerel yöneticileri olaylardan sorumlu tutuldu. Birçoğu hakkında dava açıldı, bazıları tutuklandı. Bunun üzerine DTP daha önce de Kürt sorununun demokratik yöntemlerle çözümü için diyalog kurma taleplerinin olduğunu dile getirdi ancak bu talep kabul edilmedi. Başbakan bunun üzerine DTP’nin KÖH’ü açık bir şekilde ‘terör örgütü’ olarak tanımlamasını, bunu açıkça dile getirmediği sürece kendileriyle görüşmeyeceklerini ifade etti. Ana muhalefet partisi CHP ise bütün konularda hükümete karşı sert bir muhalefet yürütürken, sadece Kürt Sorunu meselesinde hükümeti tam destekleyen bir tavır sergiliyor ve hatta hükümeti bu konuda ‘yumuşak’ davranmakla suçluyordu. Hükümet, Kürt illerinde halka uygulanan devlet terörünü durdurma çağrısı yapan DTP yöneticilerini göz altına alma, tutuklama, belediye başkanları hakkında soruşturma açma gibi bir tavır içine girdi.
Hükümet eylem çağrılarının Danimarka’da yayın yapan Kürt televizyonu ROJ TV’den yapıldığı iddiasıyla bu televizyonun kapanması için kampanyalar başlattı ve bu kampanyaya ABD de destek verdi. Yıllardır sürgünde Kürtçe yayın yapan ROJ TV’’nin her iş günü sadece 45 dakika Kürtçe yayın yaparak – ki bu da Türkçe altyazılı olacak ve dil eğitimine yönelik hiçbir program içermeyecek – altını oymaya çalışan ve bunun özgürlükçü bir adım olduğunu savunan devlet bu yolla sonuç alamayınca artık tüm diplomatik kanallarını ROJ TV’nin kapanması için kullanır hale geldi.
Hükümet ve ana muhalefet partisi, Avrupa Parlamentosu’nun ‘Kürt sorununun demokratik yollarla çözülmesi için diyalog’ çağrısı yapan bir grup parlamenterin önerisini büyük bir ‘kararlılık ve birliktelik’ içinde reddetti.
Ana-akım medya ise yaşanan olayları ve ölümleri göz ardı ederek olayların bölge turizmini olumsuz etkilediğini, bölgenin ekonomik gelişimini önlediğini konu alan haberler yapmakla meşgul oldu. Mevcut yayın politikasıyla Türkiye’de tam bir etnik iç savaş çığırtkanlığı yapıyor, halkların birbirine düşman haline getirmeye çabalıyordu.
Newroz’dan günümüze kadar bölgede çok büyük askeri operasyonlar ise devam etmektedir. Bu askeri operasyonlarda 12 Nisan itibariyle 18 HPG Gerillası, 34 TSK mensubu ve 1 polis hayatlarını kaybetmişlerdir.
1978 yılından bu yana sürmekte olan Kürt Özgürlük Mücadelesi karşısında Türkiye diyalog dışında akla gelebilecek her türlü yöntemi denedi. Kirli savaş, paramiliter güçler, derin devlete bağlı çeteler, köy boşaltmalar, işkence, ekonomik tedbirler, faili meçhul cinayetler, kimyasal silah kullanımı vb. birçok yöntem deneyen devlet bir türlü diyalog yöntemini kullanmayı kendine yedirememiştir. Bu durum Kürt illerini devasa bir devlet terörünün enkazı haline getirmiş, binlerce insan hayatını kaybetmiş ve milyonlarcası yaşadıkları yerden göç etmek zorunda kalmışlardır. Bence çözümün en büyük anahtarı daha önce de Abdullah Öcalan tarafından önerilen ve dünyanın diğer bölgelerinde uygulanan ‘Hakikat ve Uzlaşma Modeli’ olarak ortada duruyor. Uzun yıllardır süregelen savaş koşullarında tüm tarafların uyguladığı insan hakları ihlallerinin ortaya çıkartılması ve mağduriyetlerin giderilmesi esaslarına dayanan bu sistem en uygulanabilir sistem olarak görünüyor.
Dünyanın başka bir yerinde yaşanması halinde çok büyük tepki uyandıracak olan bu olayların günümüzde dahi yeterince ‘ilgi odağı’ olmadığı gözlenebilir. Bu da ayrıca dikkate değer bir durumdur.
Fatih Taş - Aram Yayıncılık Sahibi - zmag
26 Nisan 2006
|
Yazıcıya Gönder
|
|
| Forum istatistikleri |
 |
Konular:241, İletiler:325, Kullanıcılar:435
Aramıza en son katılan üyemiz, iNsAn |
| Doğum Günü Olanlar |
 |
muro (18) |
|